P-7

2557 Kelimeler
Aklımda dolanan, bazen de çıkmazlarda kaybolan düşüncelerim bir süre sonra düşünmeyi reddetmişti. Artık çok şey yerine otururken ona bakmaya çekinmiştim açıkçası. 'Pırlanta' vakası her ne olaysa, onun hayatında büyük yer tuttuğu ortadaydı. Yavaş yavaş karışıyordu sanki o vakaya. Zehir insanın vücuduna nasıl işliyorsa bu da öyle yavaştı, aynı zamanda öldürücüydü. Korkmuyor sayılmazdım çünkü uzun zamandır beklediği bu vakada hiç kimseye acımayacağı da ortadaydı. Gerçi, şimdi de laflarını esirgemiyordu ya neyse. Artık yolculuk sıkıcı hal alırken gözlerimin kapandığı gerçeğine boyun eğmeye başlıyordum. Her ne kadar açık tutmaya çalışsam da o kadar zor bir iş gibi geliyordu ki bana. Son olaylar bünyeme ağırlık yapmıştı. "Sen nasıl bir hayat yaşıyorsun merak ediyorum artık." Yüksek sese karşılık irkilirken kafamı ona çevirdim. Bana mı demişti? Elinde telefon olmadığına göre bana söylemişti. Yine ne yaptım yerimde oturarak manyak herif? "Normal bir hayat." Dedim gözlerimi kırpıştırırken. Neden böyle sormuştu ki durduk yere. "Saat daha on bir. Uyumayı nasıl başarıyorsun?" Birisi buna insanların farklı seçimleri olduğunu anlatmalıydı. "Erken uyuyup, erken kalkan birisiyim. Merak edilecek bir durum yok." Diye mırıldandım bakışlarımı dışarıya çevirirken. Umarım böyle davrandığım için sinirlenmezdi. Genelde o yapardı beni umursamamayı ve beni terslemeyi. Araba birden dururken etrafıma bakmaya başladım telaşla. Bana hiçbir şey anlatmamıştı ki. "Soru sorulmadığı müddetçe konuşma, hatta sorulduğunda bile sus. Ben cevaplamaya çalışırım. Ayak altına dolaşma, kimseyle kavga etme, laf atma, tehdit etme. Sadece emirlerime uy." Ağzımdan kaba bir 'hah' kelimesi çıkmasına az kalmıştı. Oldu olacak heykelimi düzeltip de yanında götürseydi süs niyetine. Bir fark olmazdı gerçi. Gözlerimi devirerek arabadan çıktım. İşte davet yerinin kapıları iki yana açılmıştı. Kapının etrafında birkaç kişi duruyordu. Fakat benim dikkatimi çeken kırmızı elbiseli ve siyah saçlı kızdı. Elbisesinin uzun eteklerinden tutarak Cevat'a doğru adımlıyordu yavaş yavaş. Cevat kızla yanak yanağa görüşürken ben onların bir adım arkalarında durmuştum. Ben böyle iyiyim ya hatta ufak ufak eve doğru gidersem müthiş olur. "Cevat Ufuk'u ilk kez kirli sakalda görüyorum." Dedi gülerek. Aynı zamanda elinin tersiyle yanağına dokunmuştu. Kızdaki rahatlığa bak. "Bir türlü vakit bulamıyorum." Kendimi tebrik ettim kızın konuşmasından sonra. İlk kez onunla ilgili bir şey çözmüştüm. Havasına karizma katmak için değil de umursamadığı için bırakmıştı. Ayrıca kız sürekli gülüyordu ve yanağında da gamzesi beliriyordu. Telefonda konuştuğu 'Gamzeli' bu kız olmalıydı. Gözleri birkaç saniye bana kaydı fakat hemen eski yerine dönmüştü. Ne var lan beğenmedin mi? Hiç beklemediğim bir şekilde beni öylece bırakıp davet yerine ilerlemeye başlamıştılar. Şaşkın şaşkın peşlerinden ilerlerken kız, benimle tanışmayı kendisine yakıştırmamıştı galiba. Adımlarımı hızlandırarak peşlerinden gitmeye başladım. Kapının önünde iki tane adam durmuştu, birinin elinde beyaz bir liste vardı. "Cevat bey.." Dedi adam kafasıyla selam verirken. Kapıdan içeri geçerken ben de girecektim ki elini kaldırarak beni durdurdu. "Hanımefendi, isminiz listede var mı diye kontrol etmem gerek." Bana mı dedin? Meraklı değilim zaten süslenip sizin partinize gizlice girmeye. "Ben, Alisia.." Olaylar üst üste gelirken ne diyeceğimi şaşırmıştım. "Benimle." Hayatımı son anda kurtaran patronumun sesini duyduğunda havadaki eli indi. O sırada gamzeli bir şeyler fısıldamıştı onun kulağına. Bakışları farklıydı bana, alaycıydı sanki. Beni tanımadan verdiği bu karara şaşırmıştım. Kız, Cevat'ın koluna girerek önden ilerlemeye başladılar. Beni olay yerinde bırakıp kaçan adamdan da anca bu beklenirdi! Yürü git! İçeri geçerken davetlileri görünce adımlarım yavaşlamıştı. Kendimi öne doğru savrulmuş bir şekilde bulurken ayağımın altına çevirdim gözlerimi. Halıya takılmıştı ne tesadüf? Halının kıvrılmış ayağı tekrar eski haline dönmüştü ama az önce gördüğüm garip bir şey vardı zeminde. "Çok mu aradın bu kızı Cevat?" Sese karşı bakışlarım, beni izleyen ikisine çevrilmişti. Evet, çok aradı, hatta yıllardır beni arıyordu sen bilmiyorsun. Bulduğunda da bana sarılıp on beş dakika boyunca ağladı. "Bir de önüne bakarak yürüsen.." Başka bir emir gelirken çantamı daha çok sıktım ve onun sol tarafıyla ilerlemeye başladım. Boş ve beyaz masanın etrafına dizilirken incelmeye başladım etrafımı. Bembeyaz bu büyük yeri, renkli ışıklarla dekore etmiştiler. Kalabalığın arasından seçilen hazin müzikle ortama uyum sağlayan orkestra vardı. Kadeh sesleri, insanların bir birine karışan konuşmaları. Aslında pek de fena yere benzemiyordu. Buraya farklı insan ve farklı mimikle gelmeyi çok isterdim. Çünkü şu andaki yüz ifadem hiç de ortama ayak uydurmuyordu. "Emekli karıyı göremedim." "Şu kadına öyle deyip durma." Dedi kız gülerek gamzesini çıkarırken. Bizde niye yoktu ki? En azından ismimi söylemek istemeyenler gamzeli diyerek çağırırdılar beni. Patronum beni 'şş' diyerek çağırıyordu. Ne kadar da güzel çağırma şekliydi öyle ya?! İsmimi "şş" diye mi yazdırsaydım kimliğe? "Ne yani, bu kadın ciddi ciddi emekli oluyor. Ben sandım ki öldükten sonra da mumyalanıp işine devam edecek. Ömrümüzü yedi..." Cevat'ın geçmişinden kaçırdığım kareler konuşulurken maalesef(!) onların duygularına ortak olamıyordum. Keşke bana da anlatsan ben de sövsem ya böyle olmadı. "Bu sürekli değişen asistanlarından bıkmadın mı?" Birisi asistan mı demişti? Mevzu ben miydim şimdi? Cidden mi? Şafak ilk kez bir asistan alıyorsun demişti? Sen ne anlatıyorsun bacım? "Yeni bir Aykut vakası." Kızın dudağı kıvrıldı. Bir de Aykut'u tanıyordu. Aykut'un arkadaş çevresiyle alakam olmadığı için öylece kalmıştım. "Vaka çözmek senin işin patron." Dedi gamzeli eliyle hafif omzuna vururken. "Asistan olmak da senin işin." "Yerimin dolamadığı için de ne yazık ki üzülüyorum." Cevat gülüyordu, ne garip. Yüzüme bakarken kaşlarım çatık şekilde ona bakıyordum. Beni hangi varlık olarak görüyordular merak etmiştim. Ben de işe yarıyordum ama onlara yarayamayacağım ortadaydı o yüzden boş vermek en iyisiydi. Kendilerinden başka kimseyi beğenmezlerdi. Hafif kulağına doğru eğildi ve konuşmaya başladı gamzeli. "Senden belli olduğu gibi eski çalışanları da çağırmış." "Cihan da gelmiş midir?" "Daha göremedim. Büyük ihtimalle işini ona devredecektir. Onların ailesinde bir gelenektir. Aynı babası gibi on altı yıl yaptı işini." "Nereden öğrendin?" "Biraz babasının dosyalarını karıştırdım." Dedi sinsi gamzeli. Ajan çıktı iyi mi? Ben de top haline getirdiğim çorabımla odamın ışığını kapatabiliyorum.  "Neden artık asistanım değilsin?" İşte ben de buna üzülmüştüm. Neden değildi? Bana neden eziyet ediyordu? Artık konuşmalarını dinlemediğimde bakışlarım birine çarpmıştı. Hafif dalgalı sarı saçlarını arkaya tarayan yeşil gözlü çocuk, Aykut! Şaşkınlıkla ve daha sonra eklenilen mutlulukla gülümsedim. Şimdi beni kurtaracaktı o zaman görürdü o sinsi arkadaşlığın ne olduğunu. İzin almak için Cevat'a baktığımda konuşmayı durdurup yüzümdeki mutluluğa takılmıştı. Arkasına dönerek baktığım yere baktı ve Aykut'u gördüğünde kaşları havaya kalktı. Anlamıştı neye güldüğümü. Sana mı güleceğim suratsız? "Aykut'u tanıyor musun?" Sinsinin sorusu havada asılı kalırken yüzüne bile bakmamıştım. O nasıl davrandıysa karşılığında da aynısını gösterirdim. "Cevat bey, Aykut'un yanına gide bilir miyim?" Sorusunu cevaplamadığım için muhtemelen elbisesi gibi kıpkırmızı kesilmiş sinsiye baktı. "Tamam ama çabuk dön." Sanki dışarıda oynamak için izin isteyen çocuk gibi hissetmiştim kendimi. Söz, üstümü kirletmeyeceğim... Hızla yanlarından ayrılarak ona yaklaştım. Yeşil gözleri beni bulurken konuşması durdu ve ağzı hafif aralık kaldı. Uzun zaman olmuştu beni böyle elbiseyle görmemesi. En son mezuniyet balosunda görmüştü, işte ondan sonra tamamen kopmuştuk. "Alis?" Yüzümdeki kocaman bir tebessümle ona bakarken bakışlarını benden çekerek, arkamda duran patronuma çevirdi. Çünkü onun sayesinde burada olduğumu biliyordu. "Hemen döneceğim." Diyerek tamamen bana döndü ve nazikçe bileğimden tutarak ikisine doğru ilerledik. Elimden tutacak diye ödüm koparken nefesimi tuttum. Yanaklarımın sıcaklığını hissederken oraya varınca bırakmıştı. Beklediğim gibi gerginlik hüküm sürüyordu tekrar. "Cevat? Seni burada beklemiyordum. Nasıl gidiyor?" Cevat'ın yüzündeki zafer hissini ben bile hissetmiştim. "Demek ki göreceğin çok şey var, Aykut. Her şey yolunda, hiç olmadığı kadar." "Sevindim. Ayrıca istersen çok uğraşma çünkü göreceğimizi gördük, Cevat." İmalı cümleleri artık beni sıkmaya başlıyordu. Altyazı yok mu altyazı?! "Ne gördün? Yaptığın tek şey elinde hiçbir delil olmaksızın karar vermen." Dedi Aykut'a yaklaşarak. Aykut'tan çok az kısaydı boy olarak. "Elimdeki kanıtlarla karar verdim ben." Ortadaki gerginlik git gide artarken endişeyle gamzeliye baktım. Kendisini akıllı sanıyordu ama bir işe yaradığı yoktu. Bari kavga çıkmasını önleseydi. Elimle Aykut'un kolundan tutarak hafif geriye çekmeye çalıştım. "Burası kavga için uygun yer gibi durmuyor." Kolundaki elim sertçe geriye itilirken şaşırmıştım. Eskiden bilmeden yaptığı kabalık yüzünden günlerce özür dinleyen adam şimdi yüzüme bile bakmamıştı. Anlaşılan ondan umut yoktu. "Cevat bey, kavga yok diye beni uyaran sizdiniz." Dedim ona bakmadan söylerken. Ne kötü bir haldi ki son umut ona kalmıştı. Acaba sesim ulaşmıştı mı ona? Kırmızı elbisesinin eteklerinden tutan sinsi, Cevat'ın kolundan tutarak kulağına fısıldadı. Bu da hep fısıldıyor, yılan!  Bir adım geriye giderken bakışları hâlâ Aykut'taydı. Sesimin kimse tarafından duyulmaması berbat bir durumdu. Masaya içki servis eden garsondan sonra aradaki kavga yatışmıştı. Yanımızdaki masaya içki dağıtmak için hareketlenirken eli titredi ve üzerime dökecek gibi oldu. Hemen geriye adımlarken sırtımın birisine çarpmasıyla bir çığlık kopmuştu. Geriye dönerken karşımda gördüğüm kadınla kaşlarımı çattım. Bu yaşa bu elbise olmamıştı sanki. "Elbisem mahvoldu!" "B-ben, ben.." Dedim şaşkın gözlerle bir garsona bir de kadına bakarken. Eğer geriye gitmeseydim bütün içecekler üzerime dökülecekti.  "Bu elbise için ne kadar para harcadım haberin var mı senin?" Yoo. Kısa süre sonra etrafımızda flaşlar patlarken irkilerek ellerimle gözümü süper ettim. Devlet meselesi sanki şunlara bak. "İsteyerek yapmadım her halde!" dedim sesimi yükselterek. Kargaşa yüzünden sesler artmaya başlamıştı. "Hem benim davetime geliyorsun, hem olay çıkarıp elbisemi mahvediyorsun hem de üste çıkıyorsun özür dilemek yerine." İşte, bu baht bende varsa, o emekli çatlak kadın gelip beni bulacaktı. Mükemmel! "O zaman garsonlarınıza söyleyin doğru düzgün çalışsınlar." "Sen benim çalışanlarıma mı laf ediyorsun?" Tam da ağzımı açacakken kolumdan tutularak sürüklenmeye başladım. Kafamı yukarıya kaldırırken Aykut'u görmüştüm. "Kusura bakmayın lütfen.." Sinsinin sesini duyduğumda gözlerimi devirdim. Kadının arkasından dediğini bırakmıyordu, şimdi de kusura bakmayın lütfen olmuştu İki başlı yılan!  Dışarıya çıktığımız gibi kolumu serbest bıraktı. Biraz sendeledikten sonra kontrolümü elime almıştım. Sinirlerime hakim olamayacağım galiba. "Bu kıza sahip çık, üstesinden gelemiyorum ben!" Diye bağırdı Cevat Aykut'a doğru. Şimdi Aykut beni koruyacak diye beklerken "O senin asistanın, sen çıkacaksın!" demişti. Alayla gülerken bir adım geriledim ve bakışlarımı kaçırdım. "Ben mi dedim hiçbir iş yapamayan arkadaşını bana postala diye?!" "O zaman öğret!" Gözlerim dolarken az ötede kavga eden ikisine baktım. Sanki hayali bir şey hakkında tartışıyorlar gibiydi. Ne bütün planlarını altüst ettiğim Cevat'a kıza bilirdim, ne de artık bana iş bulmaktan yorulan Aykut'a. Hepsinin sonu aynıydı, kavga ederek ayrılıyordum. O yüzden sürekli beni azarlayan bu adamın yanında kalmak zorunda hissediyordum. En fazla iki ay, ondan sonra bitecekti. Kendimi avutma şeklim de buydu. "Bunu neden yaptığını çok iyi biliyorum Aykut ama başaramayacaksın! Bu işten kazancın sadece az bir zaman olacak!" "Bak ne güzel, kazanacak bir şeyim var. en azından" Dedi Aykut gülerek. Cevat'ın gözlerindeki o öfkeyi uzaktan bile görmüştüm. "Merak etme Aykut, kaybedeceğin şey zamanından bile değerli olacak!" Bağırdıktan sonra sinirle yanından ayrıldı. Kolumdan tuttuğu gibi peşinden sürüklerken bir birine dolaşan bacaklarımla son anda düşmekten kurtuldum. Cebinden çıkardığı arabanın anahtarıyla kilidini açtı. Benim tarafın kapısını açtıktan sonra içeri geçmemi bekledi. Onun kadar hızlı olmadan koltuğa oturdum. Arabanın kapısını sertçe kapattıktan sonra kendi tarafına geçmişti. Gözlerim Aykut'u bulurken onun da içeri girdiğini gördüm. Bu adamın yanında gelen ağlama hissime kızmıştım. Onunla da dalga geçerdi. Gaza biraz daha yüklenirken bakışlarımı pencereden dışarıya çevirdim. Gözlerimdeki yaşlar teker teker yuvarlanırken onlara bile söz geçiremiyordum. Onlar bile beni dinlemiyordular. Sessiz olmaya çalışıyordum başardığım kadar. "Benim yanımda ağlamak yasak." "Zaten her şey yasak!" Diye çemkirdikten sonra elimle ağzımı kapattım. Aniden gelen bağırma isteğiydi sadece. Pardon. "Bakıyorum da ağzın açılmış." Hayretle bana bakarken sessizliği tercih ettim. Konuşmak yasak, ağlamak yasak, soru sormak yasak, bir şey öğrenmek yasak, nefes almak yasak, o yasak, bu yasak. Bu asistanlık işinden ayrılmak için artık ne kadar geç kaldığımı hatırladıkça sinirim tepeme çıkıyordu. Araba aniden fren yapınca öne doğru gittim, kafamın bir yere çarpmasından son anda kurtulmuştum. Bir dahaki sefere kemerimi takacağımı hatırlattım kendime. Arabadan inerken vakit kaybetmeden ben de indim peşinden. Gözyaşlarımın kırıntılarını temizleyerek peşinden koşar adımlarla ilerlemeye başladım. Bir binanın önünde durarak zile bastı. Kafasını hafif yukarı kaldırarak bir yerlere bakmaya başladı. Ardından kapının açılma sesini duyduğumuz gibi içeri girdik. Küf kokan karanlık bir koridorda önümü görmeden Allah'a emanet yürümeye çalışıyordum. "Bir daha topuklu giyinme." Siyah siluetini gördüğüm, önden yürüyen Cevat demişti bunu. Haklıydı, insanın sinirlerini bozan ses çıkarıyordu. Bir azdan nefes alma falan da derdi. "Peki." Dedim ona yetişmeye çalışırken. Aniden ayağımın altında hissettiğim boşlukla çığlık atarak koluna yapıştım. Arkasını dönerek ne olduğuna baktı. Topuklum çürük zemini delmişti ve ayağımı çıkaramıyordum. Telefonunu çıkararak ışık tuttu. Keşke bunu daha önce yapsaydı. Tahmin ettiğim gibiydi. "Sakın bir daha giyinme!" Diye tekrar uyardığında gözlerimi devirdim nasılsa görmüyor diye. Ayağımı usulca ayakkabıdan çıkardıktan sonra diğerini de çıkardım ve elimi kolundan çektim. Çıplak ayaklarımla soğuk, kirli zemine basarak yürürken ürpermiştim. Nihayet bir kapını açtıktan sonra mavi ışıklı bir odaya girmiştik. Her tarafı saran monitörlere hayranlıkla bakarken onlar karşısında oturmuş bir kişinin sırtını görüyordum. "Cevat, hoş geldin kardeşim." Diyerek ayağa kalktığında genç, esmer, uzun boylu ve siyah çerçeveli gözlükleri olan bir çocuk görünmüştü. "Hoş buldum." Çocuğun uzattığı elini sıktı. "Neler bulabildin? Hemen araştırayım." "Yok ya, aksilik çıktı." Bana baktı cümlesinin sonuna doğru. Bakışlarımı kaçırırken çocukla göz göze geldik. "Bu kim?" Diye sordu çocuk şaşkın yüz ifadesiyle. Cevat soruya yanıt vermeyi reddederek ayaklarını masaya uzatmış gözlerini kapatarak arkasına yaslanmıştı. Yani bir nevi istirahat halindeydi. Terbiyesiz! "Merhaba, ben Alisia." "Ben, Ted." Kaşlarım hayretle kalkarken doğru mu duydum diye düşünmeye başladım?! "Memleketim, Yunanistan." Dedi gülerek. Ben de tebessüm ederken çok tatlı bir çocuk olduğunu farketmiştim. "Alisia... çok güzel isim. Anlamı asil demekti yanlış hatırlamıyorsam." "Evet." Dedim gülerek. İsmimin anlamını bilen nadir insanlardan birisiydi. Mutlu olmuştum istemsizce. "Geç otur, ayakta kalma. Ayakkabıların nerede?" Diye sordu bana sandalye getirirken. "Zemine takıldı, çıkaramadım." Sandalyeye oturarak Cevat'a baktım. Ellerini ensesinde birleştirerek bizi izliyordu. Kendisi de oturduktan sonra lafa atladı hemen. "Cevat, hiç mi bir şey gözlemleyemedin? Ne bileyim sembol, işaret.." "Hayır, az önce tanıştığın arkadaş davet sahibiyle kavga ettiği için dışarıya atıldık." Gözlüklerini yukarıya çekerek bana baktı. Omuzlarımı kaldırıp indirirken ne yazık ki elimden hiçbir şey gelmiyordu. Zamanı geri çevirselerdi yine o çatlak kadınla kavga ederdim, pişman değildim. "Alisia, sen de mi dikkat etmedin? Telefon kılıflarında, duvar kağıtları, kadehlerin üzerinde falan işaret yok muydu?" Dedektif yan tarafımdaki kişi olduğu için onun bilmesi gerekirdi çünkü tüm bunlara akıl edebilecek birisi değildim. "Bırak oğlum, zaten kafa dinlemeye geldim." Diyerek gözlerini kapattı. "Alis, özür dilerim ismini kısalta bilir miyim?" Diye sorduğunda kafamı olumlu anlamda salladım. Sen ne kibar çocuksun öyle?  Bununla niye takılıyorsun ki? "İstediğin şeyi kurcalaya bilirsin. Hatırlatabilir belki." Elimi arkada birleştirerek odayı turlamaya başladım. Bir ekran dikkatimi çekerken oraya ilerledim ve incelemeye başladım. Resmen şifre yağmuru denilebilirdi. Sayısız şifreler ard-arda dizilerek sıra halinde iniyordular aşağıya. Belimi dikleştirerek geriye döndüm ve o anda bir şeye çarpmam bir oldu. Gözlerimi göğsüne çarptığım adamın gözlerine çıkardım istemsizce. Mavi ekran ışıkları suratına garip bir hava katmıştı. "Ayağıma dolaşma." Diyerek beni hafif kenara itti. Planlarını altüst ettiğim için mi bu kadar sinirliydi bana? Normalde de böyle davranıyordu ki zaten. Gözlerim bir monitöre takıldığında sanki gözümün önünden anlık bir geçmiş akmıştı. Bu garip hisle yerimde kalırken birkaç saniye, hemen oraya koştum. "Ted, hemen az önceki görüntüyü aç, hemen!" Telaşla klavyede hızla bir kaç şey yazdıktan sonra ekranı dolduran semboller göründü. Evet, oydu. "Bu, bu! Gördüğüm bu semboldü." Arkamı dönerek bağırışıma çevrilen Cevat'a baktım ve tekrar bağırmaya başladım. "Hani ayağım takıldı ya halıya?! O zaman görmüştüm bu sembolü." Tekerleğe benzeyen, sekiz çizgili bir semboldü. "Anlamına bak!" Dedi Cevat soğukkanlılıkla. Ted sembole tıkladığında yazılar gelmeye başlamıştı. "Gerek Theravada okulunun Pali Derlemesi'nde, gerekse Çin Budizmin'ne ait Agama Derlemesi'nde bulunan yazmalarda Sekiz Aşamalı Asil Yolun Gotama Buda tarafından aydınlanma arayışı sırasında yeniden keşfedildiği söylenmektedir. Buna göre Sekiz Aşamalı Asil Yol, kişiyi uyanış ve özgürleşmeye götüren bir yöntem olarak daha önce gelmiş tüm Budalar tarafında uygulanmıştır. Buda daha sonra takipçilerinin de aydınlanmaları için onlara bu yolu öğretmiştir." Gözlerimi kısarak Ted'in okuduğu kısmı tekrar okudum. Bir daha okudum öyle ki olayı kavrayana kadar. "Sekiz yol, sekiz vaka ya da sekiz bilmece şeklinde de yorumlanabilir." İkimiz de Ted'e bakmıştık. "Neden böyle şey yapsınlar ki?" Diye sordum ona bakarak. Aslında sorumun gerçek anlamına uzanılırsa 'Cevat neden işinden atıldı?' sorusu yatıyordu. Bunu anlamış olacak ki konuşmak isteyen Ted'i bakışlarıyla susturmuştu. Elini onun omzuna koyarken nefesini dışarıya verdi ekrana bakarken. "Çözeriz o zaman çünkü sonunun gideceği yol belli... Pırlanta vakası!" ☆☆☆
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE