Bölüm(13)

1143 Kelimeler
Sesimi daha da alçalttım. Ama o alçak ton, öfkemin asıl sesiydi. “Ve bu yüzden… O kadın… Saygıyı sonuna kadar hak ediyor.” Sandalyemi ittim, kalktım. Yavaşça yürüdüm mutfağa. Kapıdan girerken Zarin, çocuklarla sofrayı hazırlamıştı bile. Beni görünce göz ucuyla baktı, gözlerimdeki gerginliği hemen okudu. Ama… Sormadı. Sadece gülümsedi. O, her zaman olduğu gibi… susarak sevdi beni. O akşam… Yemek yedik. Sohbet ettik. Sonra o, kızları uyutmak için odalarına götürdü. Ama ben… Onu görmek istiyordum. Kokusunu içime çekmek. Sessizliğine sığınmak. Ve kızlar uyuduktan sonra telefonuma yazdım: “Arkaya gel. Seni alacağım. Tabii gelebilirsen.” “O da olur. Gelirim. Zaten babam çoktan uyumuştur,” dedi usulca. İçimden gelen sevinci bastıramadım ama belli de etmedim. “Ben biraz ata bineceğim,” diyerek çıktım evden. Arka tarafta, ay ışığının hafifçe aydınlattığı patikada beklemeye başladım. Az sonra, narin adımlarıyla Zarin geldi. Gözlerinde yine o utangaç kıvılcım… Ama alışmıştı artık bana. “Gel,” dedim. Elinden tuttum. Öylece oturttum onu atın önüne. “Nereye gidiyoruz?” diye sordu. “Birazdan görürsün…” Ve dörtnala sürmeye başladım atımı. Yıllar önce… Daha ben sekiz yaşındayken, babamın benim ısrarlarım yüzünden yaptırdığı ağaç evdi varacağımız yer. Kimsenin bizi göremeyeceği, Saklı, güvenli, sessiz bir yerdi orası. Çocukluğumun kaçış noktası… Şimdi ise aşkımın sığınağı. İlk ben indim attan. Sonra kucakladım Zarin’i. Tüm nazikliğiyle, ürkekliğiyle bana yaslandı. Çocukluğumun anılarıyla dolu ağaç eve adım attığımızda, gözleri ışıldadı. “Burası… çok güzelmiş,” dedi etrafa hayran hayran bakarken. “Hiçbir şey… senin kadar güzel olamaz,” dedim usulca. Ve bir anda sardım belini. Çektim kendime. “Allah Allah…” dedi mahçupça, gülümseyerek. “Allah Allah da gülüm… kul değil. Mesela sen… Beni öyle bir aşka düşürdün ki… İnsan insana bunu yapmaz.” Bir süre sustu. Gözlerini gözlerime dikti. Sonra… O narin parmaklarıyla yüzüme dokundu. “İyi ki tanıdım seni. İyi ki çıktın karşıma…” dedi. Ve dudaklarını dudaklarıma kondurdu. Bu defa kendi hür iradesiyle. Kendi isteğiyle. İçimden geçen tek şey vardı o an: Kurşun sıksalar ölmezdim. Gece… Güneşe kadar uzandı. Başımı dizine koydum, o da saçlarımı okşadı. Sadece sessizlik vardı. Sessizlikte büyüyen bir sevda… Ertesi gün… İstanbul’a gidecekti. Onu uğurlamak bana değil, çocuklara daha çok koymuştu. Zarin, neredeyse tüm vaktini kızlara ayırmıştı. Ben ise… Onu doya doya kokladım o gece. Ama bu… son gidiş olacaktı. Çünkü kararımı vermiştim: Onu ilk gördüğüm andan beri aklımda olanı yapacaktım. Evlenme teklif edecektim. Bu çiftliğe… Onu gelin edecektim. Fakat ayrılık da böyle olurdu… Fırsat bulamadan vedalaşmıştık. Mersin’e, oradan İstanbul’a geçeceklerdi. Çiftlik bomboştu sanki. İki gün… Ne ona doydum, ne yokluğuna alışabildim. Onu aradım. Mesaj attım. Ama yerini hiçbir şey doldurmuyordu. Sonunda… Bugün İstanbul’a geçtiğini öğrendiğim an… Ben de valizimi topladım. “Ankara’ya gidiyorum,” diyerek çıktım evden. Ama gittiğim yer belliydi: O. İstanbul’a vardım. Otele yerleştim. Hazırlıklara başladım. İlk iş: ona layık bir yüzük. Sonra telefonuma sarıldım. Aradım. “Esma’yı yerleştirdim. Eminönü’ne geçeceğim, biraz alışveriş yapacağım,” dedi. İşte bu… Bu fırsattı. Hemen düştüm yola. Adım adım, caddeleri tarayarak aradım onu. Derken… Instagram’da bir fotoğraf düştü önüme. Eminönü Meydanı. Kuşlara yem veriyor. Koştum. Meydana vardığımda… Tam karşımda duruyordu. Elindeki yemleri minik parmaklarla fırlatıyor, Kuşlar neşeyle uçuşuyor, Ve o gülümsüyordu. Bu kadar mutlu olması normal miydi? Yoksa o bana değil de… Bu anlara mı âşıktı? “Zarin!” diye seslendim. Başıyla etrafı taradı. Gözleri beni aradı. Sonra… Bakışlarımız kilitlendi. Adımı fısıldadı Zarin. Sonra hiç tereddüt etmeden koşmaya başladı bana doğru. Ben… Kollarımı açmış, öylece bekliyordum. Dünyanın o an için durması gerekiyordu sanki. Etrafımızda ne kuşlar, ne insanlar… Sadece biz vardık. Bana çarpan o narin gövdesiyle sarıldı sıkı sıkı. “Ya sen… ne arıyorsun burada?” dedi, kalbimin tam üstüne yaslanmışken. “Sevgilimi bulmaya geldim,” dedim kısık bir sesle. Kafasını kaldırdı, gülümsedi. “İyi ki geldin,” dedi. Ve dudaklarını dudaklarıma kondurdu. İşte o an… Ölmeye bile değerdi. “Çok özledim,” dedi. Ve onun dudaklarından dökülen bu iki kelimeyle kalbimin bütün duvarları yıkıldı. Çünkü beni seviyordu. Beni özlemişti. O gün, el ele… Altüst ettik Eminönü’nü. Geçtik pazardan pazara. Gülümsedik. Kahkahalar attık. Bazen omzuna başını koydu, Bazen ben saçlarının kokusunda kayboldum. Akşam olduğunda… Onu kaldığı otelden aldım. Eşyalarını toparlarken biraz zorluk çıkardı ama kırmadan, zorlamadan… onu kendi kaldığım otele getirdim. Çünkü o benim sevgilimdi. Yalnız kalmasına izin veremezdim. Odaya girdiğimizde… Gözleri irileşti. Yatakta sıra sıra dizilmiş hediye paketlerine baktı. “Bunlar… ne?” dedi hayretle. “Hayatım,” dedim usulca, “Bunlar senin için. İçlerinden birini giyeceksin bu gece… Yemek yiyeceğiz birlikte.” Elini ağzına götürdü. Gözleri buğulandı. “Ne gerek vardı bu kadar şeye?” dedi. “Dünyanın masrafını yapmışsın…” İçimden Sümeyye geçti. Sümeyye görse… utanır mıydı acaba bu halini? Parayla ölçemeyeceği bir zarafetle karşı karşıyaydı Zarin. “Hadi,” dedim. “Sen seç birini.” “Ben karar veremem ki… Sen de yardım et,” dedi. “Olur güzelim. Sen dene gel. Ben burada bekliyorum.” “Nasıl yani?” “Defile mi yapacağım sana?” “Aynen öyle,” dedim. “Ve hayatımda izlediğim en güzel defile olacak.” Zarin, birer birer elbiseleri denemeye başladı. Her adımda biraz daha nefesim kesiliyordu. Her dönüşünde… Biraz daha yutkunuyordum. Onun güzelliği karşısında sadece susabiliyordum. Sonunda… Üstünde kırmızı bir elbise, Elinde başka bir elbiseyle çıktı karşıma. “Bence bu ikisinden biri… Sence?” dedi, gülümseyerek. Ayağa kalktım. Yavaşça yaklaştım. Artık daha fazla dayanacak takatim yoktu. Ne duyguları susturabilirdim, Ne de gözlerimdeki yangını. Yanına yaklaştım. Kalbimin ritmi hızlanmıştı ama adımlarım sakindi. “Bence…” dedim. Ve gözlerimle onun her kıvrımını, yüzünün her ayrıntısını inceledim. O bir adım bile atmadan Ben geçip tam karşısında durdum. “Bence… Bu odada güzel olan tek şey var. O da sensin.” Belinden tuttum. Yavaşça çektim kendime. Elindeki elbiseyi usulca aldım Ve bir kenara bıraktım. Sonra dudaklarımı onun dudaklarına kondurdum. Çünkü şu an… Dünyada ondan daha güzel, daha mükemmel hiçbir şey yoktu. Kucakladım. Ve usulca taşıdım onu yatağa. Sırtı yatağa değdiği anda bedeninde bir gerilme hissettim. Hemen fark ettim. Gözlerine baktım. “Yanlış anlama güzelim… Sadece sana yakın olmak istiyorum,” dedim fısıltıyla. O an… Nefes alıp verişi normale döndü. Tenine dokunmak istiyordum, Ama onu telli duvaklı gelin etmeden O çizgiyi geçmeye niyetim yoktu. Yine de… Dudaklarım her tenine değdiğinde Kendimi kaybettiğim doğruydu. Ama dayanmalıydım. O artık bana emanetti. Aşkın emanetiydi. Ve kutsaldı. Artık birbirimize ait, Ama hâlâ bir şeyler saklıydı aramızda. Henüz adını koymadığımız bir aidiyet vardı. Ve ben ileriye gitmemiştim. Gitmeyecektim. Bembeyaz teni… Kollarımın arasındaki varlığı… Aklımı, fikrimi alıp götürmüştü. Ama onu korkutmamak… Ve en önemlisi, Saygıyla sahiplenmek istiyordum. Titrediğini, Utandığını anladığımda Yavaşça sarıldım ona. Sımsıkı. “Canım benim…” dedim. “Sana kurban olurum ben. Sakın utanma. Bunlar yetişkinler için olağan şeyler.” Yanaklarını usulca okşadım. O ise başını hafifçe göğsüme yasladı, “Bu konuyla ilgili konuşmasak?” dedi fısıltıyla. “Konuşmayalım…” dedim. Başını okşadım. Ve saçlarına bir öpücük kondurdum. Sonra bir sessizlik düştü odaya. Ama bu sessizlik huzursuz değil, Güvenliydi. Sığınacak bir liman gibiydi. O gece uyumadım. Sadece onu izledim. Sadece varlığının içimdeki boşlukları nasıl doldurduğunu düşündüm. Felegim şaşmıştı. Aşktan ölüyordum. Mutluluktan.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE