Çalan müzikle birlikte,
Serhat elini uzattı bana:
“Hanımefendi, bu dansı bana lütfeder mi acaba?”
“Zevkle,” dedim.
Ve elim onun avucuna yerleşti.
Kalbim gibi.
Pistin ortasına çıktık.
Işıklar loşlaştı.
Sadece biz vardık orada.
Biz ve şarkının sözleri.
Ne kadar sürdü bilmiyorum.
Dakikalar mıydı, bir ömür müydü…
Ama dans bittiğinde
Kopan alkışlarla geldim kendime.
Serhat usulca eğildi Alnıma bir buse kondurdu.
“İyi ki sen…” dedi.
Ben de öyle baktım ona:
Derin…
Sahi gibi.
Ve sevdalı.
“İyiki sen sevgilim”.
Hayat…
Bazen insanın burnuna çiçek kokuları fısıldarken,
Birden tokat gibi çarpar.
Tıpkı o gün gibi.
Düğüne bir haftadan az kalmıştı.
Bütün hazırlıklar tamam,
Ben heyecanla gelinlik provasından çıkmıştım.
Serhat’la birlikte küçük bir lokantada yemek yemeye oturduk.
Karnımız doymuştu.
O hesap öderken,
Ben de içeride sıkılmamak için dışarı çıktım.
Tam o sırada…
“Pardon, bakar mısınız?” dedi biri.
Gülümseyerek döndüm.
“Buyurun?”
Bir adres sordu.
Biliyordum yeri, tarif ediyordum ki…
Bir anda…
Adamın yere yığıldığını gördüm.
Hayır…
Bu yığılma değil.
Serhat’ın yumruklarıydı adamı yere seren.
“Kimsin lan sen!” diye bağırıyor,
Yumruk üstüne yumruk indiriyordu.
Adamın yüzü kana bulanmıştı.
Gözlerim büyümüş, sesim çıkmaz olmuştu.
Sadece bir adamdı.
Adres sormuştu bana.
Kendime geldiğimde
“Serhat yeter!” diye avazım çıktığı kadar bağırdım.
Sesimi ancak gözyaşlarım eşliğinde duydu.
Adamı bıraktı.
Yavaşça bana doğru geldi.
“Tamam… bıraktım… sakin ol,” dedi.
Ama ben geri çekildim.
“Sakın yaklaşma!” dedim.
Omuz çantamı sıktım.
Arkama bakmadan koştum.
Sokağın başındaki taksi durağında duran ilk araca atladım.
Şoför aynadan baktı:
“Deli mi bu adam? Ne yaptı öyle?”
Ağlamaktan kısılmış sesimle,
“Bilmiyorum,” dedim.
“Bilmiyorum…”
Taksi birkaç sokak öteye gelmişti ki
Serhat’ın arabası belirdi.
Arabaların arasından
Zikzak çizerek ilerliyordu.
“Rica etsem, müsait bir yere çeker misiniz?” dedim.
“Tamam hanımefendi,” dedi taksici.
Aracı kenara çekti.
“Bir şey olursa kalabilirim,” dedi.
“Elimden geleni yaparım.”
“Yok… teşekkür ederim.
Kendisi nişanlım…”
Ama o sırada çoktan yanımıza ulaşmıştı.
Gözlerim kıpkırmızıydı.
Kalbim yumruk gibi.
“Ne var? Ne istiyorsun?” dedim soğuk bir sesle.
“Yavrum, delirdin mi?
Niye bırakıp kaçıyorsun beni?” dedi telaşla.
“Asıl deliren sensin!”
“Adres sordu diye o adamı ne hale getirdin?”
“Yavrum, hayır… o adam… ben onu… benzettim.
Geçmişten biri sandım.
Bir an…
Sadece bir an… kendimi kaybettim.”
“Ve bunu yapmak hakkın mıydı Serhat?
O kişi olsaydı bile…
Böyle bir şeye
Nasıl hakkın olabilir?”
Susmuştu.
“Sen böyle bir adam mısın?” diye fısıldadım.
“Düşünmeden…
Önüne gelene zarar verecek kadar öfkeli bir adam mısın?”
“Hayır…” dedi.
“Ben senin için her şeyi göze alırım ama sana zarar gelsin istemem. O an, bilmiyorum… sadece refleks… korumak istedim seni.”
“Kimse beni böyle korumasın Serhat.
Sevgiyle gelen şiddetin adı…
Korkudur.
Ben korktum.
Sadece senin için süslenip dışarı çıkmışken,
Korktum.”
“Özür dilerim… Hadi evimize gidelim.
Böyle sokak ortasında tartışmayalım,” demişti Serhat.
Peki dedim.
Bindim arabaya.
Ama…
Yol boyunca tek kelime etmedim.
Kırılmıştım.
Üzülmüştüm.
Ve açıkçası biraz da…
Çokça korkmuştum.
Çiftliğe gelir gelmez odama çıktım.
Kendimi yatağa attım.
Ne oluyordu bize?
Onca yumruğu yiyen ben değilken,
Sanki yorgun düşen benim bedenimdi.
Serhat’in bana sorduğu o soru dönüp durdu aklımda:
“Beni gerçekten tanımıyor musun?”
Tanıyor muydum?
Yoksa tanımak istediğim haliyle mi sevmiştim onu?
Kapı yavaşça çaldı.
Sonra da ardına kadar açıldı.
Serhat’ti.
“Güzelim… izin varsa biraz gelebilir miyim?”
“Olur… gel.”
Yerimden hiç kıpırdamadım.
O da usulca karşımdaki koltuğa oturdu.
Göz göze geldik.
Sessizce.
“Korkuttum seni değil mi?” dedi.
“Özür dilerim…”
Anlatmaya başladı.
Celal’i sandığını söyledi.
Son zamanlarda duyduklarını, onun tehditlerini…
“Sana zarar verir diye korktum.”
“Yani… bana zarar vereceğini mi düşünüyorsun?”
diye sordum kısık sesle.
“Ondan her şey beklenir…
Hazımsız herifin teki,” dedi.
“Beni sevmiyor. Seni bana da çok görüyor.”
Tamam…
Belki haklıydı.
Ama bu ona yumruklarıyla hükmetme hakkı vermezdi.
“Anlamadan dinlemeden böyle davranman doğru değildi.” dedim.
O da sustu bir an.
“Haklısın…
Gerçekten haklısın.”
Sonra da ekledi:
“Kahya’ya söyledim.
Adamı bulacak.
Senin gözlerinin önünde özür dileyecek.
Söz veriyorum.”
Usulca uzandı sonra yanıma.
Yüzümü okşadı.
Gözlerime baktı.
“Düğünümüze bu kadar az kalmışken sana böyle bir şey yaşattığım için çok üzgünüm…”
Onun kollarına yaslanınca,
Her şey unutuveriyordum.
Çünkü aşk, bazen gerçekten saçmaydı.
Hayatta “asla katlanmam” dediğin şeylere bile
Katlanmayı öğretiyordu.
Hem de seve seve.
Bizim ilişki…
Ne onunsuz, ne bensiz durabilen bir şeydi.
Geldiğim ilk gece hariç,
Serhat’la ayrı uyumamıştık.
Her gece…
Bir bahane bulup yanımda uzanıyordu.
Tabii ki…
Rahat durduğu söylenemezdi.
Tenime değmeden nefes alamıyormuş gibi,
Dudaklarını boynumda unuturdu çoğu zaman.
Ama sınırını bilirdi.
İçgüdüleri gibi kalbi de sabretmeyi öğrenmişti sanki.
Artık Mersin yolundaydık.
Çiftlikteki düğün için her şey tamamlanmıştı.
Ama önce,
Orada aile arasında bir kına yapılacaktı.
Sonra…
Gelinliğiyle çıkacaktı karşılarına.
Benimle evlenecekti.