O hâlâ beni düşünüyordu.
Benim kızlarımı düşünüyordu.
Ama ben…
Böyle bir kadından nasıl vazgeçebilirdim?Vazgeçmeyecektim.
Kalbimin sahibi…
O gece…
Beni sonsuz bir mutluluğa götürecek o kapıyı açtı.
Mutlu muydum?
Hem de nasıl…
Ben, 36 yaşında koca bir adam,
Nişan masasında kalbi ağzında duran bir çocuk gibiydim.
Zarin’in yanında oturuyordum.
Babası karşısındaydı.
Ben ise sesim titreyerek başladım konuşmaya:
“Allâh’ın emri, Peygamber Efendimizin kavliyle…”
“Güzel gözlünü istiyorum.”
Ve o an…
Bütün dünyam durdu.
Yüzükler takılırken,
Zarin’e uzun uzun baktım.
O bana ne büyük bir mutluluk bahşettiğini bilseydi keşke.
Kahveler içildi.
Sohbetler edildi.
Annemin yüzü güldü.
Ama Sümeyye…
O hâlâ diken üstündeydi.
Yine de artık dönüş yolundaydı.
Ve en önemlisi:
Hiç kimse hayatımıza karışamayacaktı artık.
Nişan sonrası Mersin’de kaldık.
Zarin’le birlikte ertesi sabah Adana’ya dönecektik.
Gece çökmüştü.
Ev sessizdi.
Ama ben…
Uyuyamıyordum.
Özlemi içimi kemiriyordu.
Telefonu elime aldım.
Güzelim Uyudunmu yazdım
Uymadım hayatım yazmıştı
Dışarı çıkalımmı uyku tutmuyor
Delirdinmi bu saatte
Evet seni görmek istiyorum
Olmaz bir yere gidemeyiz
O zaman buraya gel
Tamam gelmeye çalışırım
“Güzelim, uyudun mu?”
“Uyumadım hayatım.”
“Dışarı çıkalım mı? Uyku tutmuyor.”
“Delirdin mi bu saatte?”
“Evet. Seni görmek istiyorum.”
“Olmaz… bir yere gidemeyiz.”
“O zaman buraya gel.”
“…Tamam. Gelmeye çalışırım.
Birkaç dakika sonra…
Sessizce açılan kapıdan içeri girdi.
Cennetim…
Odasından çıkıp bana gelmişti.
“Gel,” dedim.
Battaniyeyi kaldırdım.
Hemen kollarıma girdi.
Kokusu ciğerlerimi bayram ettirdi.
“Oh be…” dedim usulca.
“Ne oldu?” dedi şaşkınca.
“Günlerdir bu kokuya hasretim.”
Gülümsedi.
Boynuma bir öpücük kondurdu.
Ve o an…
Sustum.
“Ne oldu?” dedi yine.
“Yavrum… sen ne yaptığının farkında mısın?” dedim fısıltıyla.
“Ne yaptım ki? Öptüm sadece…”
“Basit bir öpücük değil o.
Kalbimin ritmini değiştiren bir öpücük…”
Şaşkın şaşkın bakıyordu bana.
O hali…
Masumdu.
Ve çok güzeldi.
Derken…
Yüzüme bakan o ela gözler…
Kıpkırmızı kesildi.
Ne düşündüğünü biliyordum.
O da anlamıştı artık neyi kastettiğimi.
“Tek kelime daha edersen giderim,” dedi tehdit eder gibi.
“Bak bak… beni tehdit mi ediyorsun cennet yüzlüm?”
“Daha benim de anlamam gereken şeyler var,” dedim gülerek.
Ve pijamasının düğmelerine uzandım.
Usulca, yavaşça…
Ama sadece kalbimle.
“Serhat, ne yapıyorsun? Birileri gelebilir…”
“Kimse gelmez…” dedim.
Ve küçük küçük öpücükler kondurdum tenine.
Boynuna…
Gerdanına…
Her dokunuş…
İçimdeki yangını harlıyordu.
Ama bir anda…
Durdum.
Durmam gerekiyordu.
Çünkü biliyordum ki…
Biraz daha gidersem, duramayacaktım.
“Bir an önce evlenmemiz lazım,” dedim nefes nefese.
“Bence de,” dedi.
Gülümsemesi mahcuptu.
Ama sesi netti.
O gece…
Onu sarmaladım.
Sadece kokusunu içime çekerek uyudum.
Ya da uyumaya çalıştım.
Ertesi sabah birlikte yola çıktık.
Adana’ya dönüyorduk.
Evde düğün öncesi bazı düzenlemeler yapılacaktı.
Ben artık sevgilimi alıp çiftliğe gelin edecektim.
“Aklım… kalbim… yerinden çıkacak gibiydi.
Aşk yüzünden…”
Onun yüzüne her baktığımda…
İçimde utangaç bir kıpırtı,
Ama aynı zamanda tarifsiz bir aidiyet oluyordu.
Ben Serhat’ın kadınıydım artık.
Ve kızlarımızla beraber…
Yeni bir hayat kuruyorduk.
Parmağımdaki yüzüğün pırlantası değildi mühim olan.
Ne markası, ne büyüklüğü.
Benim için tek anlamı vardı:
Sevdiğim adama ait olmaktı.
Zaten ben hayatım boyunca hiçbir zaman
Paraya pula, mala mülke değer veren biri olmadım.
Ve biri çıkıp da…
“Birkaç ay içinde tanıştığın adamla evlenmeye hazırlanacaksın,” deseydi…
Güler geçerdim.
Ama işte…
Gerçekti.
Ben…
Aşık olmuştum.Ve evleniyordum.
Evet…
Bazı kötü şeyler yaşandı.
Ama arkamda bıraktım.
Çünkü aşkımı kalbime değil,
Önüme koydum artık.
Çiftliğe varmıştık nihayet.
Zahide anne bizi kapıda karşıladı.
Ama Sümeyye…
Çoktan gitmişti.
Kızların odasının yanındaki odada kalıyordu daha önce.
Ama şimdi…
Ben üst kata, Serhat’ın odasının yanındaki odaya yerleştirildim.
Yani…
O ve ben, artık aynı katta olacaktık.
Zaten onu biraz tanıdıysam,
Bensiz uyumaya razı olmayacağını da çok iyi biliyordum.
O gece sadece dinlendik.
Ama ertesi gün…
Hazırlıklar tam gaz başladı.
Üst kattaki odamız baştan aşağı yenileniyordu.
Bir yuva kuruluyordu artık.
Biz de bu sırada kızların okul alışverişine çıkmıştık.
Serhat, ellerimi bir saniye bile bırakmadı.
Ve onunla el ele yürümek…
Sokaktaki insanların bakışlarından utanmaktan çok,
“Evet, bu adam benim” demekti aslında.
O ise göz göre göre…
Keyfini çıkarıyordu bu bakışların.
Akşam yemeğine döndüğümüzde
Zahide anne kapıda karşıladı yine bizi.“Hoş geldiniz! Neredeydiniz bu saate kadar?” dedi.“Valla bu iki cadı iliğimi kemiğimi kuruttu,” dedi Serhat kızları göstererek.Sonra bana bakıp ekledi:“Bak bu kıza… Yeni gelin ama bu kadar yormadı beni.”Annesi kıkır kıkır güldü.Ben ise göz göze gelip gülümsedim.“Anne…” dedim usulca.
“Nasıl oldu? Bitti mi oda?”Ona “anne” deyişim hoşuna gitmiş olmalıydı.
Bakışları yumuşadı.
“Bitti kızım, ustalar gitti.
Ama ben çıkmadım hiç odaya.
Kevser’ler de temizledi.”
“Neden çıkmadınız?” diye sordum bu kez.
Omuz silkti.
“Bilmem…” dedi.
Sesi biraz boğuk, biraz içliydi.
Gülümsedim.
“Olur mu öyle şey? Hadi gelin… birlikte bakalım.”Koluna girdim.
Her şey…
Tam hayal ettiğim gibi oluyordu.
Yavaş, derinden, özenle…
Önce odamızın duvarlarını, sonra içimizi döşedik.
Mobilya, perde derken
Günler günleri kovaladı.
O gün Serhat, yanıma gelip kısık sesiyle
“Yavrum, bu akşam kulübeye gideceğiz,” dedi.
“Benim için önemli…”
Sadece o cümle yetti.
Ben zaten ona ait olan her anı kutsal sayarken,
Bir de “önemli” demişti.
Aynanın karşısında hazırlandım uzun uzun.
Saçlarımı özenle topladım.
Omzumu açıkta bırakan, zarif elbisemi giydim.
Biraz ruj, biraz parfüm ve hazırdım.
Kapı açıldığında…
Bir süre öylece kaldı.
Gözleri üzerimdeydi ama…
Sanki nefesi tutulmuştu.
“Seni böyle hayata dışarı çıkarmam.”
dedi gözlerini kaçırmadan.
“Ya neden?” dedim gülerek.
“Senin için özel bir gece diye özendim işte…”
Yanıma geldi.
Belimden sarıldı.
Elbisenin açıkta bıraktığı omzuma bir öpücük bıraktı.
“Yavrum…
Olmamış ne demek?
Fazla olmuşsun.
Seninle evlenecek adam…
Çok şanslı.”
Aynadan süzdü beni.
Uzun uzun.
Gözlerinde hayranlık, yüzünde huzur vardı.
“Ben çok şanslı bir adamım,” dedi.
Ben de cevap verdim hemen:
“Ben de öyleyim.”
Çünkü…
O dönüp tekrar tekrar bakılan adamlardandı.
Ve evet, bu bazen içime kıskançlık düşürse de
“Allah vergisi” diyip geçmek zorunda kalıyordum.
Kulübün kapısından içeri kol kola girdiğimizde
Bir anda…
Bütün başlar bize döndü.
Bakışlar, fısıltılar…
Kimi tebrik etti, kimi şaşkınca baktı.
Ama biz…
Masamıza yerleşip keyifle gülümsedik sadece.