Lily Enderson.
Saat neredeyse 11-e geliyordu. Ev ödevlerim çoktan bitmişti. Tekrarlar ve ezberlere zaman ayırmıştım. Aklımda sadece üniversite ve burs vardı. İlk plan annemin öve öve bitiremeyeceği kadar başarılı bir üniversite öğrencisi olmaktı. Bence bu her öğrencinin dileğiydi. İkincisiyse, babama anneme verdiği acının bedelini ödetmekti.
Aslında avukat olmak istiyordum. Durumları araştıran ve kimseye hesap vermeden istediği yere gidip istediği şeyleri inceleme hakkına sahip bir avukat. Böyle avukatlar filmlerde çok havalı görülürdü. Ben de onlar gibi olacaktım.
Babamın o kadınla ne ara tanıştığını, anneme ait olan evimizi nasıl satın adığını ve yaptığı o kadar şeyin parasını nereden aldığını merak ediyordum. Eminim hiç yönlü bir mesele değildi. Ama araştırmayı çok isterdim.
Belki de iyi bir dedektif olurdum. Kusursuz havası ve duruşu olan bir dedektif. Bunun için de sıkı çalışmak şarttı. Başarılı bir avukatlıktan yetenekli bir dedektife adım atmak… Kulağa hoş geliyordu tabi.
Telefona mesaj geldi.
"Mekan nasıl?"
Altında 3 ayrı konum atmıştı:
1. Echo Park Lake;
2. Silver Lake Reservior;
3. Lake Balboa.
Araştırınca üçü de fena değildi aslında.
"Ben mekan tercihi yapamıyorum. Çünkü şehri tanımıyorum. Ayrıca bir kıza hangi mekanın uygun olduğunu bilmen gerek!"
Bence Robert bir süreliğine iptal.
Derse geri döndüm. 3 ayrı kahve içmek bana uyuma yasağı vermişti. Bilmem kaçıncı tekrardaydım ama gram uyku yoktu.
Yeni mesaj geldi. "Eğlenceniz nasıl geçti? Neler yaptınız?"
O kadar mı çok merak ediyordu? Yoksa konuşmak için bahane mi arıyordu?
"Merak ettiğimden 3 ayrı kahve çeşidi denemem sayesinde uyku düzenim altüst olmuş durumda. Onun dışında her şey yolunda ilerledi. Mekan ve manzarası güzeldi." Yazarken bile memnundum yaşadıklarımdan.
"Eğer müsaitsen ve dersten vazgeçebilirsen biraz konuşabilir miyiz?" Ne konuşacaktı ki? Sadece "Olur." diyerek ne cevap verecek diye bekledim.
"Yarın akşama kadar gezebilir miyiz? Seni bir yerlerde gezdirmek istiyorum."
"Bana daha çok dikkatimi kendine çekmek istediğin için bunu istiyorsun gibi geldi." Ve tabi ki de böyle düşünüyordu. Peki gitse miydim?
"Sen gerçekten de zeki kızsın. Her şeyden anlıyorsun."
"Bilmiyorum. Yarın annemle konuşurum." Aslında annem iki türlü cevap verebilirdi:
1. Sosyalleşmem için izin vermek ki erkek arkadaşa bağlamazdı bunu.
2. Erkek arkadaş meselesi olduğunu düşünerek izin vermez ki akşama kadar uzayacağını duyarsa daha da izin veremeyebilir.
Ben düşünene kadar çoktan mesaj gelmişti. "Anne, bizim sınıfta kafayı bana takmış manyak var ve bugün akşama kadar kafamı ütüleyerek benimle vakit geçirme peşinde. Gidebilir miyim?😥 "
Alaya alıyordu resmen. Hoş olmakla birlikte olmayan yönü de vardı.
"Hiç komik değil ve ben öyle konuşmuyorum!"
"Emir verdiğini görmek çok hoş. Ama şimdilik uyusan iyi olur. Yarın çok yer gezeceğiz."
"1. Uykum yok henüz.
2. Geleceğim ne malum? Ya gelmesem?"
"Bence geleceksin. Çünkü sen pamuk gibi saf olduğuna göre annenin de öyle olacağına ve izin vereceğine inanıyorum."
Pamuk gibi mi? Bana saf dendiğinde bu kelimeyi aptal olarak yorumlardım. Bence öyle de denemezdi. Başta 'pamuk' yazdığı için yanlış da yorumlamış olabilirdim.
"Ne dersin? Kabul ediyor musun?"
"Olabilir, uyumam gerek." diyerek telefonu kapattım. Aslında manipülasyon yeteneği iyiydi. Ama yetersizdi.
Sabah annem beni yataktan kazıyarak kaldırdı. İlk kez geç yatmış ve geç kalkmıştım ve sebebi de belliydi, kahveler. Aslında toparlanması kolaydı çünkü uykuya aşık birisi değilim.
Kahvaltı boyu kimseyi dinlemedim ve konuşmadım çünkü gün içinde içimde koruduğum enerjiye ihtiyacım vardı.
Çıkarken anneme baktım. Az sonra o da işe gidecekti. Yanına gittim ve kararsızca sordum. "Anne, bugün arkadaşımla gezebilir miyim? Kendisi şehri tanımam için beni dolaştırmak istiyor."
"Olur, olur ama ne ara konuştunuz? Dün anlatmadın bana." Şüpheci bakışları göz önüne geldi. Yalan söylemezdim tabi. "Aslında gece konuştuk ve sana danışmadan olmaz diye düşündüm."
Son cümlem sanki kalbine dokunmuş gibi gülümsedi. "Olur ama erken gel."
"Şey… akşam geleceğim. Yani planda bu var. Geç mi kalırım bilmiyorum."
Kararsız bakışları karşısında tırsıyordum.
"Tamam, ama çok geç kalma." kararsızlık içinde hala bakıyordu gözlerime. Kabul ettim ve söz verdim. Sonuçta annelere verilen söz kafızalarından ölene kadar çıkmaz ve bu çok önemlidir.
Yolda Amely kolumdan tutup çekti. "Bunu o mu istedi?" Gözlerindeki sinir karşısında sadece başımı aşağı yukarı salladım. "Lily, sen aptal mısın? Neden aptalca bir adım atıyorsun? Bir tane istemiyorum diyemiyor musun? Korkmoyur musun?!" Ses tonu gittikçe kalkıyordu. Haklıydı tabi, hakkına giremem. Ama neye dayanarak böyle sinirlendiğini anlamıyordum.
"Onda neyi görüp kabul ettiğini bilmiyorum ama bu ilişkinin sonu bence o kadar da iyi yerlere gitmeyecek. Beni dinlemek ya da dinlememek sana kalmış." Yanımızdan hızla geçip gitti.
Yol boyu yetişmeye çalıştık ama yetişilemeyecek kadar hızlıydı.
Okula girdiğimizde gözlerin bana kaydığını hissettim. O kadar mı dikkat çekmiştim? Sınıf yarıya kadar doluydu ve içeri girmemle herkesin gözü bana kaydı. Yerime geçtim. Robert bir kitabı masada sürükleyerek önüme koydu. Üstünde 'hediye' yazılı küçük not bulunuyordu. Yüzünde dün bana çıkma teklifi eden kişi ifadesi yoktu, gayet normaldi.
Kitabı açıp içine baktım. 15-16 yaşlarında kız çocuğunun hayatıyla ilgiliydi. Kapağını açtığımda yeni bir not vardı: 'evde sana en uygun bunu buldum. Şimdi okumasan bile okul bitince okursun.'
Kalbim hızlandı aniden. Ne diye verdi? Ne demeliyim? Ne yapmalıyım? Sadece kitabı sayfalamaya başladım. Merak etmeden edemezdim tabi. "Üniversiteye gidince okurum." diye bahane edip kitabı çantaya attım. Ama tabi ki ilk iş o kitabı bitirmek olacaktı.
İlk ders ingilizce ve yeni gramerlerdi. Terimlerle ifadeler arasında dalıp gitmiştim. Derste öğrenmesi kolaydı. Ama sınavda…
Bir sonraki ders bedendi. Beden dersini severdim ama kötü yanı soyunma odasıydı. Dün fazla göze batmışlık yaptığım için kızlar ne laf edecek diye düşünüyordum.
İçeri girince kapıyı kapattık ve üstümüzü değiştirmeye başladık. İçimde tutamayıp "Kızlar voleybol oynamaya izin veriliyor mu?" diye sordum. Voleybol en sevdiğim spordu. Eski okulumda da hep oynardık. Güçlü rakibim diyebilecek kadar yetenekliyim yani.
Lucy gömleğini çıkararak cevap verdi. "Oynarız da biz hocamız ne derse oynarız. İzinsiz yapmak yasak." Lauder da karşılık verdi. "Aynen, geçen yıl sıklıkla oynardık. Umarım bu yıl da oynarız. Sen oynamayı biliyor musun?"
"Tabi ki. Harika oyuncuyumdur. Kuralları da sorunsuz biliyorum." Kendimden emince konuştum, zaten öyleydim.
Pantolonumu giyerken bir kız geldi ve tam önümde durdu. Ben kafaya takmamaya çalıştım ama anlaşılan o beni takmıştı.
"Baksana!" dedi sert tonla. Başımı kaldırıp yüzüne baktım. Yüzünden nefret dökülüyordu ve gözü seyiriyordu.
"Efendim?" ses tonuma hakim olarak ne tepki verecek diye bekledim ama değişiklik olmadı.
"Ne o? İki arabaya bindin diye havalara girdin! Sana yüz verir mi sandın?" Anlamadım, bu Robert'ten mi bahsediyordu? "Sana söylüyorum! Ne havalara giriyorsun öyle! Seni ezip geçerim, tamam mı! Kendini ne zannediyorsun! Sen benim için sadece hiçbir şeysin!"
"Bir hatam mı oldu? Ne yaptım ki ben?" Gerçekten şaşırıyordum. Üç günde kimseye yanlış yapmamıştım, bugün de öyle.
Yanındaki kız kolundan tuttu ama o kolunu geri çekti. "Benim hoşlandığım çocuktan uzak duracaksın! Anladın mı! Robert benimle birlikte olmaya layık, seninle değil!"
Şaşkın ifadem boş bakışlarla yer değiştirdi. Bu muydu yani? Başımı iki yana sallayıp kıyafetlerimi düzelttim. Aslında zaten iş işten geçmişti ama bu arkadaş bilmiyordu.
Kızlar onunla konuşuyordu "Margarett, sakin ol," falan diye ama benim umursamadığımı görmek onu daha da delirtti. Saçımı tutup geri çekti. Dönüp sert tokat attım. Tokat atmam kendim gereği değildi, savunma mekanizması gibi.
"SEN BANA TOKAT MI ATTIN!" diye bağırınca beden hocası içeri girip "Ne bağırıyorsunuz! Sesiniz dışarı geliyor!" diye azarladı bizi. Ben masumdum, bağıran ve sataşan oydu elbet.
"Acele edin, zil çaldı. Çabuk hazırlanıp dışarı çıkın. Hoca erkeklerke birlikte sizi bekliyor." Margarett gözlerime öyle bir baktı ki sanki öldürecekti beni.
Dışarı çıktığımızda erkekler şınav çekiyordu. Diğerlerinden farklı olarak Robert kalkarken ellerini birbirine çırpıyordu. Biz gelince kalktılar. Robert'in gözü üzerimdeydi. Galiba konuşulanları duymuştu.
"Evet millet. Dört sıraya bölünün, sırayla öne gelin. Isınma hareketleriyle başlayalım. Sonra daaa… Sonrasına bakarız."
Esneme hareketleri neredeyse 10 dakika kadar sürdü. Bu süre zarfında arkadan Margarett'in sesi ve tehditleri durmak bilmedi. Bir ara hoca topları kontrole gitti. Esneme ortasında onu izliyordum. Hansı topu çıkarırsa ona uygun oyun oynardık. Voleybol topu seçtiğinde sevincimin sınırı kalmadı.
"Evet millet. Sırayla dizilip yerlerinize geçin." dedi bayan hoca. Sırayla yerimize geçerken beni durdurdu. "Seni yeni görüyorum. Sen transfer öğrenci misin? Adın ne, söyle bakalım?"
"Lily, Lily Enderson." Beni baştan aşağı süzdükten sonra "Güzel, hadi sıraya gir."
Sınıf baştan başlayarak 1-2 sırasıyla saymaya başladı. '2' sırasına denk geldim. '2' sırası bir adım öne çıkınca tüm merakım söndü. Robert ile ayrı, Margarett ile aynı takımdaydım. Elimle yüzüme vurdum. Erkekler voleybol ağlarını açıp duvara bağladı.
Margarett kulağımın dibine gelip "Eğer kaybedersek, seni döverim!" dedi. Ona cevap vermedim. Kuralınca elimi kaldırarak "Hocam, Margarett'le bizi ayırabilir misiniz? Pek anlaşamıyoruz da." dedim.
Erkek hoca diğer takıma baktı. "Margarett, geç diğer tarafa. Zoey sen buraya gel." Zoey de yanıma gelince "Ona fazla aldırış etme. Konuşup konuşup susar. Biz de aldırmayız." diyerek omzuma iki kez vurdu.
"Kuralları bilmeyen ve ya unutan var mı?" Kimseden ses çıkmadı. "Enderson, sen biliyor musun?" diye aradan bana baktı. "Biliyorum, hocam." dedim. "O zaman al, sen başla." diyip topu bana attı.
Derin bir nefes aldım. Topu havaya atıp yumrukla gönderdim. Topun dışarı düşeceğini sandıkları için kimse kıpırdamadı ama top çizginin içine girdi. İlk puanımı böyle aldım. Galiba iş şimdiden ciddileşecekti. Topu tekrar gönderdiğimde karşılık geldi. Bu sınıf gerçekten de iyiydi. Karşılıklı paslaşmalar başladı.
Az sonra hem puan kaybedip hem de puan kazandık. Yerdeğişme oldu ve ön sıraya geçtim. Ön sıraya geçince en kötü huyum baş kaldırırdı: zıplayarak topu direkt ağ önünden yere vurardım ve şimdiye kadar bu darbeden puan almama şansım olmamıştı. Şimdi de aynı şeyi yapacaktım.
Birkaç tur sonra rakip taraftan karşımda duranın Robert olduğunu farkettim. Bakışlarında hayranlık vardı. Bu kadar iyi olduğumu tahmin etmezdi belki de. O da fena değildi yalnız.
Maçın sonucunu söyleyeyim, 30:32 kazandık. Hiç bitmeyecekmiş gibiydi.
Erkekler ağları toplarken biz de kızlarla sohbet ederek maçı tartışıyorduk. Aniden kafamın arkasına gelen darbeyle kendimi kaybettim. Kızlar "İyi misin?" falan diye sorarken hocanın bağırdığını duydum.
"MARGARETT, ÇIK DIŞARI!"
"Hocam…"
"ÇIK!"
O mu atmıştı topu. Beynim o kadar sarsıldı ki sanki bir şey duyamaz oldum.
Ders bitene kadar başımın ağrısıyla uğraştım. Margarett galiba müdürün yanındaydı. Güvenlik kameralarında da kasten attığı belli oluyordu.
Ders bittiğinde çantamı toparladım. Kısmen iyiydim. Başımı çantama yasladım, rahat hissetmeye başlıyordum.
"İyi misin?" sesinde endişeyi hissettim. "iyiyim, sarsıldım sadece. Daha önce de top yedim ama bu başkaydı. Tecrübe işte. Neyse, nereye gidiyoruz?"
Bir an gözleri parıldadı. Beklemiyordu galiba. Önümüzde oturan Lucy bize baktı. Sanki aramızda bir şeyler olacağını önceden de biliyormuş gibi.
"Başın ağrıyor ama." Anlaşılan beyefendi başkalarını da düşünebiliyormuş…
"Eve gidip bir saate toparlarım. Sorun yok."
Emely ve Amely sınıfın önünde beni bekliyordu. Bugünü tartışarak okuldan çıktık. Amely hala konuşmuyordu, sinirliydi belli ki.
Yolla ilerlerken arkadan yine aynı ses geldi. "Baksana Enderson!"
Evet, Margarett.
Dönüp baktığımızda bize doğru ilerliyordu. Bu halimle nasıl başa çıkarım derken Amely önüme geçti.
"Ne var!"
"Senle değil, onunla konuşuyorum! Çekil!"
"Çekilmiyorum. Kuzenime söyleyeceğin her laf beni de kardeşimi de ilgilendirir." Amely öyle görünüyordu ki sanki bir anda Margarett'i parçalayabilirdi.
"O zaman o kuzenine söyle sevdiğim çocuktan uzak dursun! Robert sadece bana ait! Benimle birlikte olmaya layık!" Çocuk dediği şahıs Çin seddi kadar uzun, kum torbası kadar sert ve villa kapısı kadar geniş omuzluydu.
Bu söyledikleri karşısında Amely alayla güldü. "Sen çoook geç kalmışsın. Dünkü görüşlerinde Robert çıkma teklifi etmiş, Lily de kabul etmiş." Bu raddeden sonra bende hat kesildi. Sabah sabah beni azarlayan kız beni iki dakikada sevgili yapmıştı.
Aralarında keskin didişirken en son Amely "Seni geçen senekinden daha beter döverim. Bu sefer hastanelik olursun." dediğinde Emely de ona arka oldu. Margarett bir şey diyemeyerek öfkeyle arkasını dönüp gitti. Sesimi bile çıkarmadan iki aslan gibi korudular beni.
İçimde hissettiğim o gururla Amely'e baktım. "Teşekkür ederim. Bir an Margarett ile birleşip beni döversiniz sandım. Ayrıca iki dakikada sevgili yaptın beni. Utandım o sırada."
"Sen kavga çıkarmadığıma şükret." diyerek yakasını düzeltti. "Geçen yıl arkadaşımızın hastalığıyla alay ettiği için kavga etmiştik. Saçından tutup okulun giriş kapısına vurmuştum. Ama şimdi umursamamaya çalışıyorum."
"Teşekkür ederim, tekrar ve tekraren." hayran bakışlarımı ondan alamadım.
"Neyse, buluşmaya (date) gideceksin. Seni hazırlamamız lazım." Önden o kadar sakin yürüyordu ki sanki az önce deliren o değildi. Şu an söylediklerini düşününce kalbim hızlandı.
"Anlamadım, neye hazırlamanız lazım?" Doğru duyduğumdan bile emin değildim. "Seni buluşmanıza hazırlayacağız!" dediler aynı anda.
Merak ediyorum, akıllarından ne geçiyor?