“Hayırdır, boyuma posuma aldanıp böyle rahat konuşuyorsun ama… elimde kalırsın kocacığım,” dedim.
“Ne dedin sen? Bir daha söyle bakayım,” dedi.
“Elimde kalırsın,” dedim gülerek.
“Yok o değil, ondan sonrası…”
“Kocacığım,” dedim.
Der demez…
“Kocan sana kurban olsun,” deyip yapıştı dudağıma.
Tabii duş yalan olmuştu bu arada.
Ertesi sabah…
“Şu yaptığına bak! Her yerim mosmor,” diyerek uyanmıştım.
“Ne yapayım, dayanamıyorum,” dedi Serhat arsızca.
“Bugün düğünümüz var, farkındasın değil mi?” dedim.
“Hayatım boyunca hiçbir şeyin bu kadar farkında olmamıştım yavrum.
Hele akşam olsun… daha da farkına varacağım,” dedi.
“Aklın fikrin hep orada!”
“Öyle vallahi,” deyip arsız arsız güldü yine.
Kahvaltı bitmiş, kuaförler gelmişti beni hazırlamak için.
Ama benden önce hazırlanması gereken iki küçük prenses vardı:
Leyla ve Leyan.
Onları giydirip çıkardım yukarı.
Önce saçları yapıldı, sonra yüzlerine yalandan da olsa birkaç şey sürdük.
“Biz dışarı çıkabilir miyiz?” dediklerinde
“Üzerinizi kirletmeyin,” diyerek izin verdim.
Ben hazırlanmış, odada bekliyordum.
Ama damat bey hâlâ ortalarda yoktu.
Misafirler gelmeye başlamıştı bile.
Pencereden dışarıyı seyrederken… nihayet açıldı odanın kapısı.
Gelmişti beyimiz.
“Aşk olsun Serhat! Nerede kaldın?” dedim.
“Gülüm özür dilerim, küçük bir işim çıktı. Geciktim,” dedi.
Gelip arkadan sarıldı bana.
Aynadan bakıp yanağıma bir öpücük kondurdu.
“Rüya gibi geliyor her şey…
Biraz sonra benim karım, benim kadınım olacaksın. Hazır mısın?” dedi.
“Hazırım,” dedim.
“Hadi,” deyip tuttu elimden, çıktık odadan.
Merdivenlerden inerken kalbim duracak gibiydi.
“Gelin geliyor! Gelin geliyor!”
diyen kızlarımın neşesiyle çıktık dışarıya.
Düğün arka bahçede yapılacaktı.
Serhat organizasyonla en ince ayrıntısına kadar ilgilenmiş, iğneden ipliğe özenle hazırlatmıştı her şeyi.
Alkışlar, çığlıklar, sevinç dolu bakışlar arasında
girdik düğün alanına.
Nikâh için geçtik sahneye.
Babam karşımda oturuyordu…
Gözleri dolu doluydu.
Kız kardeşlerim de öyle.
Nikâh memuru “Annenizin adı?” diye sorduğunda
artık daha fazla tutamamıştım gözyaşlarımı.
Peş peşe gelen “Evet”lerle birlikte
imzalar atıldı…
Ve ben artık Serhat Karayel’in eşiydim.
Serhat’ın Gözünden
Evet… Büyük gün gelip çatmıştı.
Zarin…
Az önce resmen karım olmuştu.
Artık o, Serhat Karayel’in eşi… Zarin Karayel’di.
Hayallerim, nihayet gerçeğe dönüşmüştü.
Duvagini açıp alnına bir öpücük kondurdum.
Fısıltıyla kulağına söyledim:
“Artık tamamen bana aitsin…”
Gözlerime bakarken gülümsedi.
Elini tuttum ve ilk dansımız için kalabalığın ortasına geçtik.
Gözlerimi bir saniye bile ayırmadım ondan.
Ayırsam… sanki kaybolacaktı.
Ya da rüyadan uyanacaktım.
Onu çok seviyordum.
Bu dünyada önce çocuklarım, sonra Zarin vardı.
Dans bittiğinde kulağına eğilip “Gel bakalım,” dedim.
Elini tuttum, birkaç adım geri çekildim.
“Burada bir eksik var,” dedim.
Ne olduğunu anlamaya çalışırken
Ceketimi çıkarıp organizasyon ekibinden birine verdim.
Gözlerinin içine baka baka geçtim karşısına.
Ve zeybek oynamaya başladım.
Herkes beni izliyordu…
Ben sadece onu.
O bakışları… ömre bedeldi.
Ona olan aşkım, sevgim, tutkum… başka bir boyuttaydı.
Evet, düğün töreni saatlerce sürdü.
Ama şikâyet etmedik.
Ben hayatımda ilk kez bu kadar eğlenmiştim.
Berçem’le yaptığım düğünden o kadar uzaktaydı ki bu.
Yerimden bile kıpırdamamıştım o zaman.
Ama Zarin…
O her şeyiyle farkıydı.
Onu sevmek ayrıydı, ona tutkun olmak apayrı.
Ve nihayet…
Düğün bittiğinde gelin-damat masasındaydık.
Kahya, elinde yularıyla birlikte geldi.
Zarin şaşkın:
“Bu at ne alaka?” diye sordu.
Gülümsedim:
“Bu gece bizi baş başa kalacağımız yere götürecek olan at,” dedim.
“Nasıl yani… at sırtında mı gideceğiz?”
“Evet. Üstelik bu halde. Çünkü seni gelinlikle at üstünde görmek için kaç gece hayal kurdum, biliyor musun?”
Baldızlardan yardım alarak çıkardım Zarin’i atın üstüne.
“Bu damat bu gelini kaçırır!” diye bağırarak sürdüm atı.
Tabii ki ilk gecemizi annemlerin, çocukların olduğu evde geçirecek değildik.
Ben…
Ben onun çıplak halini ilk gördüğümde çığlığı basan kadının
Gerdek gecesinde neler yapacağını bilmiyordum ama
İşi şansa da bırakmak istememiştim.
Bizim için, yalnızca ikimiz için
Ağaç evini hazırlamıştım.
O ev…
Artık bizim gizli sığınağımız olacaktı.
Atı durdurup indim,
Beyazlar içindeki meleğimi kucağıma aldım.
Adet yerini bulsun diye yere bile koymadım.
Kapıdan içeri birlikte girdik.
Onu usulca yatağın üzerine bıraktım.
Yanına oturup gözlerinin içine baktım.
“Gördün mü bak? Seni nasıl da kendime yar ettim…”
“İyi ki etmişsin…” dedi gülümseyerek.
Ceketimin cebinden yüzgörümlüğünü çıkardım.
Gösterdim ama ekledim:
“Takmıyorum çünkü zaten soyunmak zorunda kalacağız.”
Sessizce başını eğdi.
Utangaçtı ama susuyordu.
Sessizliği, rızasının en masum haliydi.
Duvagini çıkarmasına yardım ettim.
Takılarını çözdüm.
Odayı süzerken
“Geçen geldiğimde burada yatak yoktu,” dedi.
“Evet güzelim,” dedim.
“Bizim için yeni yatak aldırdım. Hatta içeride banyo da var artık.”
“O zaman… duş alabiliriz,” dedi.
“Elbette,” dedim.
“Gel. Önce gelinliğini çıkaralım…”
Heyecanlı olduğunu yüzünden anlayabiliyordum.
Daha fazla üstüne gitmek istemedim.
“Sen duş al güzelim, ben de namaz kılayım,” dedim.
“Olur,” dedi. Gülümsedi hafifçe.
O banyoya yönelirken ben mutfağa geçtim, orada kıldım namazımı.
Rahat rahat hazırlansın istiyordum. Gerilmesin.
Zaten ben, onun bir an önce huzurlu hissetmesini istiyordum.
Namazı bitirip biraz oyalandıktan sonra geçtim odaya.
Duştan yeni çıkmıştı.
Geceliğini giymişti, saçlarını havluyla kuruluyordu.
“Sen de duş almak ister misin?” diye sordu.
“Evet,” dedim.
“Hemen girip çıkacağım.”
Çünkü bütün gece oynamıştım, ter içindeydim.
Ona… o kokusunu sevdiğim kadına
terli bir bedenle sokulamazdım.
Duştan çıktığımda
O beni bekliyordu…
Gecelik içinde, bembeyaz, pamuk pamuk oturuyordu yatağın ucunda.
Ben sadece belime havluyu dolamıştım.
Çünkü birazdan olacakları ikimiz de biliyorduk.