Beklenmedik Temas

1301 Kelimeler
Saatler on biri gösterdiğinde malikâneye keskin bir sessizlik hâkimdi. Ahsen, yatakta bir sağa bir sola dönüp durmuş, uykunun kıyısına dahi yaklaşamamıştı. Karnındaki boşluk, yavaş yavaş huzursuz bir açlığa dönüşüyordu. Sessizliği bölen tek şey, kalbinin hızlı vuruşlarıydı. Sonunda ince bir hışırtıyla yataktan kalktı. Geceliğinin hafif kumaşı yere sürtünürken, ürkek adımlarla odanın kapısını açtı. Koridor karanlıktı; yalnızca duvarlardaki soluk ışıklar gölgeleri uzatıyor, adımlarının yankısını daha da belirginleştiriyordu. Oturma odasına yöneldiğinde gözleri istemsizce genişledi. Camın ardında, dışarıda, tamamen siyah giyinmiş iri yapılı adamlar nöbet tutuyordu. Karanlıkta siluetleri bile ürkütücüydü. Kollarını göğüslerinde kavuşturmuş, hareketsiz bir şekilde kapının önünde duruyorlar, gözleri sürekli etrafı tarıyordu. Ahsen’in içinden bir ürperti geçti. “Bu ev, gerçekten bir kale gibi,” diye düşündü. Kendini misafir değil, adeta tutsak gibi hissetti. Koridor boyunca yürümeye devam etti. Hizmetçiler çoktan uyumuştu; evin bütün sakinleri günün yorgunluğunu uykuya teslim etmişti. Geniş salon, mermer zeminine vuran ay ışığıyla donuk bir parlaklık kazanmış, sessizlikle birlikte gizemli bir atmosfer yaratmıştı. Ahsen, mutfağa vardığında metalik bir serinlik karşıladı onu. Her şey düzenli, her şey tertemizdi; ama mutfağın ortasında yalnızca sessiz bir boşluk vardı. Dolapları karıştırdı, çekmeceleri açtı, tek bulduğu şey mikrodalgada unutulmuş bir tabaktı. İçinde birkaç parça kızarmış tavuk duruyordu. Ahsen tabağı eline alıp baktı. Tavuk biraz sıcaktı, ama ağır yağı burnuna geldiğinde yüzünü buruşturdu. Sossuz yemeklerden hiç hoşlanmazdı, hele ki böyle tek başına ve kupkuru olanlardan. Yutkunmaya çalıştı, ama iştahı tamamen kaybolmuştu. Bir an mutfakta yalnızca bu tabakla kalakaldı. Sonra gözleri buzdolabına kaydı. Dolabı açtığında karşısına dizilmiş rengârenk sebzeler çıktı: yeşil biberler, patlıcanlar, domatesler, havuçlar… Hepsi taptaze, adeta ellerine alınmayı bekler gibiydi. Ahsen, küçük bir tebessümle derin bir nefes aldı. “En azından kendime uygun bir şeyler yapabilirim,” diye düşündü. Ellerini yıkadı ve yavaş hareketlerle sebzeleri toplamaya başladı. Onları tezgâhın üzerine dizerken, bu koca malikanede ilk kez kendi varlığının izini bırakıyormuş gibi hissetti. Tavayı ocağa koyduğunda çıkan hafif tıkırtı, bütün sessizliği böldü. Zeytinyağını dökerken incecik bir şırıltı duyuldu. Sebzelerden yayılan taze koku, mutfağı yavaş yavaş doldurmaya başladı. Ahsen’in kalbindeki huzursuzluk da aynı anda biraz olsun hafifledi. Ama yine de, mutfağın camından görünen siyah giyimli korumaların gölgeleri, zihninin köşesinde derin bir tedirginlik bırakıyordu. “Ben burada bir eş miyim, yoksa sadece bu evin içine kapatılmış bir yabancı mı?” diye düşündü. Bütün bunların arasında, sebzeler yavaş yavaş kızarıp renk değiştirdikçe, Ahsen’in içindeki korku yerini geçici bir dinginliğe bıraktı. Yemek pişmiş yemeğini sade bir tabakta yavaş yavaş bitirmişti. Yediği her lokmada yalnızlığını daha da hissediyor, kocaman malikânenin sessizliği üzerinde ağır bir gölge gibi duruyordu.Usulca kalktı, tabağını musluğun altına koydu ve elleriyle sabunlayarak yıkadı. Deterjanın hafif limon kokusu mutfağın sessizliğine yayıldı. Sonra kaşık ve kepçeyi bırakmak üzere eğildi. Metalin tezgâha değmesiyle çıkan küçük bir ses gecenin dinginliğinde yankılandı. Tam o sırada, ışığın kırıldığı köşede bir gölge belirdi. Ahsen’in kalbi hızla çarpmaya başladı. Gölge ağır adımlarla yaklaşıyor, her adımda daha da büyüyordu. Bir an için nefesi boğazına düğümlendi. İçgüdüyle geri çekildi ama arkasına yaklaşan adam o kadar yakındı ki, kalçası adamın karnına değiyordu. Ahsen, korkuyla aniden arkasını döndü. Elinde hâlâ kepçe vardı. Refleksle kaldırıp savurdu. Kepçenin metal kısmı bir şakağa çarpınca tok bir ses çıktı. “Ahh! Siktir” diye küfretti adam, öfke ve acı karışımı bir sesle. Ahsen, vurduğu kişinin kim olduğunu görünce şok oldu. Karşısında duran kişi, başka biri değil, kendi kocası Demir’di. Yüzüne kan hücum etti, nefesi kesildi. “Ö-özür dilerim!” diye kekeledi. “Senin… senin bir hırsız olduğunu sandım.” Demir, acıyla şakağını tutmaya çalışırken gözleri alev alev yanıyordu. Ahsen korkuyla elini uzatıp şakağına dokunmak istedi, ama adam daha hızlı davrandı. Demir’in iri eli bileğini yakaladı, parmakları sertçe sıktı. “Ahh!” diye inledi Ahsen, acıdan gözleri dolmuştu. Demir, sesini alçaltarak ama öfkesini gizlemeyerek konuştu: “Gecenin bu saatinde burada ne yapıyorsun?” “Bırak! Acıyor!” Ahsen, bileğini çekmeye çalışıyor, ama adamın ismi gibi olan demir gibi parmakları bırakmıyordu. “Cevap ver!” dedi Demir, sesi bu kez daha da keskin çıktı. Ahsen’in gözlerinden yaşlar süzülmeye başlamıştı. “Yemek yaptım… çünkü acıkmıştım.” Demir’in kaşları çatıldı. Sesindeki öfke daha da derinleşti: “Bu malikanedeki hizmetçiler o kadar işe yaramaz olduğu için mi, kendin yemek pişirmek zorunda kalıyorsun? Cevap ver!” Ahsen, gözlerindeki acıyı bastırmaya çalışarak başını salladı. “Onlar uyuyor… dinlenme zamanlarını bölmek istemedim. Ayrıca… kendim de yemek pişirebilirim.” Bir süre ikisi de sustu. Mutfağın sessizliği icinde sadece nefes sesleri vardı Demir’in elinin baskısı nihayet hafifledi. Adam yavaşça Ahsen’in bileğini bıraktı. Ahsen hızla elini çekip ovuşturmaya başladı; bileği kıpkırmızı kesilmişti. Demir, birkaç saniye boyunca sadece ona baktı. Ahsen’in kahverengi gözlerinde hem korku hem de inat parlıyordu. Bir şey söylemedi. Sessizce geri adım attı ve mutfaktan çıkmak üzere yöneldi. Ahsen, şaşkınlıkla arkasından baktı. İçinde bir öfke kabarıyordu; adamın kaba tavırları onu hem korkutuyor hem de kızdırıyordu. Fakat gözlerine takılan bir ayrıntı, tüm düşüncelerini susturdu. Demir’in beyaz tişörtü … üç saat önce giydiği pırıl pırıl tişört değildi artık. Önünde koyu kırmızı lekeler vardı. Kurumuş, keskin bir kokuya dönüşmüş kan… Ahsen’in burnuna doldu. Aynı anda Demir’in üzerinde bariz bir kan kokusu hissetti. İçini ürperten bu koku, kalbini sıkıştırdı. Adam kapıya yönelirken Ahsen istemsizce geriledi. “Demir…” diye fısıldadı, sesi titrek ve belirsizdi. Demir, şakağını hâlâ bastırıyor, yüzünü gölgeler gizliyordu. Durdu, başını hafifçe çevirdi ve karanlık bir gülümseme dudaklarına kıvrıldı. “Ahsen…” diye mırıldandı, sesi soğuk ve tehditkâr. “Sana dersini vereceğim.” Kelimeler, mutfağın sessizliğinde bir hançer gibi yankılandı. Adam ağır adımlarla uzaklaşırken Ahsen, elleri titreyerek tezgâha tutundu. Bileğindeki acı hâlâ canlıydı, ama içini en çok ürperten şey Demir’in gözlerinde gördüğü o karanlık vaatti. O an, bu evlilikle sadece bir adamla değil, geceleri kanla dönen bir dünyanın kapısıyla karşı karşıya olduğunu anladı. --- Ahsen, mutfakta hazırladığı yemeği bitirince aklında tek bir düşünce vardı: belki kocası henüz akşam yemeği yememiştir, belki bu davet bir şekilde aralarındaki buzları eritebilirdi. İnce bir umut, içten içe taşıdığı korkunun üzerine bir perde gibi gerilmişti. nefesini derin aldı, ardından ağır adımlarla odasına doğru yürüdü. Kapıyı aralayıp içeriye girdiği an, beklenmedik bir sertlikle eli kavrandı. Bir anda dengesi bozuldu, nefesi kesildi. Demir, tek hamlede bedenini yatağa itti. Ahsen’in sırtı çarşaflara değdiğinde kalbi göğsünden fırlayacak gibi çarpıyordu. Demir’in iri gövdesi üzerine kapanmış, kolları demirden bir kafes gibi onu hapsetmişti. “D-Demir…” diye fısıldadı, sesi ürkekti. Adam hiçbir şey söylemedi. Sadece gözlerinde parlayan öfke ve başka bir şeyle onu izliyordu. Birden elini kaldırdı, Ahsen’in başörtüsünü çözdü. Kumaş yatağa düşerken kızıl saç telleri özgürlüğüne kavuştu, dalgalı bukleler omuzlarına döküldü. Demir’in yüzünde anlık bir şaşkınlık belirdi. Böyle bir rengi beklemiyordu. Bu ateş rengi saç, genç kadını olduğundan da farklı, neredeyse büyüleyici kılıyordu. Ahsen’in nefesi hızlandı, dudakları titredi. “N-ne yapıyorsun?!” dedi, sesi hem öfke hem de korkuyla karışıktı. Demir, başını eğdi, parmak uçlarını boynuna dokundurdu. O an Ahsen’in tüm bedeni irkildi; tüyleri diken diken olmuştu. Kendi kalbinin sesini kulaklarında yankılanırken, adamın parmaklarının her hareketi ürpertici bir yakıcılık bırakıyordu. Demir’in bakışları kararmıştı. Elini daha da aşağı kaydırırken fısıldadı: “Benim sahip olduğum ama senin yerine getirmediğin şeyler var.” Sonra hiçbir incelik göstermeden, kadının göğsünü sertçe kavradı. Ahsen’in dudakları istemsizce aralandı, dişleriyle alt dudağını ısırarak bir iniltiyi bastırmaya çalıştı. Canı acımıştı. Öfke, utanç ve tarifsiz bir gerilim bedenini sarmıştı. Tam o anda Demir’in sesi yeniden geldi, daha sert, daha keskin: “Kaç tane?” Ahsen’in gözleri büyüdü. “Ne?” “Kaç adam sana dokundu?” Demir’in bakışları delip geçiyordu. Sesi, kıskançlık ile öfkenin arasında bir yerdeydi. Ahsen, şaşkınlıkla nefes aldı. “Ne saçmalıyorsun?” Demir’in nefesi yüzüne vururken Ahsen’in zihninde tek bir şey çınladı: bu adam onu sorguluyor, küçültüyor, kendi masumiyetini bile hiçe sayıyordu. İçinde bir yer, korkunun ötesinde bir öfkeyle doldu. Birden elini kaldırdı. İnce parmaklarıyla Demir’in yanağına sert bir tokat indirdi. Odaya yankılanan ses ikisini de bir anlığına dondurdu. Ahsen, tokadı indirdikten sonra titreyerek konuştu: “Benimle böyle konuşmaya hakkın yok! Sen beni tanımıyorsun… ve beni aşağılayamazsın!” Demir, yanağında kızarıklık bırakan tokadın yanmasını hissederken, Ahsen’in ilk kez ona karşı koyduğunu fark etti. Genç kadının gözleri artık korkudan değil, gururdan parlıyordu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE