P-6

2105 Kelimeler
"Kürek bulmamız lazım çünkü mezarı kazıp hem cesedi, hem de katilin kimliğini bulmamız lazım." Dediğinde neye uğradığımı şaşırmıştım. Sorumu cevaplaya bilirdi fakat önemli olan tek bir sorun vardı. O da ceset kısmıydı. Bu sefer ciddi mi diye bakmamıştım çünkü ne zaman öyle baksam ne kadar ciddi olduğunu kendi gözlerimle görüyordum. O, şaka yapmazdı. Belki de yapardı fakat bana yapmayacağı ortadaydı. Yapa da bilirdi, ay delireceğim! "Bir yere ayrılma." Diyerek uzaklaştığında sıkıntıyla etrafıma baktım. Aykut'a söylemek istiyordum bütün bunları çünkü bilerek beni buraya yollayamazdı değil mi? Belki de artık benden ve titizliğimden bıktığı için son çare buraya göndermişti. İşe alındığım gün duyduklarım, gördüklerim hepsi gün sonunda hafızamdan sıfırlanacak diye söz vermiştim Cevat'a. Ne yazık ki tutmalıydım sözümü. En azından koruyordu beni, bu da bir şeydi. Kısa süre sonra elinde iki kürekle gelen patronumu görmüştüm. Aramızdaki mesafe kısaldığında beklemediğim bir anda küreğin birini bana attı. Telaşla küreği tutarken sapı, hafif alnıma çarpmıştı ama başka da problem yaşamamıştım. Toprak araziye ayağını basarak yürürken etrafına bakmayı da unutmuyordu. Peşinden küçük fakat hızlı adımlarla ilerlerken arkasından şaşkın şaşkın ilerliyordum. Arada elimle alnımı kontrol ediyordum şişti mi diye?! Eğer geriye çevrilip 'bütün bunlar şakaydı' derse inanıp kahkahalara boğularak gülerdim. Suratımın bembeyaz olduğuna emindim çünkü en son ne zaman bu kadar korktuğumu hatırlamıyordum. Artık bütün işin onun yapacağına emin olmuş bir şekilde ilerliyordum. Etrafını dikkatli bir şekilde izliyordu, ben de onun gibi yapmıştım fakat uzanan toprak arazi bir süre sonra gittikçe sığlaşan ormana bırakıyordu yerini. Bir şeye çarpmakla duraksarken kafasını olumsuz anlamda sallayan Cevat'la karşılaşmıştım. Bir yerde yürüyerek sanki daire çiziyor gibiydi. Daha sonra küreği eline alarak kazmaya başladı. Ne kadar ciddi olduğunu bir kez daha farketmiştim. Küreği toprağa batırdıktan sonra ayağıyla vurarak daha çok toprak almasını sağlıyordu. Bir süre sonra bakışları beni buldu. "Çok mu keyifli izlemek?" Ona baktığımda sinirli olduğunu gördüm. Tabii, nasıl keyifliyim anlatamam! Şaşkın olduğumdan habersizdi galiba. Kürekle onun yanına yaklaşarak ben de kazmaya başladım. Ya da kazmaya çalıştım işte her neyse. O büyük büyük toprak atarken, ben de çok küçük atıyordum. Bir süre kazdıktan sonra ceketini çıkararak kenara attı ve kazmaya devam etti. Ben de onu taklid ederken iyice terlemiştim artık. Birden eliyle durmamı işaret ettiğinde bunu bekliyormuşum gibi durdum. Bir adım kenara çekilirken bakışlarımı kaçırdım. Orada yatan bir ölünün varlığı beni dehşete düşürürken bir de bakmam imkansızdı. Bakışlarımı yavaş yavaş oraya çevirdiğimde yine aynı şeye şahit oldum. Küçük parlak taşı eğilerek orada ceset olduğunu düşünürsek onun üzerine bıraktı. Bunu yapmakta amacı neydi bilmiyordum. Ölü bulduk sen napıyorsun acaba? Sadece anlamsız bakışlarla onu izlemekle yetinmiştim. Ceketini yerden alarak tekrar üzerine geçirdi ve telefonunu çıkardı. Sanki burda yokmuşum gibi davranıyordu. Artık ben de öyle hissetmeye başlamıştım. Telefonunu çıkararak kurcaladı ve kulağına götürdü. Birkaç dakika bekledikten sonra alayla güldü. "Katil, sevgilisi." ... "O beceriksiz iş arkadaşlarına söyle cesedin yerini söyleceğim yere gelsinler." "Sevgi, umurumda değil.. Tekrar kazanıcam, neyin pahasına olursa olsun." Telefonu sinirle kapattıktan sonra çatık ifadeyle hızla ilerlemeye başladı. Peşinden koşar adımlarla yürürken iki küreğin ikisi de elimdeydi. Yasak olmasa 'niye işten atıldın?' diye soracaktım. Gerçekten çok merak ediyordum. Şu anda bir işler peşinde olduğu belliydi ama çözemiyordum. Arabanın yanına geldiğimizde sürücü tarafına ilerlediğini gördüm. Galiba beni gerçekten unutmuştu. Peki ya kürekler, onlar ne olacaktı? "Kürekler!" Diye bağırdım arkasından. 'Kürekleri ne yapayım?' diye sormak yerine söylemiştim. Çok zekice evet!  Neden soru sormamı yasaklamıştı ki?! "Bir şeyi de kendin hallet!" Arkaya çevrilerek bağırırken kaşlarımı çatmıştım. Sanki ben demiştim ona kahramanlık yap da polislerden önce bul cesedi artistlik yap. Bunu dile getirecek kadar cesaretli değildim. Ya da aptal, işten kovulacağım kesinleşecekti çünkü. Sadece kürekleri elimden alarak arabanın bagajına atmasını izledim. Ardından sessizce yolcu koltuğuna geçerek kemerimi bağladım. Onun yaptıklarını bir başkası yapsa ona kim olduğunu gösterirdim de ama onun söylediklerine çok takılmıyordum. İki ay, onu bezdirirsem belki daha az sürede ondan kurtulacaktım. O yüzden umursamamalıydım. Sessizlik kulak batırıcı derecedeydi. Onun gibi yolu izlerken konuşmak istiyordum fakat doğru zaman ve doğru kişi olmadığını bildiğim için susmak daha cazip geliyordu. "Akşam onbir gibi gelip seni alacağım. Gideceğimiz yer davet gibi bir şey, ona göre giyin." Cümlesini yüzüme bakmadan tamamlarken hâlâ ona bakıyordum. Ben, iş olmasın ve onun yüzünü görmeyeyim diye dua ederken bir de davet çıkmıştı. Kafamı sallayarak yola baktım. Apartmanın önünde dururken "O zaman akşam görüşürüz" diyerek arabadan inecekken beni durdurdu. Cebinden çıkardığı küçük zarfı bana uzattı. "İlk işini tamamladığın için.." Kaşlarımı çatarak zarfı elinden aldım ve yorgun bedenimi sürükleyerek çekerken hızla gittiğini farkettim. Yıkattığın günün ertesi kuşlar pislesin arabana sevimsiz. Giriş kattan Süheyla ablanın kapısının zilini çalarak bekledim. Kapını açtığında hafif şaşkınlık vardı yüzünde. Somurtarak zarftaki bütün paranı ona uzattım. "Geri kalanını da en kısa zamanda hisse hisse ödeyeceğim. İyi günler." Cevap beklemeden arkamı döndüm. Hep bu Nemrut karı yüzünden başıma geliyordu bütün bunlar. Para para diye tutturmasaydı travma gibi olaylar da yaşamazdım. Merdivenlerden çıkarak kapının önünde durdum ve ağır hareketlerle çantamdan anahtarları bulmaya çalıştım. Çantamı karıştırırken anahtarı bulduğum gibi kapıyı açmaya çalıştım. İçeri girerek kapıyı kapattım. Bir süre öyle beklerken telefonumu çıkararak şarkı açtım ve son ses yaptım. Derin bir nefes alarak ayakkabılarımı da çıkardım. Telefona bakarken annemden cevapsız çağrılar olduğunu gördüm. Ezgi de mesajlarıyla doldurmuştu telefonumu. Ne zaman sessize alsam uçardı zaten telefon bildirimden. Duşa girmeden önce annemi aradım ve yatağın üzerine oturdum. Birkaç kez çaldıktan sonra açtı. "Sen beni öldürdükten sonra düzeleceksin..niye açmıyorsun? Ezgi'yi aradım o da geveledi bir şeyler." "Anne, tamam sakin ol iyiyim." "Nereye gittin? Derhal cevap ver bana, ne işi buldun?" Derin bir nefes alırken bütün sonuçları düşündüm. Gizli kapaklı iş çevirmeyi seven birisi değildim. Çünkü sonuçları çok berbat oluyordu. "Anne, asistanlık yapıyorum." Dedim, kimin yanında diye sorsa güzel yoldan anlatmaya çalışacaktım ama bunun güzel yolu yoktu. "Asistanlık mı? Kimin yanında? Nerede?" "Anne, Aykut buldu bir şey..." "Bir ne?" "Şey işte." "Alis doğru düzgün konuş." "Polisin yanında.." Niye çökmüştü ki durup dururken bu sessizlik araya?! "Sen kafayı mı yedin? Polis ne Alis? Sen ne anlarsın polislikten. Çocukken polis dersek yatağın altına saklanırdım." Hıı çok komik anne! Konuya nereden girsem acaba? "Korkulacak bir durum yok, sadece Cevat bey gözlemliyor ben de not ediyorum başka da heyecanlanacak sebep yok." "O Aykut'u bir elime geçirirsem..." "Anne onun bir suçu yok. Bu işi ben istedim. Maaşı da iyi, iki gündür çalışıyorum anormal bir durum yok." Umarım çarpılmam, Amin! Bu günkü olayları söyleyemezdim her halde. Aslında ben de beklemiyordum öyle olayların olabileceğini. Korkuyu hâlâ hissedebiliyordum, sanki kanıma karışmış dolaşıyordu vücudumda. "Kızım bak korkuyorum-" "Korkulacak bir durum yok anne, gerçekten. Şimdi gitmem lazım sonra yine konuşuruz. Öpüyorum, babama selam söyle." Gözlerimi kapatarak telefonu kenara attım. Geri dönmek istiyordum bu yoldan ama imkanı yoktu. Cevat ve egosu yüzünden işten ayrılırsam yine tip bir insana rastlayacaktım. Bir de işe düşük maaş eklenince hiç çekilmiyordu. Bir sürü zamanım vardı akşama kadar. Duş alıp ardından uyumak bence çok güzel bir plandı. Ardından da elbise seçimi ve akşama hazırlık. Gözlerim masanın üzerine kaydı, ders kitaplarım üst üste dizilmişlerdi. Umarım onlar için de ayıracağım zaman bulacaktım. ~¤~ Alarmın sesiyle gözlerimi açarken hemen elimi uzatarak telefonu kapattım. Gözlerimi sıkı sıkı kapatarak tekrar açtım. Tamamen uyanmam için bulduğum bir yoldu. Az çok işe yarıyordu. Ayağa kalkarak etrafıma baktım. Sanırım dolaba bakmalıydım. Kapı zilini duyduğum gibi kaşlarımı çattım. Büyük ihtimal Ezgi'ydi. Mesajlarına da cevap vermemiştim şimdi üzerime uçacaktı büyük ihtimal. Kapı deliğinden baktığım gibi haklı olduğumu gördüm. Kapıyı hafif aralayarak ona baktım. Kaşları her zamanki gibi çatılmıştı. Sinirle kapıyı ittikten sonra içeri girdi. "Seni öldürmemem için sebep söyle." Kapıyı kapatarak ona baktım. Biraz Ezgi'nin dilinden konuşmalıydım. "Akşam bir davete gidiyorum ve elbise seçmem lazım..." Cümlemin sonunu getirmeden çığlık atarak odama koştu. Beni süslemek onun hayatında en eğlenceli iş sayılırdı. Ya da başka bir deyimle bana eziyet etmek. O sırada bütün hıncını alıyordu resmen benden. Umarım bu sefer palyaçoya benzetmezdi. Aslında kendim hazırlanmayı çok seviyordum ama Ezgi bu konuda ısrarcıydı. Odama girdiğimde yatağımın üzerine saçılan kıyafetleri gördüğüm gibi korkmaya başlamıştım. Ne ara çıkarmıştı ki onları? Elinde siyah bir elbise tutarak bana bakıyordu. Kıyafetlerimin arasında siyah renge tesadüfen rastlanıyordu çünkü sevmiyordum. O elbiseyi de o almıştı zaten doğum günümde. "O elbise çok şık Ezgi. Abartılacak bir durum yok." "Ne demek yok?" Diye bağırdı sevinçle. Buna n'oluyordu ya? Tabii, benim davete katılmam ay tutulması gibi nadir durumdu. "Aykut sana çıkma teklif edecek sen abartma diyorsun!" Karşılık vermeye gücüm kalmazken algılamaya çalışıyordum. Aykut hangi ara dahil olmuştu mevzuya? Suratım düşmüştü istemsizce. "Ne saçmalıyorsun Ezgi yine?" Yüzündeki ifade düşerken hafiften bana yaklaştı. "Aykut davet etmedi mi seni?" "Hayır, sen kendi kendine gelin güvey oluyorsun. Cevat'la gideceğim iş icabında." Yüz ifadesi değişmezken elbiseyi tekrar yerine astı. Mor renkli elbisemi alarak üzerime fırlattı. Niye sinirlenmişti ki? Böyle olmadı ya yüzüme tükürseydin?! "Ne oldu şimdi?" "Aykut'u bırakıp o çocukla çıkmayacaksın değil mi?" "Saçmalama, kimseyle çıkacağım yok! Hele o ego manyağıyla asla! Asla!" Dedim elbiseyi incelerken. Göğüs ve kol kısmı dantelden oluşan koyu mor renkli elbiseydi. "Hem Aykut'un bana karşı bir şey hissettiği yok." Dedim boş boş elbiseye bakarken. Bunu her seferinde bana tekrar tekrar söyletmesinden nefret ediyordum. "Demek senin var?!" "Hayır öyle -!" Gözlerim büyürken Ezgi'nin bakışlarıyla susmuştum. Yanıma otururken kaşları çatık değildi, nadir anılardandı yani. Sanırım gözlerine bakarak konuşamayacaktım. "Biz onunla hep öyleydik ki, ya da sadece o benimle öyleydi." "Söyle o zaman içindekileri.." Dedi kafasını hafif eğerek gözlerime bakarken. "O kadar kolay değil Ezgi bu. Efe sana karşı sevgi hissediyor ama Aykut sadece arkadaşlık. Söylersem onu çıkmaza sokarım. Kalbimi kırmamak için yollar arar. Ben ona zorla kendimi sevdiremem." "Hayır Alis, kesinlikle sana katılmıyorum. Eğer ona söylersen o da sana arkadaş gözüyle bakmaktan vazgeçecek. Onun senden başka kız arkadaşı mı var?" "Yok" "Olsa da fena yaparım." Dedim ekleyerek. Ardından yüzümü buruşturdum. Hislerimi en yakın arkadaşıma bile anlatmayı sevmeyen birisiydim. "Neyse, geç kalmayayım yoksa fırça yerim." Diyerek ayağa kalktım. Çekmeceyi çekerek saç düzleştiricisini çıkardım ve fişe taktım. Ezgi'yle geçen makyaj kavgamızdan sonra hafif bir şekilde tamamlamıştım. Saçlarımı ortadan ayırarak düzleştirdi Ezgi. Ben yapacaktım ama zorla elimden almıştı. Kıyafetimi de giyindikten sonra siyah topuklu ayakkabılarımı ayağıma geçirdim. Çantam da siyahtı. Üzerine bir de takı kavgası çıkarken yine sesimizden şikayetçi olan komşularım pencereden bağırmaya başlamıştılar bile. "Ben, bir saat yirmi üç dakikadır şikilatamla konuşmuyorum hâlâ kavga edip duruyorsun benimle." Yüzümü buruşturarak "Şikilatam? Hayatımda duyduğum en iğrenç bir takma isim bu." "Sana ne? Sen de kendine birisini bul güzelini söyle!" Diye bağırarak kolumdan tuttu ve aynanın karşısına geçirdi. O küpeyi takmayacaktım. Kendimi bütün gücümle geriye çekerken o da aynı şeyi yapıyordu. Telefonumun çalmasıyla sevinçle elini bıraktığımda Ezgi gürültüyle yere düştü. Cevat'ın aramasına bu kadar sevineceğimi sanmıyordum hiçbir zaman. Lanet hayat!  Montumu giyinerek çantamı elime aldım ve Ezgi'ye öpücük attım. Her ne kadar yerden kalkmaya çalışarak bana hoş olamayan iltifatlarda bulunsa bile. Kapıyı açtığım gibi Süheyla ablanı gördüğümde geri kaçma isteği uyandı. "Nereye gidiyorsun böyle süslenip?" Prensimi kurtarmaya. Mevzu ben olunca bu kadarı çıkıyor. Sana ne? Demek isterdim, ama diyemiyordum. "İşim var Süheyla abla, görüşürüz." Diyerek el salladım ve merdivenlerden inmeye başladım. Kapıyı açtığım gibi soğuk hava suratıma çarparken montumun önünü kapattım. Bu soğukta bu elbiseyi bana giyindiren Cevat'a içimden bağırma isteği uyanıyordu. Unutmadan telefonumu sessize alarak çantama koydum ve kapıyı açarak hemen yerleştim. "İyi akşamlar." Dedim ona bakarak. "Sana da." Yine gözleri yola çevrilmiş bir şekildeydi. Asla gözlerine birkaç saniyeden fazla bakmama izin vermiyordu zaten. Arabanın hızı artarken içimde garip bir sıkıntı vardı. Kötü hissediyordum aslında. Tek soru dolaşıyordu zihnimin kuytu köşelerinde, Aykut neden beni onun yanına göndermişti? Bir de zorunda bırakmıştı onu. Bu yüzdendi yan koltukta oturan adamın bana karşı olan öfkesi. Büyük ihtimal planlarını aksatmıştım onun. Merak etmiyor değildim aslında onu. Son vakada bana incelememi istediği bilekliğe bakılırsa oraya daha önce uğramıştı. Yani, anlaşıldığı gibi beni pek fazla takmıyordu. Böyle giderse de iki ay dolmadan bile işime son verirdi. Bu benim işime gelirdi tabii ki de. Kavga etmeden işten ayrılan bir Alis vakası. Telefonu çalarken, kafamı sabit tutarak hafif ona çevirdim gözlerimi. İş görüşmesi yaptığımız gün hatırlıyordum da yüzü tertemiz, saçları düzenle taranmıştı. O günden yüzünü tıraş etmemişti. Belki biraz karizma katıla bilirdi havasına ama bunu karizma çizmesi için yapmadığından emindim. Fakat saçları hâlâ düzenliydi her zamanki gibi. Ekrana baktığında yüzündeki ifadenin iyi yöne değiştiğini gördüm. Hızla sırayı bir birine devreden sokak lambalarının ve ay ışığının karışımı yüzüne yansırken ilk kez inceliyor sayılırdım onu. Normal duruşunda yanakları çöküyordu, gözleriyse küçüktü kendisi de kıstığında göz renkleri seçilmiyordu. Sahi, göz rengi neydi? Aykut'un yeşil gözlerinden güzel olamayacağı ortadaydı. "Gamzeli?!" Mutlu olduğunu belli eden ses tonunu duyduğumda bakışlarımı çektim üzerinden. Hangi kız, bu kendini beğenmiş adamla anlaşabilirdi? "Yok, biz daha yoldayız. Ne öğrene bildin emekli karıyla ilgili?" Kaşlarım havaya kalkarken davete değil de yeni bir vakaya doğru ilerlediğimizi anladım. İşler, anlayamadığım şekilde keyifli gitmeye başlıyordu. Gizem, aksiyon sevmezdim ama garip bir şekilde içine çekiyordu sanki beni. Umarım hızımı alamadığım için düşmezdim. "Başlıyoruz gamzeli..." Dediğini duydum. Sesi, sanki yıllardır bunu bekliyormuş gibi çıkmıştı, korkunu sezmiştim cümlelerin arasından dökülen. Kafamı ona çevirdiğimde beklemediğim şekilde o da bana çevirmişti gözlerini. "Pırlanta vakasına..." Pırlanta mı? Hani şu olay yerlerine bıraktığı pırlanta mı?
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE