Neden böyle olmak zorundaydı?
Mutluyken neden bozuluyordu her şey?
Hayatımda ilk defa
Gerçek anlamda âşık olmuştum.
Ve bunu bile elimden almışlardı.
Ama hayır…
Kaybetmeyeceğim onu.
Zarin…
Beni seviyordu.
Ben de onu.
Bir tek yol vardı artık önümde:
Onu bulmak.
Kendimi affettirmek.
Ve bu kez sonsuza dek yanında kalmak.
Ne yapıp ne edip bulmam gerekiyordu onu.
Zarin’i…
Bu kadar geç bulmuşken,
Bu kadar erken kaybedemezdim.
“Beyim… gelebilir miyim?” dedi kahya.
“Gel,” dedim.
Elimde içki, terasta dört dönüyordum.
“Adres… bulduk.”
“Ne bekliyorsun?” dedim.
“Adamları hazırla.
Gidiyoruz.”
Birlikte çıktık yola.
Mersin’e doğru.
İçimde heyecan değil…
Telaş değil…
Resmen bir ömür taşıyordum arka koltukta.
Gece varmıştık.
Kapısına dikildim.
Ama rahatsız etmek istemedim.
Çünkü o benim üzerine titrediğim kadındı.
Ve benim ailem…
Onun kalbini kırmıştı.
Sabah olmuştu.
Ben bir saniye bile gözümü kırpmadan bekledim.
Derken…
Zarin çıktı evden.
Gözlerim doldu.
Ama vakit kaybetmeden takıldım peşine.
Biraz yürüdü.
Ben kestim önünü.
Arabadan indim.
Beni görünce donakaldı.
Sesi titriyordu.
“Serhat…
Senin burada ne işin var?”
“Sevgilimi bulmaya gelmedim.”
“Nişanlımı arıyordum.
Ama buldum.”
Bir adım attı.
Hâlâ şaşkındı.
“Bugün arayacaktım seni…
Gelmene gerek yoktu.”
“Nasıl gerek yoktu?” dedim.
“Seni kaybettim zannettim.
Delirdim…”
Derin bir nefes aldı.
“Mecbur kaldım,” dedi.
“Elini tuttum.
“Gel, bunu sakin bir yerde konuşalım.”
Ses etmeden bindi arabaya.
Sessiz, tenha bir yere çektim aracı.
İçeride baş başa kaldık.
“Şimdi rahat rahat konuşabiliriz,” dedim.
“Konuşalım…” dedi gözlerini kaçırmadan.
“Bak…” dedim.
“Annemin de, kardeşimin de adına…
Senden özür dilerim.”
Başıyla hayır anlamında salladı.
“Kimse için özür dileme.
Ama… sanırım biz…
Biraz acele ettik.
Yani…
Bilmiyorum, belki önce ailenle konuşman gerekiyordu.
Ben kimseye saygısızlık ettiğimi düşünmüyorum.
Ama onlar bana saygısızlık etti.
Ve bu…
Çok zoruma gitti.”
Sustu.
Yutkundu.
“Aileme durumu anlatmak bile kolay olmadı…” dedi sessizce.
“Haklısın güzelim…
Ne dersen haklısın.
Ben böyle olacağını bilemedim.
Zaten döner dönmez konuşacaktım.
Ama Sümeyye…
Yine işgüzarlık etmiş.”
Bir süre sessizlik oldu.
“Peki…” dedim.
“Babanlar?
Onlara ne söyledin?”
“Olup biteni…
Olduğu gibi anlattım.”
Nasıl yani?
“Yani… bizden mi bahsettin?” dedim şaşkınlıkla.
Gözlerimin içine baktı.
Gururlu, dimdik…
“Evet.
Bahsettim.
Çünkü benim onlardan saklayacak bir şeyim yok.”
Gözlerim büyüdü.
“Bugüne kadar hiçbir şeyimi saklamadım.
Aşık olacağım adamı da saklayacak değilim.”
“Sana kurban olurum, güzelim…”
“Yemin ederim haberim yoktu.
Olsaydı, izin vermezdim.
Ama gerekeni söyledim.
Yaptıklarının hesabını da verdirdim.”
Yüzüme baktı.
Yorgun ama kırgın, sevgi dolu ama mesafeli.
“Artık bunun bir önemi yok,” dedi.
“Yapılan yapıldı, söylenen söylendi.”
“Yapma… güzelim.
Benim suçum ne?” dedim.
“Seni kaybetmek için mi sevdim ben?”
“Benim de suçum yoktu,” dedi.
“Ama yine de…
Ağızlarına geleni söylediler bana.
Ben şimdi…
Nasıl yüz yüze bakacağım onlarla, bilmiyorum.”
“Sana yemin ediyorum…”
“Her şeyi halledeceğim.
Yeter ki sen benden vazgeçme.
Bizden vazgeçme.”
Gözleri buğulandı.
Bir nefes aldı.
Dudakları titreyerek konuştu:
“Nasıl vazgeçmeyeyim?” dedi.
“Ben senin ailenle aranda kalmak istemiyorum, Serhat.
Çünkü biliyorum…
Eğer kalırsan…
Beni seçeceksin.
Ve ben kimsenin kalbini kırmanı istemiyorum.”
“Merak etme…” dedim.
“Ben kimsenin arasında kalmayacağım.
Zaten onlar da yaptıkları saygısızlığın farkındalar.
Gelecekler…
Senden özür dileyecekler.
Ama ne olur…
Evimize dönelim.”
“Olmaz, Serhat…”
“Bu yaşananlar çocuk oyunu değil.
Biz de çocuk değiliz.
Babamın karşısına geçip ‘toplanın gidiyoruz’ diyemem.
Bir gururu var onun da…
Ve ben kimsenin, babamın gururunu incitmesine izin veremem.”
Bir anlık sessizlik…
Sonra ben konuştum:
“Bak…”
“Benim bu konuda suçum yok.
Ama sen beni arkanda bırakarak…
Bana da haksızlık ettiğinin farkında mısın?”
Gözlerini kaçırmadı.
“İnan bana…
Seni arkada bırakmak…
İstediğim son şeydi.
Çünkü…
Ben seni seviyorum.
Çok seviyorum.
Ama aşkın önünde bazı şeyler var:
Senin kızların,
Benim ailem, kardeşlerim…”
Bir adım attım.
Artık konuşmaktan çok, kalbimle bakıyordum gözlerine:
“Her şeyi düzelteceğime söz veriyorum.
Yeter ki sen vazgeçme bizden.
Bak…
Dayanamam buna.
Seni bu kadar geç bulmuşken…
Bu kadar erken kaybedemem.”
Yanağına dokundum.
“Biz artık nişanlıyız.
Bana böyle sırtını dönüp gidemezsin.
İzin vermem.”
Başını salladı.
“Sana sırtımı dönmedim, Serhat.
Zaten sana ulaşacaktım.
Ama gece gece değil.
Dün babama açıklama yapmak zorundaydım.
Kardeşlerime de.
Sana kırgınlığım yok.
Ama bu konuşmayı…
Sakin bir kafayla yapmak istedim.
Birbirimizi kırmayalım diye.”
Gözleri dolmuştu.
Ama hâlâ güçlüydü sesi.
“Annen annendir, saygı duyarım.
Ama kız kardeşinin söyledikleri…
Yenilir yutulur şeyler değildi.
Ne paran,
Ne malın, mülkün…
Hiçbiri umurumda bile değil.
Olsaydı…
Çok daha farklı yaklaşırdım sana.
Ama ben sadece…
Aşık oldum.
Belki olmamam gerekirdi.
Hele de sana…
Çünkü sen patronumsun.
Yani… daha doğrusu, patronumdun.”
Bir an sustu.
Ama ben oradaydım.
Gözüm, gönlüm, elim onun ellerindeydi.
“Gönül bu işte,” dedi.
“Kime, nasıl, ne zaman âşık olacağını…
Sen değil, o seçiyor.
Tıpkı benim gönlüm gibi…”
“Ben de sana âşığım.
Hem de deliler gibi…” dedim.
Yüzünü ellerimin arasına aldım.
“Beni vuracaklarını bilsem…
Öleceğimi bilsem…
Yine de vazgeçmem senden.
Çünkü…
Sen benim her şeyimsin.
Dünyamsın.
Yarınımsın.”