Pencereye doğru eğrilen ahşap rengi tavandan sarkan çıplak ampul, dışarıdan yansıyan gün ışığını kapatan açık mavi çizgili tül, onun hemen yanında duran bir bilgisayar masası...
Gözlerimle odayı tararken derin bir nefes aldım. Aldığım nefesle beraber burnuma dolan hoş kokuyla bir anda yerimde sıçradım. Bu koku...
Tıpkı bir uyur gezer gibi yatağımdan yavaşça kalkarken gözlerim kapıdaydı. Kapının arkasında duran aynada gözlerimin nasıl iştahla parladığını fark edebiliyordum.
Bir ayağıma dolanan eşofmanımın paçasını umursamadan ayaklarımı sürüye sürüye odamdan çıktım. Çatı katındaki oda benim odamdı ve bu katta kilerden hariç bir de tuvalet, banyo bulunuyordu bu yüzden çatı katının sahibi gibi davranıyordum evde.
Merdivenlerden inip kokunun kaynağını bulmak için mutfağa girdim. Açık kahverengi tıpkı sütlü bir kahveyi andıran mutfak dolapları ve granit siyah tezgahla sade ama güzel bir mutfağımız vardı.
Küçük tahta masada duran iki kase gözüme çarptığında kalbim de heyecanla yerinden oynamıştı. Bu çikolatalı pudingleri buraya kim koymuştu hem de burnumun dibine!
Çekmeceden aldığım tatlı kaşığını kaptığım gibi kaseleri elime aldım ve ses çıkarmamaya özen göstererek merdivenlere çıktım. Ayağıma dolanan paçam işte şimdi bana sorun olmaya başlamıştı.
Merdivenlerin yukarısına çıkana kadar paçam yüzünden eşofman iyice aşağı kaymıştı. Sonunda odama girdiğimde pudingleri, üzerinde birçok test kitabı bulunan bilgisayar masasının üzerine bıraktım ve eşofmanı sinirle üzerimden çıkarıp bir köşeye attım.
Dün bizim mahallede yaptığım kısa zamanlı bir maçtan kalma kırmızı şortum vardı üzerimde. Çok fazla üşendiğim için eşofmanı onun üzerine geçirivermiştim.
Sandalyeyi çekip oturduktan sonra test kitaplarını elimin tersiyle bir köşeye attım. Kimi yere ters bir şekilde düşmüş, sayfaları buruşmuştu kimi ise masadan intihar etmek üzere kıyıda pusuda bekliyordu.
Bütün sınavlara girmiş ve sonunda test çözme işini bırakmıştım. Kendime yetecek kadar puan alacağımı biliyordum en azından öyle umut ediyordum.
Üzerinde kaymak birikmiş olan çikolatalı pudinge tatlı kaşığını batırıp buharın yüzüme ulaşmasını sağladım. Derin bir nefesle kaç aydır özlemini çektiğim tatlının keyfine varırken babam gözümde bir kez daha acımasız görünmüştü. Bu hazzı bana yasaklamak da neyin nesiydi!
Bu onun deyimiyle hafif kalan cezalardan biriydi ve tatlı yememe izin vermemişti. Hatta gözümün önünde tüm ailenin ıslak kek yediği o akşam gelmişti birden. Vicdansız başaran ailesi beni tatlı krizine sokmayı başarmıştı.
Gözlerimi kapatıp ağzımdaki çikolatanın ihtişamına kapılırken geriye yaslanıp zihnimin akışına bıraktım kendimi.
Kahverengi gözlerin gözlerime ulaşan sıcak bakışlarıyla kirpiklerim titrerken nefesim hızlanmıştı. Neredeydi? Ne zaman onu görecektim? En önemlisi de sesimi duymadan durmayı nasıl başarıyordu? Çünkü ben her gece yatağıma yattığımda onun hayalleriyle süslediğim düşüncelerimin acısını çekiyordum.
Yaz tatilinin ilk günlerini yaşıyorduk ve ben onu 5 aydır görememiş olmanın ceremesini çekiyordum. Geri zekalı gibi telefonu kırmış ve onunla aramızda geçen anlık fotoğrafları yok etmiştim, ondan gelen mesajları hiç etmiştim. Babam onunla konuşmamı da engellemişti ve tabi ki bana yeni bir telefon almamıştı. Arada Nilay ile konuşan Mine beni soruyordu, telefonu ısrarla bana vermesini istiyordu ama Nilay da babamdan aldığı talimatlar yüzünden bunu engelliyordu. Çıldıracak gibiydim!
"Nerede o pudingler!"
Aşağı kattan duyduğum seslerle panikle kapıya doğru baktım.
"Anne! Deniz gelecek şimdi! Nerede pudingler!"
"Ne bileyim Nilay?"
"Bir anda ortadan kaybolmadı ya!"
Gözümün önünde duran pudinglere baktım. Kaybolan pudingler!
İki kase de şimdi bomboştu. Uzun zamandır tatlı yemediğim için hepsini bir hışımla yemiştim. Panikle sandalyeden kalkıp cam kaseleri saklayacak bir yer aradım.
Yatağımın altına tıkıştırmakta karar kıldıktan sonra eğilip kaseleri ittim. Yatağın altında duran ıvır zıvır yüzünden zorla sığdırmıştım. Evet pasaklıydım çünkü Mine'yi göremiyordum çünkü yapmaktan keyif aldığım hiçbir şeyi yapamıyordum. Kendime de dikkat edecek halim yoktu. Aylardır kafam test kitaplarından kalkmayınca uyuşmuş gibiydim. Hepsini Mine ile tekrar olabilmek için yapıyordum kuşkusuz.
Odanın kapısı birden açılınca hızla ayağa kalktım. Gördüğüm şeyle öylece kalakalırken nefesimi tutmuştum.
Bu... Bu nasıl olurdu?
Şaşkınca onunla bakışırken ne yapacağımı kestirememiştim. Fark ettiğim diğer şey ise artık onu canlı canlı karşımda görüyor olmama rağmen kalbimi hızlandıramıyor olmasıydı.
"Deniz?" dedim bilinçsiz bir hareketle. Mavi gözleri sıcak bir ifadeyle bana bakarken ince dudakları tebessüm ediyordu. Sarı bukleli saçlarını dağınık bir şekilde örmüş ve yana atmıştı. Siyah mini bir elbise giymişti. Çıtı pıtı ama etkileyici bir güzelliği vardı. Üstelik ciddi manada Hayal'e çok benziyordu.
"Özgün." dedi gülümsemesi genişlerken. İlk aşık olduğum kızla aynı ortamda bulunmayı kesinlikle hiç düşünmemiştim. Ne yapmam gerektiğini nasıl davranmam gerektiğini bilmiyordum. Aynı zamanda o benim lise arkadaşımdı.
"Sanırım puding canavarını bulduk." dedi dudağımı işaret ederek. Kaşlarımı çatarken dudağımı yaladım ve çikolata tadı anında ağzımda dağıldı. Allah kahretmesin kendimi ancak bu kadar kolay ifşa edebilirdim!
Nilay sinirle üzerime yürürken geriye gittim. Dizlerim yatağa değdiğinde kaçacak yerim kalmamış gibiydi. "Nasıl yersin ya! Hem de ikisini birden!"
Dudaklarımı birbirine bastırırken tekrar Deniz'e baktım. Onun yanında bana nasıl bağırırdı!
"Ben..."
Gerim gerim gerilirken sinirle saçlarını karıştırıp odadan hışımla çıktı gitti. Arkasından öylece bakarken Deniz kollarını göğsünde kavuşturup bana bakmaya devam ediyordu.
Bir anda odanın dağınık oluşu aklıma geldiğinde hızla hareket ederek yerdeki eşofmanı aldım ve açık kalan dolaba fırlattım. Yatağımın yastıklarından biri kapının hemen yanında duruyordu. Onu alacakken bileğimden tutup beni durdurmuştu.
Aramızda az bir mesafe vardı ve boyu benden oldukça kısa olduğu için ona yukardan bakmak zorunda kalıyordum.
"Bir şey söylemem gerek." dedi gözlerime bakarken. Bileğimi elinden nazik bir hareketle kurtardıktan sonra kafamı salladım. Mine onunla benim aynı odada bu yakınlıkta duruyor olduğumu öğrenirse kıyameti koparırdı. Damla bir hediye verdi diye ortalığı birbirine katmıştı, üstelik Damla beni seviyordu ama karşımda duran kız beni sevmiyordu ama ben onu sevmiştim. Bu daha beter bir şeydi!
"Oturmaz mısın?" dedim stresle ensemdeki saçları kaşırken. Kendine oturacak bir yer ararken sandalyeyi çektim tebessüm ederek. Gülümsedi ve sandalyeye oturdu. Onun için hissettiğim şeyleri hiçbir zaman bilmemişti belki de hissetmişti ama umursamamıştı. Kim o kadar çekingen birinin duygularını önemserdi ki?
"Hafta sonu bütün lise arkadaşları buluşuyoruz. Sahildeki küçük şirin kafede oturup eğleneceğiz."
Bir dakika? Lise arkadaşları? Sahilde oturmak eğlenmek? Ve ben? Hayatta olmazdı! Hepsinin benimle dalga geçeceğini hissediyordum ve bunu hissediyor olmak hiç hayra alamet değildi.
"Seni davet etmeyi unutmuşuz. Geçen gün Nilay'ı gördüğümde aklıma geldi."
Harika, bir de unutuluyordum. Bunu yadırgamamam gerekirdi ne de olsa lisede sıramdan kalkmayan o çocuk bendim.
"Telefon numaran da kimse de yok." dedi sitem edercesine. Mimiklerini çok fazla kullanan bir kızdı ve ses tonu küçük çocuklara masal anlatan sevimli bir kızı anımsatıyordu. Onun için kullanabileceğim kelime buydu belki de; Sevimli. Peki ya Mine... Kesinlikte ultra çekici... Hissettiğim özlemle bir kez daha iç çekerken cevap verdim umarsızca.
"Telefonum yok yani vardı da kırıldı."
Gereksiz bir açıklama yapmama gerek yoktu. Sadece telefonum yok demek daha yeterli olabilirdi.
"Ah... O zaman cumartesi giderken seni de alırım. Beraber gideriz."
Yutkundum ve yatağa oturup itiraz etmek için ağzımı açtım. Oraya gitmeyecektim.
"Ben gelmiyorum."
Gözlerinden bariz bir şaşkınlık gelip geçmişti. Tek kaşı yukarı kalkarken tebessümü düştü.
"Olmaz ama... Herkes orada olacak yani burada kalanlar..."
Neden ısrar ediyordu ki? Beni önemsiyor muydu ya da bensiz oranın tadı olmayacağını mı düşünüyordu? Tabi ki de hayır, sadece nezaketen bunları söylüyordu.
"Yani... Uzun zaman oldu..."
Neden gitmek istemediğimi açıklamak hiç kolay değildi. Geçerli bir bahanem olmadığı gibi bir anda gitmek istemek gibi bir düşünce belirmişti kafamda.
"Evet uzun zaman oldu. Hazır fırsatını bulmuşken de buluşmak istiyoruz." dedi gözlerimin içine bakarak. Sanki içimden geçen kelimeleri duyuyor gibiydi. Bu ürkütücü bir histi...
"Tamam. Peki beni alırsın o zaman." dedim sıkıntıyla. Dişlerini göstererek gülümsedi ve etrafı taradı.
"Peki neler yaptın bu kadar zamanda? Ne okudun?"
Derin bir nefesle öylece durdum. Masada duran test kitaplarını fark ettiğinde kaşları çatılmıştı.
"Ya da okuyacaksın mı demeliydim?"
Haklıydı, şu anda mezun olmuş olmam gerekiyordu ama ben saçma sapan bir şirkete girmiş ve hayatımda kalıcı izler bırakmasına müsaade etmiştim.
"İstanbul'daydım, çalıştım falan işte şimdi de üniversite okumaya karar verdim. Öyle..."
Umarım bana ne iş yapmış olduğumu sormazdı da daha da yerin dibine girmezdim.
"Anladım... Ben de anaokulu öğretmenliği okudum."
Merak eden var mıydı demek geliyordu içimden ama tabi ki de böyle bir şey söylemeyecektim.
"Ne güzel." dedim sahte bir tebessümle. Konuşma stresle yürümüyordu kesinlikle. Onunla benim ne gibi bir konu hakkında konuşmamız gerekiyordu bilmiyordum. Fikrim de yoktu.
"Öyleyse bir Nilay'a bakayım ben." dedi ve sandalyeden kalktı. Onu odamdan uğurlamak için ayağa kalktım. Yavaş adımlarla odadan çıktığında görüşürüz demiş ve aşağı inmişti. Gider gitmez derin bir nefes aldım ve alnımdaki teri sildim.
Hiç yoktan başıma iş almıştım. Ne güzel sabah uyanıyor ve yemek yiyor sonra odama çekiliyordum çünkü babam laf sokma çabası içerisindeydi. Arada sırada da küçük kardeşim Ömer ile vakit geçiriyordum. Henüz kendisi doğalı bir ay olmuştu. Herkes onu, kendisine benzetirken ben kendime benzetmiyordum.
Aklıma Mine geldiğinde Nilay'a uğramam gerektiğini hissederek odamdan çıktım. Umuyordum ki Deniz gitmişti.
Mutfağa girip bahçeye açılan cam kapıdan çıktım ve Nilay'ın saçlarını görür görmez sorumu bodoslama sordum.
"Mine aradı mı?"
Deniz de hala buradaydı! Mine dememle dikkatle bana bakmaya başlamıştı. Nilay öfkeli bir şekilde bana baktı ardından telefonunu kontrol etti.
"Aramış duymamışım." dedi beni gıcık etmek istercesine. Sinirle dişlerimi sıkarken masanın üzerinde duran telefonu almak için can atıyordum ama alamayacaktım bundan yüz de yüz emindim. Daha önce birçok kez denemiştim fakat her seferinde önüme bir engel çıkmıştı.
"Mesaj atmış mı?" dedim direterek. Aheste aheste telefona baktı ve gıcık bir ifadeyle kafasını salladı.
"Ne yazmış?" dedim derin bir nefesle.
Mesajı okudu ve tekrar bana döndü.
"Kusura bakma pudingleri yemeden önce düşünecektin bunları abicim. Maalesef mesaj içeriği hakkında hiçbir bilgi vermeyeceğim. Bu da sana ders olsun."
Kabullenemez bir ifadeyle ona bakarken Deniz bir anda ortaya bir soru atmıştı.
"O kim?"
Nilay benden önce davranarak cevap vermişti.
"Özgün için yasaklı bir insan."
Hayretle bahçeyi terk ederken salona geçtim. Gelen mesajı nasıl olurda bana anlatmazdı! Dişlerimi birbirine sıkarken geniş ekranlı televizyona baktım. Televizyon da seyredemiyordum. Cezalarım ne zaman kalkacaktı bilmiyordum ama artık sıkıntıdan patlamam an meselesiydi.
Lavanta rengi duvarlar ve beyaz mobilyalar en azından içimi açıyordu. Her zaman ev temizdi ve burnuma hep güzel kokular gelirdi. Annem biz yokken bahçeye çeşit çeşit çiçekler dikmişti. Arada kafa dinlemek için o üstü sarmaşıklarla çevrelenmiş küçük bahçede oturuyordum.
Duvara dayalı beşikten ağlama sesi geldiğinde ayağa kalkıp Ömer'e baktım. Uyanmıştı. Suratı beyazdan kırmızıya doğru dönecekken eğilip onu kucağıma aldım. Benim kucağımda daima susuyordu mucizevi bir şekilde. Küçük homurtular çıkarırken kafasını boynuma gömmüştü. Her daim ıslak olan ağzından boğazımın ıslandığını hissedebiliyordum.
Çok küçüktü, kollarım arasında resmen kayboluyordu. Salona Deniz ve Nilay girdiğinde Deniz büyük bir gülümseme ile kucağımdaki bebeğe bakıyordu.
"Ah çok tatlı." dedi bana doğru gelirken. "Bu kim?" dedi kollarını uzatarak. Bebeği ona vereceğimi mi düşünüyordu?
Hiç istemiyor olsam da bebeği ona vermiştim. "Kardeşim Ömer." dedim gergince.
O bebekle ilgilenirken yarın lise arkadaşları ile buluşacak olmamdan dolayı büyük bir stres içerisindeydim ve içimdeki tuhaf bir his sürekli kafamı karıştırıp beni Mine'yi düşünmeye itiyordu. Düşüncelerimin sürekli ona kayıyor olmasını gönderdiği mesajı okumamış olmama bağlıyorken merak içimi kemire kemire beni tüketecekti.
Yine de artık hayatımda endişelenmem gereken şeylerin küçük sebepler olması beni huzurlu kılıyordu. Geçmişteki gibi ölmekten korkmak yerine lise arkadaşlarımın dalga malzemesi olmaktan korkmayı tercih ediyordum. Dudaklarım memnuniyetsiz bir gülümseme takınsa da hayata kaldığım yerden daha dik bir şekilde devam ediyordum...