Bölüm(14)

1141 Kelimeler
Akşam yemeği için indiğimizde… Karşımda duruyordu. Tüm zarafetiyle, tüm güzelliğiyle. Ve hayır, gözlerim beni yanıltmıyordu. O az önce odanın ortasına fırlattığım kırmızı elbiseyi giymişti. O elbise, onun üzerinde başka bir şeye dönüşmüştü. Her bakışımda aklım başka yerlere kayıyordu. Şimdi onu kucaklayıp odama götürmek vardı, Günlerce çıkarmamak vardı. Ama olmazdı. Çünkü hasretim… tek bir geceyle dinecek gibi değildi. Ona bir ömür lazımdı. Yemeğin ortalarında… Boğazımda düğümle başladım konuşmaya: “Ben… Çocuklarımın annesini, Berçem’i kaybettikten sonra… Ne hayatıma birini almayı düşündüm, Ne de yeniden evlenmeyi. Çünkü kızlarım vardı. Ve ben onları… Tanımadığım bir kadının insafına bırakmak istemedim. Sever gibi yapıp… Arkalarından canlarını yakmasından hep korktum.” Gözleri bana kitlenmişti. Oturduğu sandalyede sanki kalbimle konuşuyordu. Derin bir nefes aldım. “Ta ki seni görene kadar… Seni izledikçe, Seninle konuştukça… Anladım ki bütün korkularım yersizmiş.” Gözleri hafifçe dolmaya başlamıştı. “Çünkü sen… Beni severken değil… Kızlarımı severken âşık ettin kendine beni. O zaman dedim: ‘İşte… hayatımı devam ettireceğim kadın bu.’” Cebimden küçük kadife kutuyu çıkardım. Açmadım hemen. Masaya, ikimizin arasına koydum. “Bana yar olur musun?” “Çocuklarıma anne olur musun?” “Belki sana erken gelir… Ama bana kalırsa… Ben çoktan geç kaldım…” Soluğu kesilmişti. Bir şey söylemeye çalıştı ama fırsat vermedim. Yerimden kalktım. Onun yanına geçtim. Sandalyeye oturdum. Ellerini tuttum. “Evlen benimle… ela gözlüm.” “Eğer kabul edersen… Kızlarıma annelik, Bana yarenlik etmek… Sana zor gelmezse…” Ellerini sıktı usulca. Gözleriyle gözlerimin ta içine baktı. “Bana zor gelmez… Ancak mutlu eder beni. Seni çok seviyorum.” Ve boynuma sarıldı. Başını göğsüme yasladı. Kalbi, kalbime değdi. “Seninle evlenirim,” dedi. “Bir ömür… Sıkılmadan sana yarenlik ederim. Kızlarına… Hiç üşenmeden annelik yaparım.” O an… Ağlamamak için kendimi zor tuttum. Ama gözlerim yanıyordu. Ellerinden öptüm. Başını okşadım. Ve o küçük kutuyu açtım. Yüzüğü, parmağına taktım. “Evet…” dedi. Ve o evet… Beni dünyanın en mutlu adamı yaptı. Gün gelir… Olmaz dediğiniz ne varsa bir anda olur. Tıpkı benim Zarin’e âşık olmam gibi. Tıpkı onun “Evet” deyişindeki o bir kelimenin… Beni bir ömre bağlaması gibi. Üç gün geçirdik birlikte. İstanbul’da. Ömrümün en güzel üç günüydü. Birlikte gülmüş, planlar yapmış, hayaller kurmuştuk. Ailelerimizle konuşacaktık. Hiç vakit kaybetmeden nişan hazırlıklarına başlayacaktık. Bugün… Gerçekten Ankara’ya gitmem gerekiyordu. Zarin de Adana’ya dönecekti. El ele gittik havaalanına. Onu öptüm, sarıldım, uğurladım. Sonra kendi uçağıma bindim. İçim kıpır kıpırdı. Çünkü parmağında benim yüzüğüm vardı artık. Zarin artık bendendi. Dünyadaki her şeyden çok onu düşünüyordum. Ama her düşüncenin sonunda mutluluk vardı. Adana’ya indiğinde konuşmuştuk. Eve doğru çıktığında da. Ama… Sonra Zarin’den bir daha haber alamadım. Önce mesajlarım yanıtsız kaldı. Sonra telefon tamamen kapandı. İçimdeki huzur… Bir anda zehre dönüştü. Yutkunamıyor, nefes alamıyordum. Son çare olarak kahyayı aradım. “Zarin geldiyse bana haber ver,” dedim. “Geldi beyim,” dedi. Ama ardından gelen cümle kalbimi durdurdu: “…Ama birkaç saat sonra, ailesini de alıp gitti.” “Nasıl yani? Nereye gitti?” “Gittiler işte beyim. Sümeyye Hanım’ın bir misafiri vardı. Sanırım o yüzden gittiler. Kızlar çok ağladı arkasından. Gerçi… O da ağladı.” İçim… Yanarak çöktü o anda. Ne olmuştu? Ne yaşanmıştı? Düşünemedim. Bilemedim. Sadece ilk uçakla Adana’ya döndüm. Çiftliğe vardığımda Kapıdan girer girmez Kızlar koşup boynuma atıldı. “Baba… Zarin abla gitti!” dediler. Gözleri kan çanağıydı. “Tamam güzellerim. Ağlamayın…” Teselli etmeye çalışıyordum ki Annem çıktı içeriden. “Oğlum, hoş geldin…” dedi. “Neler oluyor burada?” dedim. “Zarin durup dururken neden gitti?” Yüzüme baktı annem. Sanki ben düşmüşüm de O kaldırmak yerine üstümden geçmeye hazırlanıyordu. “Demek kardeşinin söyledikleri doğru…” dedi. “Bu kadın seni baştan çıkarıp aklını almış. Kapıdan girer girmez onu sordun ya…” “Ne baştan çıkarması anne?” dedim. “Ben çocuk muyum? Ayrıca… O ‘kadın’ dediğin kişi, Benim sevdiğim insan. Ve adı var: Zarin.” Sustum. Ama içimdeki öfke kabarıyordu. “Ne sevmesi?” dedi annem bu defa daha yüksek sesle. “Senin gibi bir beyin Bakıcıyla ne işi olurmuş?” İşte tam o anda… Bu cümleyi Zarin’e söyleyenin kim olduğunu anladım. Kapıdan içeri biri daha girdi. O bakış, o duruş… Kıştan kalma bir rüzgâr gibi esen o soğuk yüz: Sümeyye. “Ne yapıyorsunuz burada?” dedi. “Misafirimiz içeride bekliyor. Ayıp olacak!” “Haydi kızlar… Siz içeri geçin,” dedim. Sonra döndüm Sümeyye’ye. “Başlatma misafirinden. Söyle ne yaptın? Ne söyledin de Zarin arkasına bile bakmadan gitti?” Benim öfkemin sınırı yoktu artık. Ama o hâlâ rahat, hâlâ pişkin: “Ben bir şey yapmadım. Sadece Elvan’ı görünce kim olduğunu sordu… Ben de söyledim. Yakında ona gerek kalmayacağını da söyledim.” Donakaldım. “Ne dedin sen?” dedim sessizce ama titreyen bir sesle. “O ne demek?” “Elvan’ı buraya sen mi çağırdın?” diye sordum. Sert, dimdik bir tonla. Sümeyye gülümsedi. Hiçbir pişmanlık emaresi yoktu yüzünde. “Evet, ben çağırdım.” “Çünkü o kızın artık yerini bilmesi gerekiyordu.” “Kendini çocukların annesi, senin de karın sanıyor…” Gözlerim karardı. “Sanmıyor,” dedim. “Anladın mı? Sanmıyor. Çünkü öyle olacak zaten.” Bir adım yaklaştım. “Sen kim olarak Elvan’ı buraya çağırıyorsun? Ne sanıyorsun kendini? Benim sevdiğim kadının karşısına, Onun kalbini parçalayacak birini nasıl dikebiliyorsun?” Hiç çekinmeden cevap verdi: “Abi… o köylü kızla evlenmeyi nasıl düşünüyorsun? Bu senin adina yakışır mı?” Sertçe gözlerinin içine baktım. “Doğru konuş. Beni daha fazla sinir etme. Dua et… Zarin geri dönsün. Hatta… İkiniz de dua edin. Yoksa bir daha ne beni ne de kızlarımı bir daha görürsünüz.” Arkamı döndüm. İçim yanarken kızlarımı görmek için yürüdüm. İkisini de zor sakinleştirdim. Gözleri hâlâ doluydu. Ama hiçbirine açıklama yapamadım. Sadece içime attım. Çünkü… Bu hayatta ilk kez bu kadar mutlu olmuştum. Ve canım dediğim, ciğerim dediğim insanlar Beni en mutlu anımda yalnız bırakmışlardı. Hatta… Mutluluğumu çalmışlardı. Aklımı kaybetmek üzereydim. Dışarı çıktım. Ayaklarım beni müstakilata götürdü. Kapıyı sertçe açtım. “Kahya!” diye seslendim. “Buyur beyim?” dedi telaşla çıkarken. “Bana hemen Zarin’in Mersin’deki adresini bul. Telefonla, tanıdıkla, haritayla ne gerekiyorsa… Yeter ki bul. Ben onu kaybedemem. Kaybetmeyeceğim.” Kahya başını salladı. “Emredersiniz beyim.” Eve dönerken… Üst kata çıkmak üzereydim ki Elvan’ın sesini duydum içeriden. Gitmemişti hâlâ. Derin bir nefes aldım. “Ya sabır…” diyerek girdim içeri. Serhat dedi. Ayağa kalktı. Üzerine bastığı her kelime, İçimi daha çok tırmalıyordu. “Senin hâlâ ne işin var burada?” dedim. “Hem ne yüzle geldin, Elvan? En son konuştuğumuzda sana fikrimi net söyledim.” Kendinden emin bir gülümsemeyle yaklaştı. “Bence yanlış düşünüyorsun,” dedi. “Sonuçta o kadın… Sana benim vereceğimin yarısını bile veremez. Bence bir kez daha düşünmelisin…” Artık sabrımın sınırı yoktu. “Ben yeterince düşündüm,” dedim. “Ve kimi seçmem gerekiyorsa onu seçtim. Sen de benden uzak duracaksın. Hem benden… Hem evimden… Hem çocuklarımdan.” Yüzüne bile bakmadan kapıyı gösterdim: “Defol git buradan, Elvan. İnan bana… Diğer yüzümü görmek istemezsin.” Kapıyı çekip çıktım.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE