P-10

4970 Kelimeler
Yorgun ruhum ağırlığını bedenime yıkarken daha çok halsiz düşüyordum. Koşmak, her şeyden kurtulmak istiyordum. Kulağıma dolan denizin sesi az da olsa huzur bahşetmişti bana. Oturduğum kaya parçasının üzerinden hırçın dalgaları seyrediyordum huzurlu bir şekilde. Denize baktığım zaman düşüncelerim saklanırdı fakat şu anda zihnimin içinde yankılanan o kişi vardı. Kafamı sağa çevirerek gözlerine baktım, mavi gözlerine. Deniz renkli gözleri durgundu. "Erken yoruldun." Cümlesini duyar duymaz kafamı olumlu anlamda salladım. Haklıydı, hiç bu kadar yorgun hissetmemiştim. "Deniz renkli gözlerin güzelmiş." Tekrar çevirdim gözlerimi huzur kokan denize. Gözlerimi kapatırken artık dalgaların sesi uzaklaşıyordu fakat tamamen kesilmemişti. Rüyadan uyanmış, hatırladığım küçük bir anıya odaklanmıştı zihnim. Ellerimi çenemin altına yerleştirerek telefonla oynayan Aykut'a baktım. Zil çaldığı için çoğu kişi koridor ve kantine dağılmıştı. Sınıfta çok az kişi vardı, onlardan biri de bizdik. Kısa süre sonra içeri Zeynep girmişti. Sınıfın en çalışkanı denile bilirdi. Uzun siyah saçları, ve siyah çerçeveli gözlükleri vardı. "Aykut?" dedim bakışlarımı en ön sırada oturan Zeynep'ten alarak ona çevirirken. Telefondan ayrılarak bana baktı o yüz ifadesiyle. Hiç unutmadığım fakat şimdi bakmadığı ifadesiyle. "Efendim?!" "Bu Zeynep var ya?" Dedim hafif ona yaklaşarak fısıldarken. "E, n'olmuş?" dedi gülerek o da fısıltıyla beni taklit ederken. "Biraz onunla ilgili tahminde bulunsana." Dudağının kenarı kıvrılırken onun da gözleri Zeynep'e kaydı. "Bundan emin misin?" Yine heyecanlanırken hızla kafamı olumlu anlamda salladım gülerek. Gözlerini kısarak bir süre düşündü ve hazır olduğunu anladığımda bana döndü. "Volkan'ı seviyor-" Daha cümlesinin sonunu getirmeden ben kahkaha patlatırken onun da yüzünde alay vardı. Yok canım, bizim sınıfın değil, komple okulun kötü çocuğu Volkan'ı sevecekti ha? Ben buna gülerdim. Sonuçta Zeynep akıllı kızdı gayet. "Tamam inanmaya bilirsin, azıcık yardımcı olayım. Sınavlarda ikisi de bazen aynı, çoğu zaman da yakın puan alıyorlar." "Volkanın babası geçiriyor parasıyla, bunu herkes biliyor." "İşte, babasının parası olduğu halde neden burada okuyor?" Söyledikleri mantıklı gelirken kaşlarımı çattım fakat mevzuyla alakası yoktu. "Yani yediği haltlar yüzünden büyük ihtimal babası ceza olarak buraya göndermiş ve en ufak yardımda bulunmayacağını söylemiştir kesin. Tabii, durum Volkan'ı korkutunca ne yapıyor?" "Ne yapıyor?" Dedim gözlerimi büyüterek. "Zeynep'ten yardım alıyor." "Kopya mı veriyor Volkan'a?" Elimi ağzıma götürürken şok olmuştum. Zeynep, kimseye selam bile vermeyen Zeynep o çocuğa kopya mı verecekti? "Kopya ya da ders veriyor orasını bilmiyorum. Sınavda kendi kağıdıma odaklanıyorum sadece." "Zeynep asla yardım etmez ona." "Mecbur kalınca başka seçim hakkı kalmaz. Durumları iyi değil, biliyorsun. Büyük ihtimal aralarında küçük anlaşma yapmışlar. Volkan harçlığından veriyordur ona da bir şey." "Nereden anladın?" "Göz göze geldikleri zaman garipleşiyorlar. Dikkat edersen görürsün. Ayrıca geçen Zeynep'in açık defterinde V harfinin çizilip sonra tekrar silindiğini fark ettim." Ne diyeceğimi bilmezken o gün şaşkınlıktan kurtulamamıştım. Şokun etkisiyle bir kaç saat de konuşamamıştım, elim ağzımda çakılıp kalmıştım. Öyleydi Aykut, yanılmazdı tahminlerinde. Mezuniyet töreninde el ele tutuşan Zeynep ve Volkan'ı gördüğümüzde şaşırmayan sadece Aykut ve ben vardık. Umut ettiğim tek şey vardı, o da birleştikten sonra bizim gibi kopmamalarıydı. Dalgaların sesi tekrar ulaşmıştı kulaklarıma. -- "Bilmiyorum, işte odaya girdiğimde böyle buldum." Dalga seslerinin yerini daha tanıyamadığım bir insanın ağlamaklı sesi dolmuştu. Kafamı kaldırmak istedim fakat sanki boynum kireçlenmişti. Sonunda öldüm galiba. Başımı yedin Cevat! "Uyandı." Zorlukla da olsa kafamı kaldırarak ağlayan Ezgi'ye ve nefes nefese olan Efe'ye baktım. "Neler oluyor?" Eğer ölen kişi benimse, muhtemelen sorum cevapsız kalacaktı. Ezgi kollarıyla beni sıkı sıkı sararken ölmediğini anladım. Benden ayrıldıktan sonra etrafıma bakmaya başladım. Halının üzerinde ne işim vardı? "Burada ne işim var?" Diye sordum onlara bakarak. En son hatırladığım şey, kazanmış olduğumuz iddiaydı, gerisiyse dolmayan boşluk. "Telefonunu aradım aradım, açmadın. Geldim kapına dayandım onu da açmayınca gittim Süheyla abladan yedek anahtarı aldım. Efe aşağıda bizi bekliyordu. İçeri girdiğimde halının üzerinde baygın buldum seni. Seni böyle görünce çok korktum..." Derin bir nefes alarak kafamdaki kepi çıkardım ve kenara attım. "Baygın değildim, sadece çok yorgundum." "Ay senin yerine ben öbür dünyanı görüp geldim yeminle" "Halının üzerinde niye uyuyorsun kedi gibi? Yatak diye bir icat var." Efe sinirle ayağa kalkarak kapıya doğru ilerledi. Anlaşılan Ezgi onu arayıp ödünü patlatmıştı. Hep yaptığı şeydi zaten. "Hatırlattığın iyi oldu." Diye bağırdım arkasından. "İyiyim ya, merak etmeyin beni." Diyerek Ezgi'den tutunarak zorlukla ayağa kalktım. Kafam, boynum, vücudum kilitlenip ağrırken bir de ağzımdaki garip tat vardı. Topallayarak dolabıma doğru yürüdüm. Topal olmadığım kalmıştı şu saatten sonra. Müthiş! Kafana taşlar yağsın Cevat! "Ezgi saat kaç?" Cevap gelmeyince geriye döndüm. Üzerime doğru yürüyerek omuzlarımdan tuttu ve sarsmaya başladı. "Deniz renkli gözleri olan çocuk kim?" Tek nefeste söylediği cümleyi bir süre algılayamamıştım. Sahi o kim be? "Ne?" Umarım rüyamda sayıklarken Efe duymamıştı. Eğer duyarsa kesin Aykut'a söylerdi ve ben de biterdim. Ayrıca ne kadar saçma rüya ve ne kadar saçma cümle kurduğumu tekrar düşündüm. Saçma yani! "Ne işler dönüyor o labirent beyninde? Kim var ha? Kim? Kim?" "Aykut!" Dedim kendimi kurtarmak adına. Ağzı geniş bir şekilde açılırken az kalsın beni parçalayacak sanmıştım. "Haklısın, denizin rengi yeşil ya. Bana bak, söyle dedim kim?" Dişlerinin arasında konuşurken artık battığımı ilan etmenin zamanıydı. O saçma rüyayı açıklamanın hiçbir yolu yoktu. Resmen rüyalarım için bile sorgulanıyordum. Bu nasıl bir işti? "Ezgi saçmalıyorsun bırak! Yeter ya, zaten her yerim ağrıyor bir de sen saçma sapan konuşuyorsun. Duş almaya gidiyorum ben!" Atar yaparak banyoya ilerlerken şaşkın bakışlarla arkamdan bakıyordu. Bu taktiği hep kullanmalıydım, işe yarıyordu. Kitlenmiş bedenime az da olsa iyi gelmişti sıcak duş. Rahat ev kıyafetlerimi giyindikten sonra koca havluyu kafama sardım. Karnımdaki gürültü git gide artarken odaya girdim. Ezgi, yatağımda ayaklarını uzatmış telefonla kurcalanıyordu. "Ezgi! Açım, çok açım. Kahvaltı yapalım ama kim hazırlayacak?" Bitkin şekilde yatağa otururken Ezgi oflayarak çantasından poşet çıkardı. Yırtarak poşeti açarken tost ve meyve suyunu görmemle çığlık atarak boynuna sarıldım. "Seni çok seviyorum." Açgözlülükle, arada kağıdı da yerken titreyen parmaklarımla pipetle uğraşmaya başladım. Ezgi elimden alarak pipeti taktı ve bana uzattı. Mutlulukla tostumu yerken karşımda bana acıyarak bakan bir Ezgi vardı. Onu umursamadan yemeye devam ettim. "Alis, gel inat etme. Ayrıl şu manyak adamın yanından, ne hale gelmişsin baksana. Ben sana borç vereyim çalışınca ödersin." "Ezgi bu güne kadar bana verdiğin borçları hesaplasana?" Düşünür bir yüz ifadesi alırken bir de hesapladığına şaşıyordum. Evet, ondan aldığım borç miktarı zaten fazlaydı. "Sen benim en yakın arkadaşımsın-" "Ezgi, mesele artık borç olayından çıkalı çok oldu. Aykut korkuyor, ilerde artık iş bulamayacağımdan korkuyor. Ben böyle patronlarla, müşterilerle kavga etmeye devam edersem sonuç daha kötü olacak." "Şimdi iyisin sanki!" "Alıştım, artık alınmıyorum o ego sahibinin cümlelerine." Kafasını olumsuz anlamda sallayarak telefonuna geri döndü. Ben de tostumu bitirmek üzereyken meyve suyumun hepsini bitirdim. Yerde duran çantamı alarak içini açtım ve telefonu çıkardım. Bir sürü cevapsız çağrı vardı ve bunların hepsinin Cevat'tan olduğunu gördüğüm anda az kalsın boğulacaktım. Zil çalınca öksürerek ayağa kalktım. Ezgi'ye elimle işaret ederek kapıya bakmasını anlattım. Öksürmeye devam ederken dolabımı açarak beyaz tişörtümü, koyu yeşil gömleğimi ve kot pantolonumu alarak banyoya attım kendimi. Hızla üzerimi değişirken gelen sesleri az da olsa duyuyordum. "... şimdi iyi. Odaya geldiğimde halının üzerinde uyurken buldum. Hatta baygın sanmıştım çünkü uyandırmaya çalıştım, tepki vermedi başlarda." Ah Ezgi niye anlatıyorsun? Git anlat komşulara da, gördüğün herkese de. Saç kurutma makinesiyle azıcık da olsa saçlarımı kuruttuktan sonra banyodan çıkarak yerdeki çantamı ve telefonumu aldım. "Çok özür dilerim, sessizde olduğu için duymamışım." Hiç bir şey söylemeden kaşlarını çatmış kapıda beni izliyordu. Ayakkabılarımı ve ceketimi de giyinerek Ezgi'yi kenara ittim ve yanında durdum. "İyi günler." Dedi Ezgi'ye bakarak, sonra merdivenlerden inince ben de peşine takıldım. Bu niye konuşmuyor? Hiç hayra alamet değil söyleyeyim. "Kuralın birini kaldırıyorum." Dediğinde umut dolu gözlerle ona baktım. "Soru sorma yasağını mı?" Dedim ona yetişirken. Bana kısa bakış attıktan sonra kapıyı açarak dışarıya çıktı. Ben de koşar adımlarla çıktım apartmandan. Sonunda, yaşasın sorular! "Hayır, telefonunu sessize alma yasağından bahsediyorum." Dediğinde somurtarak önüme döndüm. Ekran kilidini açarak telefonu sessizden çıkardım ve arayanlara baktım. İlerleme kaydettik bu gün de.  Bütün çağrıların ondan olduğunu sansam da gördüğüm isimle adımlarımı yavaşlattım. Arabaya binmek isterken değişiklik fark ettim. Siyah arabaya bir de ona baktım. Sessizce arabaya geçerken hâlâ o isimle bakışıyordum. Anlaşılan aralarında konuşmuşlardı. "Telefon görüşmesi yapabilir miyim?" "Kiminle olduğunu söylersen." Dedi arkadan araba geliyor mu diye kontrol ederken. Neden merak etmişti? Bakışlarım vitese kilitlenirken "Ablam.." dedim zayıf çıkan sesimle. Daha yeni fark ettiğim mavi gözlerini bana çevirirken sanki duygularımı okumak istemiş gibi görmüştüm onu. Öyle garip bir hisse yakalanmıştım ki bir an bütün geçmişimi biliyor sandım. Önüme dönerken bir şey dememesini izin vermesine saydım. Numarayı tuşlarken kulağıma götürdüm. Korku vardı, her zaman onlarla konuşmaya kalksam o korku yer açardı içimde. Çaldırırken açmaması için dua ediyordum aynı zamanda. Bir birilerine tam zıttılar abimle, ablam. Birisi çok umursayan, diğeriyse hiç umursamayan. "Abla, diğer şehirdeki üniversitede okumak istiyorum. Lütfen abimi ikna et, lütfen, lütfen." "Alis, şu anda hazırlamam gereken sunumum var, işe alınmamı sağlayacak bir sunum." Kibar dilde beni kovmasını umursamadım. Nasıl olsa alışmıştım. "Abla, abim dinler seni. Hiç olmazsa bir konuş, lütfen. Beş dakikanı bile almaz." Eliyle alnını sıvazlarken laptopunu hafif kenara itti. İçimdeki umut artmaya başlayınca gülümsedim. En azından bir şans yaranmıştı. "Bak canım, senin başka bir şehirde üniversite okumanı ben de istemiyorum abin gibi. Sadece Aykut'a olan çocukluk hislerin yüzünden hayatını zorlaştırmaya değmez. Bunu kolay mı sanıyorsun? Bizim yanımızda olman senin için daha iyi." "Kolay ya da değil! Ben istiyorum!" Dedim sinirle ayağa kalkarken. O bölüm benim hayalimdi. Sadece benim değil, ikimizin birlikte kurduğu hayaldi. "Biliyorum, postalayacaksınız beni o uçuk üniversiteye." "Senin için neyin doğru neyin yanlış olduğunu iyi biliyoruz Alis!" "Hiç bir şey bildiğiniz yok! Gideceğim oraya!" Elini masaya vurarak kalkarken geriledim. Yine aynı şey, yine aynı sonuç çıkacaktı. "Senin bu saçma sapan isteklerin yüzünden bizi de kendinle sürükleyemezsin. Zaten işimiz başımızdan aşkın! Bir de seninle uğraşmak zorunda kalacağız!" "Senin saçma sapan istek dediğin şey benim hayallerim!" "Hayallerin umurumda değil!" "Sizin umurunuzda mıyım sanki ben?!" "Hayallerini değil geleceğini umursuyorum!" "Kendi hayatınızı istediğiniz gibi yaşayıp beni istediğiniz gibi yönlendirmezsiniz!" "Bencilsin Alisia! Zaten başka da şey bilmiyorsun. Şimdi git o beş para etmez hayallerini gerçekleştirmeye!" Dün gibi aklımdaydı o son kavgamız da. Gitmiştim fakat hayallerimi gerçekleştirmeye değil, onlardan uzağa gitmiştim. Çökmüş hayallerim için yapacağım hiçbir şey kalmamıştı. O zamandan sonra yaptığım tek şey parçalanmış hayallerimi tekrar toplamak olmuştu. "Alis, iyi misin?" Sesi telaşlıydı. "İ-iyiyim abla. Sen nasılsın?" "Yorgunum, çok yoğunuz bu aralar." Yanımızdan geçen arabalara bakarken verecek bir cevap bulamamıştım. "Derslerin nasıl?" "İyi, bitiyor zaten bu sene." Abimle kıyaslandığı zaman daha iç açıcıydı ablamla konuşmamız. Fakat konuşacak başka konumuz yoktu, hiç olmamıştı ki zaten. "İstediğin bir şey var mı?" Sesi o kadar umutlu çıkmıştı ki bir an isteyecek gibi olmuştum. Pişmanlık mı duyuyordu yapmadığı eski isteklerim için? Duymaması lazımdı, buna gerek yoktu. "Hayır, teşekkür ederim." Telefonda yaranan sessizlik sanki benim suçummuş gibi gelmişti. O zaman gerçekten bencillik mi yapmıştım? "Kendine iyi bak." "Sen de." Git gide zayıflayan sesim daha da çok kısılmıştı sonlara doğru. Telefonu kapatarak çantama attım. Bakışlarım Cevat'a dönerken sanki ben yokmuşum gibi arabaya kullanmaya devam ediyordu. Az da olsa merak etmişti mi konuşmanı? Bence genel olarak ben, umurunda değildim onun. Sebepsizce sormasını istedim, sonra da her şeyi anlatmayı. Neden aradım fakat bulamadım. Sessizce gideceğimiz yeri beklerken bir eğlence merkezinin önünde durmuştuk. Bakışlarım koca binada dururken neden geldiğimizi söyleyeceğini umuyordum. Düşüncelerimi okumuş gibi konuşmaya başladı. "Kimsesiz çocuklar için düzenlenen bir parti var. Aradığımız şüpheli o davette olabilir." Diyerek arabadan indi. Artık onunla birlikte inmeyi öğrenmeliydim, hiç de hoş olmuyordu böyle. Unutmadan, o kadar davette nasıl bulacaktık ki şüpheliyi? Bir de olmama ihtimali de vardı, anlaşılan masum insanları da suçlayacaktık düşüncelerimizde. Yazık millete! Merdivenlerden çıkarak içeriye girdik. Sekreter kıza yakınlaşarak cebinden çıkardığı davetiyeyi ona gösterdi. Kız gülümseyerek eliyle yukarı katı işaret ettiğinde tekrar merdivenlere yönelirken bir az ona yaklaştım. "Umarım o davetiye de Ted'in monitörlerinde hazırlanmamıştır." "Bir davetiye almak zor olmadığından Ted'i zahmete sokmadım." Gülerek kafamı sallarken en azından yasal olmayan iş yapmamamıza sevinmiştim. İkinci kata çıktığımızda Cevat görevliden partinin yerini sordu. Adamın gösterdiği kapıdan içeri girdiğimizde çocuk kalabalığıyla hafiften Cevat'ın arkasına saklandım. Çocuklarla aram pek iyi sayılmazdı, ne büyüğü ne de küçüğüyle. Peşine takılarak bir köşede yerimizi aldık. Etrafta hiç sandalye yoktu, herkes yerlere dizilmiş rengarenk minderlerde oturuyordu. Biz de onlara uyarak yerimizi aldık. Çocuk kalabalığından çıkan aşırı ses yüzünden az kalsın kulaklarım yaşamını yitirecekti. "Partinin sahibi kim?" Dedim ona bakarak. Sonuçta çok iyi bir iş çıkarmıştı. "Çocuk seven birisi" dedi onları izlerken. Etrafta koşan masum çocukları görünce insanın ağlayası geliyordu fakat onlar gülüyordular. Birkaç çocuk üzerime atladığında geriye giderek kafamı duvara çarptım. Ses etmeden gülerek kaçıp gitmelerini izledim. Mutluluklarını sorgulayacak değildim. Cevat'a baktığımda güldüğünü gördüm. Başına gelseydi de ben de gülseydim. Keşke gelseydi lan! Pembe balerin eteği giyen küçük bir kız bize doğru geldi. Utanarak Cevat'ın yanına yaklaşmaya başladı ufak ufak adımlarla. Cevat gülerek ona bakarken yüzünde daha önce hiç karşılaşmadığım şefkat dolu tebessümü vardı. Bana kinayeyle bakıyordu da genelde. "Selam." Dedi  gülerek bize bakarken. "Selam ufaklık," dedi Cevat tek hamlede çocuğu belinden kavrayarak aramıza oturturken. "Siz neden oynamıyorsunuz?" Diye sordu bir ona bir de bana bakarak. "Daha yeni geldik, oyunlarınızı öğrenemedik de." Dedim karşımdaki bu mucizevi meleğe bakarken. Derin bir iç çektiğinde söylediğim cümle onu çok mutlu etmişe benziyordu. Keşke bütün çocuklarla böyle anlaşa bilseydim. Hayır, onlar daha çok tepeme atlamayı seviyordular. "Ben öğretebilirim." Dedi iki elini de havaya kaldırırken. Cevat gülerek çocuğu kendisine çekerek sıkıca sarıldı. Garipsemiştim onun bu davranışlarını. İyi ki de çocukların yanında egoist tarafını bastırıyordu. "Benim en sevdiğim oyun görünmez olmak." "Hm, merak ettim." Diyerek bütün dikkatimle onu dinlemeye koyuldum. Keşke ben de görünmez olsam, sonra sinsice Cevat'ın ödünü koparsam. "Şimdi, buradaki herkes palyaço gibi renkli giyinmiş, sizi de boyayarak görünmez yapacağım." Dedi, ardından da ayağa kalktı. Koşarak bizden uzaklaşırken elinde boya kutusu ve fırçasıyla geri dönmüştü. "Küçük Pelin büyüyünce ressam olmak istiyor demek ki." İkimiz de şaşkınca Cevat'a bakarken kendisinden emin, keyifle gülüyordu. İsmini nereden öğrendiğini bilmediğim Pelin, elindekileri kenara bıraktı. "Olamaz! Hem ismimi, hem de hayallerimi biliyorsun! Kimseye söyleme tamam mı?" "Tamam, söylemem." Dediğinde Pelin yere oturarak karışımı hazırlamaya başladı. "Pelin'i tanıyorsunuz galiba." Soru sorma yasağı saçmalığı yüzünden bin bir türlü yola el atıyordum. "Soru sormanın yeni yeni boyutlarını buluyorsun artık." Dediğinde anlamamış gibi yaptım. Senin yüzünden egoist herif. İncilerin dökülür sanki cevap versen. "Burada çok az çocuğun elinde boya kutusu görürsün eğer bakarsan, heveslerini aldıktan sonra bir kenara atıyorlar." Dedi yerde dağınık boya kutularını gösterirken. Ne yazık ki iyi davranmamıştılar boyalara. "Kutuyu taşırken altı hafif görünüyordu, orada da Pelin yazıyordu. Küçük canavarlardan sakladığı boya kutusu büyük ihtimal onundur. Ayrıca onlara ne kadar özenle baktığını umarım görüyorsundur." Bu kadar işlemi nasıl olurdu da saniyeler içerisinde düşünüyordu anlamış değildim. Pelin küçük fırçasını eline alarak yanıma geldi. "Şimdi yüzünüzü boyayarak sizi görünmez edeceğim." "İlk onunla başla da biraz huzur bulayım" Abartılı şekilde gözlerimi devirdim. Seni görmek için bayılıyorum sanki! Pelin işe ilk benimle başladı. Kırmızı boyayı burnuma sürerek galiba palyaçoya benzetecekti beni. Siyah boyayı da gözlerime sürdükten sonra Cevat'a döndü. Korkunç bir palyaçoya benzediğimden adım gibi emindim fakat bu küçük ressama göre görünmezdim artık. Bir az düşündükten sonra Cevat'ın yüzüne yaklaşarak sağlı sollu bıyık çizdi ama sol çizgi yamuk olmuştu. Galiba onu da korsana benzetmeye çalışmıştı. "Artık sizi görmüyorum." Dedi ve boya kutularını alarak uzaklaştı. Sessiz gülüşlerimi artık saklayamazken elimi ağzıma götürerek kahkaha atmaya başladım. Yamuk bıyık fena olmamıştı aslında. Surata bak! "Neden kendi korkunç yüzüne gülmüyorsun?" Diye ters bir şekilde bana baktığında dudaklarımı bir birine bastırarak sessiz gülüşlerime devam ettim.  "Şüpheli kimseyi görmüyorum." Dedim ona bakarken. Kafasını sağa sola sallayarak incelemeye devam etti. "Hiçbir şey gördüğün yok ki." Kaşlarımı çatarak ona baktığımda alaylı yüz ifadesini gördüm. Sen çok şeysin sanki uyuz. "Kör değilim." Dedim önüme dönerken. Neyi kastetmişti anlayamamıştım fakat sorun, şüpheliyi bulamadığım içinse kör sayılamazdım. Sonuçta dedektif olan ben değildim. Bi zahmet bulsaydı kendisi. "Aynı yüzün gibi gözlerini de örtmüş boyaların." Dediğinde tekrar çevirdim kafamı ona doğru. O da bana bakarken mevzu, garip bir şekilde tanıdık gelmiş gibiydi. "Herkesi tanıdığını sanarak seviyorsun, güveniyorsun. Kimseyi gerçekten tanıdığına bu kadar emin olma çünkü kimse sana tüm benliğiyle görünmez. Ama sen, renkli taraflarını görmeyi tercih ederek kandırıyorsun kendini." "Çünkü siyah taraflarını gördüğüm kişileri bir daha alamıyorum hayatıma ne yazık ki." Dedim kuru çıkan sesimle. Bir şey diyecek gibi oldu fakat elini cebine sokarak telefonunu çıkardı. Kısa süre sonra tekrar cebine yerleştirerek kalkmaya yeltendi. "Sorunun, siyah tarafını gördüğün kişiler değil, kimseyle barışık olmayı istememen." Diyerek ayağa kalktı. Haklı mıydı? Sonuna kadar. Fakat tek bir sorun vardı o da benim istememle alakalı değildi. Çünkü etrafındakilerle barışık olamamayı kim ister ki? Kapıya doğru gittiğinde şaşırmıştım, bulmuş muydu ki şüpheliyi? Ne ara? "Bence burnun eski halinden daha güzel." "Sizin de yamuk bıyığınız Cevat bey." Dedim ona yetişmeye çalışırken. "Palyaçoların yüz karası." dediğini duyduğumda dil çıkardım arkasından. Görmediği için şanslıydım. Kapıya yetiştiğimizde çocuklar önümüzü kesti. Önümüzü kesenler kendilerini korsan sanıyordular, hani Pelin bizi görünmez yapmıştı?! Sen de mi Pelin?! Galiba boyasına karıştırdığı görünmezlik iksiri bitmişti onun yerine de su kullanmıştı. Bir süre sonra bir çocuk elinde salladığı fotoğrafı Cevat'a uzattı. Merakla ben de bakarken karede önden yürüyen Cevat, arkasından da arsızca dil çıkaran ben vardım. Kim çekti lan bunu? Az önce şanslı mı demiştim kendime? Lütfen başa saralım. Kaşları havada geri dönerken gülümseyerek çocuğun elindeki fotoğrafı kaptım ve hemen çantama sıkıştırdım. Çocuklar koşuşturarak kenara çekildiklerinde daha fazla takmadan kapıdan çıktı. Fazla umursamadığına sevinmiştim yoksa imalı konuşması bir ömür sürecekti. Binadan çıkarak arabaya geçtiğimizde arabayı çalıştırmadan bana baktı. "Sence şüpheli kim olabilir?" Diye sorduğunda düşünmeye başladım. Şüpheliyle ilgili bir fikrim yoktu. Hırsız mıydı, katil miydi? Fakat şüpheli olabilecek tek şey palyaçolardı, çünkü seri katillerle ilgili okuduğum bir yerde palyaçoluk yapan 'Katil palyaço' takma isimli seri katil görmüştüm. "Palyaço?" "Ona kalırsa fotoğrafçı da ideal şüphelidir ya da yemekten sorumlu kişi." Sessizliği tercih etmiştim çünkü verecek bir cevabım yoktu. "Şüpheli falan yoktu, Ted geri zekalısı yanlış adres atmış." Dedi arabayı çalıştırarak. Amaçsızca gülmeye başlarken bana baktı boş bakışlarla. Nedense çok komik gelmişti çünkü boşu boşuna bir süre yamuk bıyıkla gezmişti, hâlâ da geziyordu. Bıyık demişken yüzümdeki boyaları silmem lazımdı. Çantamdan ıslak mendil ve telefonumu çıkardım. Ön kamerasını açarak yüzümü temizleye başladım. Bir tane daha çıkararak ona uzattım. Elime baktıktan sonra mendili aldı, ben de önüme dönerek yüzümle uğraşmaya başladım. İşim bitince her türlü amaç için kullandığım çantamın içine attım. Ona baktığımda hâlâ uğraştığını gördüm. Umursamazca mendili kenara atarak yolculuğumuza devam etti. Yüzünün sol tarafına yayılmıştı siyah boya. Tekrardan bir tane ıslak mendil çıkardım ve elimi tereddütle ona uzattım. Elime baktığında "Boya kalmış." Dedim ve ses etmemesinin ardından usulca temizledim. Önüme döndüğümde rahatlamış gibi hissettim. Korkuyordum aslında bu heriften. Kafasında dönen fikirler ve hayal gücü çok iyiydi ve karşısındakini çok iyi kandırabiliyordu. Beni kandırdığı gibi.. Başka bir şey söylemeden sessiz yolculuğumuza devam ettik. Ted'in ev, aynı zamanda iş yerinin önünde durmuştuk. Arabadan inerek kapının önüne geldik. Yine aynı şeyler olmuştu, zile basmıştı ve kapı açılmıştı. Küf kokan koridordan ve benim teki kalmış topuklu ayakkabımın yanından geçip odaya girmiştik. Bu sefer Ted'i odada yalnız bulmuştuk. Aklıma, okuduğum o dosya tekrar tekrar gelirken içimdeki merak ve endişe de tekrar büyüyordu. Aykut'un dosyası da orada olur muydu? Gerçi onun böyle işler yapmayacağını biliyordum. Yani emin değildim. Cevat ses etmeden sol köşedeki yerini bulurken ben de tıkır tıkır çalışan Ted'in yanına oturdum. "Kolay gelsin." "Teşekkür ederim." Dedi kafasını monitörden ayırmadan. Sonra yukarıdaki monitörü takip ettikten sonra eliyle gözlüğünü düzelterek bana baktı. "Nasılsın?" "Gitmiş evde bayılmış!" Yan taraftan gelen sesten sonra kahkaha sesi duyuldu. Gözlerimi devirirken Ted şaşırmış gözüküyordu. Çok komik, bayıldık burada! "Cevat ortada komik bir durum yok." Dedi arkada gülen Cevat'a. Hâlâ gülüyordu uyuz herif. Kafana kaya otursun da öl! "Oğlum gitmiş yığılmış halıya. Keşke görseydim o halini." kahkahalarının arasında zorlukla konuştu. Keşke ben de onun gibi güleceklerimi sonraya biriktire bilseydim. "Sen onu takma. Şimdi iyi hissediyor musun?" "Az da olsa toparladım. Bu arada senden çok iyi oyuncu çıkar." Beni kandırmıştı, arkasında gülen adamla. Ne dediğimi anlamış olacak ki bakışlarını kaçırdı. Ego yığını Cevat zorlamıştı kesin onu, yoksa yapmazdı. Cevat'a baygın bakış attıktan sonra önüme döndüm ve monitöre odaklandım. Üzerine kaya otursun da öl! Az önce söylemiştim ama olsun. "Cevat, şuna baksana." Ayağa kalkarak yanımıza gelirken ben de baktıkları yere çevirdim gözlerimi. Ekranda yanıp sönen kırmızı ışık vardı fakat altından yazılan küçük yazıları okuyamamıştım. "Cinayet mi var?" "Sayılır ama olay biraz farklı. Şöyle ki tehlike hâlâ devam ediyor." "Bu alarm polisler katilin yerini bulduktan gelmiyor muydu?" "Öyle ama alarm bir saat on iki dakikadır yanıyor. Yani elleri kolları bağlı." "Birisini rehin mi almış?" "Büyük ihtimal." "Adresi bana mesaj at." Diyerek kapıya doğru gittiğinde ben de peşinden koşar adımlarla çıktım çok şey anlamasam da. "Cevat, ekip oradaymış. Göze görünme." Ted arkadan bağırmıştı fakat Cevat yanıt vermemişti. Kapıdan çıkarak arabaya geçtiğimizde telefonunu çıkararak oyalandı, ardından da arabayı çalıştırdı. Kalbimin atışı hızlanırken, vücuduma yayılan korku ve telaş yüzünden tedirgin olmaya başlamıştım. O da sakin görünmüyordu, yüz ifadesinden onun da telaşlı olduğunu fark etmiştim. Araba o kadar çok sokak dönmüştü ki en sonunda midem bulanmaya başladı. Neyse ki ben kusmadan arabayı kenara çekerek durdurdu ve hızla arabadan indi. Yine ben, göze görünmez olurken umursamayarak peşinden adımladım. Uzakta, ağaçların ardında ev göze çarpıyordu fakat on, on beş adım ötemiz sarı şeritle kaplanmıştı. Şeridin önünde dururken Cevat telefonunu çıkararak birilerini aradı. "Sevgi, arka taraftayız." Kısa cümlesini bitirir bitirmez telefonu kapatarak iç cebine koydu. Bir süre sonra Sevgi elinde tuttuğu dosyayla etrafına bakarak şeridin diğer tarafında durdu. "Yakalandı mı?" Kafasını olumsuz anlamda sallarken çok tedirgin görünüyordu o da. Biz yine yollara düşeceğiz anlaşılan. "Psikopatın biri. İçeri girerken çoktan kaçtığını fark ettik." "Kaç kişiyi rehin almış?" "Altı." "Ölü sayısı?" "Bir." "Kaç erkek, kaç kadın?" "Üçü erkek, üçü kadın." Bir adım geriye giderken ellerini saçlarına daldırdı. "Oyun manyağı bir psikopat." Sevgi'nin cümlesini düzeltirken tekrar eski yerine döndü. Cebinden çıkardığı eldivenleri eline giyinerek dosyayı aldı ve içindekileri çıkarmaya başladı. Anladığım kadarıyla katilin kimliğini bulunmuştu fakat ben göremiyordum. "Bu kağıt ne?" Diye sordu Sevgi'ye küçük kağıt parçasını gösterirken. Merak hissim artınca onun yanına geçerek ben de baktım kağıda . "Ölen rehinenin eline sıkıştırmış." Bakışlarım güzel hatla yazılmış cümlelere kaydı. Bana bir şeyler hatırlatmıştı öyle ki anlık göğsümün üzerinde ağırlık hissetmiştim. Boşluklar vardı kâğıtta tıpkı benim hayatımdaki gibi. "....., asla korkutmasın seni. Belki de bir şans yatıyordur, sana yeni bir hayat verecek, seni mutlu edecek. Peki şansın ne olduğunu biliyor musun dostum? ..." "Rehin aldığı kişiler yetimhanede mi büyümüşler?" Sevgi kafasını hızla olumlu anlamda salladı. Kağıdı dosyaya tekrar yerleştirerek ona uzattı. Nereden neyi nasıl anlıyorsun ki sen? "Gidelim!" Ben de koşarak arabaya ilerlerken sorduğu sorunun o yazıyla olan alakasını düşünüyordum. Yine nasıl çözmüştü olayı birkaç saniyede?! Arabaya bindiğinizde Sevgi'ye baktım, hâlâ orada durmuş bize bakıyordu. Sanki ağlayacak gibiydi, üzgündü. Eskiden olduğu gibi hâlâ arkadaşlıkları devam ediyordu. Neyle suçlandıklarını tam olarak ben de bilmiyordum fakat onunki asılsız kalmıştı. Eski işine dönerken şimdi onları da özlüyordu. "Yazıdan ne anladın?" Yine o berbat yolları geri dönerken bir soru yöneltmişti bana. Bakışlarımı ona çevirerek kafamı olumsuz anlamda salladım. Hiçbir şey anlamamıştım. Boşlukların yerine koyabileceğim sözcüğü bulamıyordum. "Ne yazıyordu kâğıtta?" "Asla korkutmasın seni yazıyordu-" "Korku! İnsanların genel olarak korkusu nedir?" Düşünmem için bana zaman tanırken aklımı kurcaladım. Çoğu insanın korkusundan bahsediliyordu. Ne zaman korkarız? Bir şeyden tam emin olmadığımızda, yani o şeyi görmediğimizde. "Karanlık!" Dedim kendimden emin bir şekilde. "Bazı insanlar karanlıktan korkmazlar." Hayal kırıklığıyla önüme dönerken tekrar düşündüm. "İnsanın kimsesi kalmadığında korkar.." Dedi cevabı söylerken. "Yalnızlık..." Sesim kısık çıkmıştı. Kafasını sallarken "Devam et" dedi. Boşluğun biri dolmuştu. "Yalnızlık asla seni korkutmasın..." Kağıdın gerisini net bir şekilde hatırlamıyordum. "Yalnızlık asla korkutmasın seni. Belki de bir şans yatıyordur, sana yeni bir hayat verecek, seni mutlu edecek." Diye okudu kağıdı zihninden benim yerime. "Yalnızlık insanı mutlu etmez ki." Dedim ona çevrilerek. "Yalnızlık en tehlikeli mutluluk sebebidir çünkü insan ona alıştığı zaman huzura alışır, ardından da mutluluğa. Peki ya şans nedir sence?" Genelde şans bana fazla uğramazdı. Hep şanssız olduğumu düşünürdüm hâlâ da öyle. Çünkü ablamın ve abimin böyle olmalarını istemiyordum. Beni istemeyen biriyle zorla çalışmak istemiyordum. "Bilmem, bana pek uğramıyor." "İşte, şansın iyi bir şey olduğunu düşünüyorsun. Ama öyle değil, şans oyundur bir nevi kumar gibi. Bir kez kazanırsın, seni kendine çeker daha sonra her şeyini kaybedersin." Sessizce onu dinlerken korku hissim azalmıştı. Kafamdaki boşlukları doldurdum sakince. Aslında katilin bize verdiği bir mesajdı. Haklıydı, bir işimiz şansla güzel giderken artık bütün işimizi şansa bırakırdık, bir nevi alışkanlık gibi. Ortaya koyduğumuz şeyler artıyordu böylelikle şans anlık bizi terkederken her şeyimizi alıp giderdi. İşte kumar gibiydi şans. Mesaj sesi gelirken telefonunu çıkardı. Arabanın hızının arttığını hissederken endişeyle ona baktım. Sürekli yanımızdan geçen arabaları takip ederken neler olduğunu bilmediğimden daha çok korku yaşıyordum. Mevsim kışın sonlarıydı, renksizdi her taraf. İnsanlardan çok uzakta kalan bu yer bakınca bile insanı korkutmayı başarıyordu. Uzakta dikkati çeken uçuk bir ev vardı. Sanki yaşanılan ağır anılardan sonra ruhu çökmüş gibiydi. Sessizdi, acılarını anlatamayacak kadar dilsizdi. Ona baktığımda düz bir şekilde evi izlediğini gördüm. "Araba kullanmayı biliyor musun?" Diye sordu bana bakarken. Ezgi'nin ısrarlarıyla onunla birlikte ehliyet almıştım. Kafamı olumlu anlamda sallarken yine habersizdim olacaklardan. Korkuyordum, onun adına bile. Olaylar o ev gibi dilsizleşmişti, bir kenara çekilerek bizi bekliyor gibiydi. Her an bizi katledecek gibiydi. Aniden arabadan çıkarken telaşla ben de çıktım. Hızla yanıma gelerek beni sürücü koltuğuna çekiştirmeye başladı. "Cevat bey." Dedim kendimi geri çekerken. Umursamadan zorla içeriye oturttu ve gözlerime baktı beni korkutan bakışlarıyla. Fırtınalı bir deniz gibiydi gözleri, gemileri yutmaya çalışan korkutucu dalgalar gibiydi. Sanki az sonra beni de yutacaktı o korkunç dalgalar. "Evine git.." "Ama.." dedim sesim titrerken. "Evine git dedim, ben polisi arayacağım." Kapıyı sertçe kapatırken anahtarı çevirdim. Ne yaptığımı hiçbir şekilde anlamıyordum. Bir kukla gibi dediklerini tekrar ediyordum fakat düşüncelerim ve duygularım donmuş gibiydiler. Araba yavaş yavaş geriye doğru giderken hızla eve doğru ilerlemeye başladı. Ne olmuştu? Niye böyle bir şey yapıyordu? Aniden parmaklarım felç olmuş gibi direksiyonda öylece kalırken vakit kaybetmeden arabayı durdurdum. Bakışlarım eve doğru kayarken git gide uzaklaşan Cevat'a baktım. "Yalnızlık, asla korkutmasın seni. Belki de bir şans yatıyordur onda, sana yeni bir hayat verecek, seni mutlu edecek. Peki şansın ne olduğunu biliyor musun dostum? Şans bir oyundur, kumar gibi. Kaybettirir her şeyini , bütün varlığını." Arabadan çıkarak kendimi dışarıya atarak koşmaya başladım. İşini şansa bırakmıştı, hata yapıyordu. Kaybedecekti, neler kaybettiğini bilmiyordum fakat yeni bir şeyler kaybedecek kadar güçlü değildi. Kimse de olmazdı zaten. Sadece üst üste yığılmış taşlardan ibaret, ruhu gibi bu çıplak evin arkasındaydım. Korkak adımlarla bakmaya devam ederken nasıl bir manzarayla karşılaşabilme ihtimalinden habersizdim. Kalbim göğüs kafesimi parçalayacak gibiydi, o mavi gözlerdeki gördüğüm son ifade oturmuştu kalbimin üzerine. Ayaklarım geriye gitmem için direniyordu ama ben o korkuyla ilerlemeyi başarmıştım. İçeriye doğru adımımı atarken çıplak ruhun rüzgarı insanı üşütüyordu, ürpertiyordu. Elimle duvardan hafif tutunarak ilerlerken ayağımın altında kalan parçalara dikkatle basarak yürüyordum. Kapısı olmayan bir yere yaklaştığımda duraksadım. Çünkü orada birilerinin olduğunu hissetmiştim. Yan taraftaki odaya girdiğimde duvarda küçük bir delik aradım. Yavaş hareketlerle bir tuğlanı yerinden sökerek kenara bıraktım ve o boşluktan içeri baktım. Kulaklarıma çıkan uğultuyla ses çıkarmamak için elimi ağzıma götürdüm. Kabus ya da gerçek olduğunu seçemeyecek kadar aciz bir durumdaydım. Duvar dibinde dizilen çaresiz insanlar, elinde tuttuğu silahı Cevat'a doğrultan katil vardı. Dizlerimin titrediğini hissederken düşecek gibi oldum. Duvardan tutunurken bu evin katil ruhunu hissetmiştim. Dönüyordu sanki her şey, herkes, ruhum, düşüncelerim. Gözlerimi kapattım, açtığımda başka bir manzarayla karşılaşmak adına. "Yalnız geldim." Onun sesiyle tekrar açtım gözlerimi. Değişmemişti ne yazık ki, hatta daha da çirkinleşiyordu manzara. Silahını çıkararak kenara attı. Bakışları bir yere kayarken ben de çevirdim gözlerimi oraya. Küçük bir ruh daha vardı duvarın dibine yığılıp kalan. Ölümün ne olduğundan habersiz, kimsesiz bir çocuk vardı. Onun canı daha çok acıyordu çünkü onu merak eden kimsesi yoktu. "Nasıl buldun burayı? Senin beceriksiz meslektaşların daha oyunun ritmini tutamadılar." "Oyununa katılmaya geldim." "Şartları biliyorsun.." "Evet, sadece kimsesizler." "Çok isterdim ama senin için yer yok-" "Çocuğun yerine al o zaman." Kahkaha koparken gözlerimi sımsıkı kapattım . Gözümden damlayan yaş sanki anında yutulmuştu acılı gözyaşına muhtaç kimsesiz evin çıplak ruhu tarafından. Oyunun en küçük üyesi ayrılırken daha yeni birisi gelmişti, kimsesiz bir deniz. "Oyunun ismi ne peki biliyor musun?" "Memnuniyetle öğrenmek isterim." Çöken sessizlikte, boşlukta dönen ruhumun çırpınışları yankılanıyordu. "Rus ruleti, altılık mermi, altı kişi. O altı kişi içinden bir tane şanslı kişi, altılı mermide bir tane şanslı mermi. Ruger blackhawk, güzel bir tabanca." Elimle ağzımı kapatırken duvarın dibine çöktüm. Boş silah sesi .. bir ses yayılırken korkuyla ayaklandım. Oyun çoktan başlamıştı bile. Sürüklediğim ruhumla odadan çıkarken diğer odanın kenarında durdum. Başka bir boşlukta yankılanan o boş ses. Zaman daralıyordu...  Açılmamış o şanslı kurşun, şanslı sahibini arıyordu. Kendisiyle götürecekti oyunun son kısmındaki kumar oyunu gibi. Her şeyi, çekip alacaktı bir daha asla geri dönmemek adına. Şeytan bile sessizdi çünkü o da karar vermekte acizdi o şanslı kişini seçmekte. Kapıdan girdiğimde işaret parmağımı dudağına götürdüm bu sessizliği sürdürmeleri adına. Ruhlarını çekip alsan bile sessiz kalacaklardı hepsi. Sırtını bana dönen oyunun sahibine baktım. Durmadan dönen ruhum düşüncelerimi bulandırmıştı. Titreyen dizlerimi hafif eğerek Cevat'ın silahını aldım. Hiç alışkın olmadığım ağırlık ellerimin arasında dururken işaret parmağımı tetiğe getirdim. Titriyordu, oyunun akışını bozacağı için korkuyordum. Şans oyunu sırası ondaydı. Daha ben olacakları anlayamadan kendimi bu ıssız evin ortasında elimde silahla bulmuştum. Dudaklarımı bir birine bastırarak odağı düzeltmeye çalıştım. "Üçten geriye saymamı ister misin Cevat Ufuk? Daha eğlenceli olur." Bir adım daha yaklaştım. Kimsesiz küçük ruhtan gelen ağlama sesiyle bir an düşecek gibi oldum. Bir adım daha... Göremiyordum Cevat'ı, peki beni görüyor muydu? "Üç.." Elim sıkılırken düşüncelerimi kapattım. Düşünme, düşünme... düşünme. Lütfen düşünme. "İki.." Dönen ruhumu durdurmak adına ona sıkıca sarıldım. Ne olduğunu anlamadığım, yabancı olduğum o ses yankılandı. Boşlukta dönen her şey bir bir yere çakılırken ruhum da çakıldı. Cevat adamın bileğinden tutarak havaya kaldırdı. Bir ses daha... Ağlamam şiddetlenirken gülmem gerekiyormuş hissettim. Dışarıya koşan insanların arasında kendisiyle sonsuzluğa götürmesi gereken çıplak ruh öfkeliydi. Kolumdan tutulan el beni yukarı çekiştirdi. Neden ağlıyordum? Galiba Cevat'ın iyi olması üzerimdeki o ağırlığı çekip almıştı. Anlam veremediğim çoğu şey gibi o da sebepsiz kalmıştı. Sürüklendim bir yerlere, dengesini kaybetmiş ruhum takılırken dizlerimin üzerine düştüm. "Kendine gel! - " Son anda şans masasından kurtulan, onun sesiydi. Kaybetmiş miydi, kazanmış mıydı? Ölmediği için üzgün müydü? Kimsesiz olduğu ortadaydı. "Alisia!" Bakışlarım ona çevrilirken ilk kez ismimle seslenmişti. Koşmamız, uzaklaşmanız gereken öfkeli bir ruh vardı. Kendimi zorlayarak ayağa kalktım. Gözlerimin önüne ateş ettiğim o silah geldi. Birini kurtarırken bir diğerini öldürmek... Ne kadar adildi? Ölmekle yaşam eşit miydi? Bir ölünün gerisinde dökülen hüzün, yeni bir insanın doğmasında yeşeren mutlulukla aynı mıydı? Ya basmasaydım o tetiğe? Şu anda büyük ihtimal oturur olurdum evimde. Ölü bir deniz.... canlanamamıştı gözümde. "Alisia! Kendine gel, o ölmedi!-" "Ölüyordun, az kalsın ölüyordun Allah'ın cezası!" Diye bağırdım üzerimdeki yükü ona atmak adına. Fakat hafiflememişti, hâlâ ağırdı. "Az kalsın ölüyordun!" Dedim iç çekişlerim arasında. "Umursama, umursama beni!" Kızgındı, kimsesizliğine sızdığım için öfkeliydi. Yalnızlığındaki huzuru bozulacak diye korkuyordu. "Ölmedim işte duruyorum karşında."
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE