Deniz durgun bir şekilde dalgalanıyor güneş tam tepemde alnımdan terler akmasına neden oluyor, kumların arasına uzattığım ayaklarım yanıyordu.
Mavi denize baktığımda aklıma dün gece Mine'nin balkonda bana söylediği sözler gelmişti.
"Denize girmeyi denedin mi tekrar?"
"Hayır tabi ki!"
"Fakat Hayal korkularını yenmen gerektiğini söylemişti."
"Hayal yüzünden az kalsın ölüyordum."
"Ben çok iyi yüzme biliyorum sana öğretirim..."
Bana gerçekten öğretebileceğinden emin değildim. Şurada bu mesafede denize bakıyor olmak bile tüylerimi diken diken ederken içinde dalgaların beni sürüklediği düşüncesi betimin benzimin atmasına neden oluyordu. Bunu yapabilecek cesareti kendimde göremiyordum.
Üstelik burada, küçükken beni arının soktuğu denizde bunu yapamazdım. Etrafta hala bir sürü arı dolanıyor olabilirdi ve ben denize girdiğim anda ortaya çıkabilir beni tekrar gözümden sokabilirlerdi. Yutkundum ve derin bir iç çektim. Çocukken başıma gelen hiçbir şeyi tam anlamıyla yenememiştim...
Güneş gözlüğümün önünde beliren karartıyla kafamı kaldırdım. Nisan'dı bu. Gelip yanıma oturdu ve ayaklarındaki yırtık konversleri çıkarıp bir kenara attı. Gerçekten gelmişti.
"Bir derdin var gibi..." dedi karşıya bakarken. Onunla oturup denizden korktuğumu konuşacak değildim. "Fakat derdini dinlemeyeceğim." diye eklediğinde şaşkınca ona döndüm. Saçları dünkü gibi kirli değildi yine de cansız görünüyorlardı.
Gözlerinin altındaki torbalar dün gece pek de iyi uyuyamadığını gösteriyordu. "Çünkü zaten senin yeterince derdin var değil mi?" dedim. Bunu beklemiyordu. Önemli noktaya parmak bastığımı biliyordum. Birkaç saniye gözlerime dertlice baktıktan sonra tekrar kalkanını indirip önüne döndü. Bileğindeki iple oynarken düşünceli görünüyordu.
"Bana önereceğin iş nedir?"
"Adın nedir?" dedim bilmiyormuşçasına. "Önce ben sordum." dedi direterek. Kafamı hayır anlamında sallayıp gözlüğümü yakama astım.
"İşi söylemeden önce sana güvenmem gerek sonuçta adama rezil olamam."
"Adım Nisan."
"Eminim annen ve baban sen nisanda doğduğun için adını Nisan koymuşlardır."
Kendi kendime güldüğümde bunun komik olmadığını gösterir gibi aval aval suratıma baktı. "İyi ki ekimde doğmamışsın. Düşünsene Ekim... Ni..." Bana öyle bir bakışı vardı ki devam etmemi engellemişti.
"Bundan sonra insanları dış görünüşlerine göre yargılamayacağım. Eli yüzü düzgün erkeklerinde aptal olabileceğinin canlı kanıtı olduğun için sana minnettarım. Teşekkürler."
Az önce bana iltifat mı etmişti yoksa hakaret mi yoksa her ikisini aynı anda mı yapmıştı? Bana aptal demiş olmasını umursamayarak devam ettim. Hayal bana bir görev vermişti bende bunu yerine getirecektim.
"Çok kolay değil mi böyle davranmak..."
"Nasıl?" dedi kaşlarını çatarak.
"Böyle herkese laf atmak, onları yermek, onlardan nefret etmek, hiç kimse umurunda değilmiş gibi rol yapmak..."
"Ben gidiyorum." diyerek ayağa kalktı hızla. Üzerine yapışan kumları silkelemeye başladı.
"Kaçarsın tabi. Ne de olsa senin dile getiremediğin şeyleri ben söyledim değil mi? Kaçmak kolaydır sen de kolay birisin zaten. Hadi git..."
Ben de onun gibi sorunlarımdan kaçıyordum birkaç ay önce. Dün gece her şeyle aynı anda savaşmaya karar verdiğimde kendimi daha güçlü hissettiğimi fark etmiş ve geleceğimi planlarken umutsuzluklarımı bir kenara atmıştım.
"Ben kolay biri değilim!" dedi sinirle üzerime eğilerek. "Tabi tabi..." dedim ve geriye doğru uzandım.
"Kimsin sen! Sana ne bunlardan?"
Gözlüğümü gözüme takıp gökyüzünü seyrettim. Bulutlar çok güzel görünüyorlardı.
"Sana bir soru sordum bay çokbilmiş!"
"Umut elçisiyim."
Vay be... Bunu bu kadar havalı bir şekilde söyleyebileceğimi hiç düşünmemiştim. Çarpık bir şekilde gülümserken suratıma gelen kum taneleriyle neye uğradığımı şaşırdım. Ağzıma burnuma giren kumları silkelerken bana sinirle bakan kıza ağzıma gelen her şeyi saydırmamak için zor duruyordum.
Bütün havamın içine etmişti!
Ayakkabılarını giyip kumda tepine tepine giderken ayağa kalkıp peşinden koştum. Caddeye girdiğinde karşıdan gelen arabayı umursamadan yola atlamıştı. Peşinden koştum. Beni fark ettiğinde karşıdan karşıya daha hızlı geçti ve az önce gelen arabanın önünde kalan ben oldum.
Araba ani bir frenle dursa da hafifçe vurmuş ve yere düşmüştüm. Dizlerim taş zemine sert bir şekilde çarptığında ağzımdan bir inilti döküldü.
Arabadan inen adam önce beni ayağa kaldırdı ardından iyi olduğumu fark ederek öfkelenmeye başladı. Nisan endişeyle yanımıza geldiğinde bana saydıran adamla laf yarışına tutuşmuştu. Soyulan avuç içlerime bakıp iç geçirirken derin bir nefes alıp ucuz kurtulduğumu fark ettim. Dün gece babamın söylediği sözleri canlı canlı yaşamıştım. Gerçekten bir dakika sonra yaşacağımın garantisi yoktu.
Nisan beni hastaneye götürmeye zorlamasa her şey daha güzel olacaktı aslında. Şimdi muayene odasında tanıdık doktor Yusuf abi ile baş başaydım.
"Bir sorun gözükmüyor yalnız o vücudundaki yara izleri gözümden kaçmadı Özgün. Çocuk değilsin ama hala yaramazlık mı yapıyorsun? O yaralar güzel yaramazlıklara benzemiyordu doğrusu..."
Ağzımdan laf almaya çalışırcasına gözlerimin içine bakıyor elinde tuttuğu test sonuçlarını burnuma burnuma sokuyordu.
"Böyle burnunun dikine giden birinden de bu beklenirdi zaten doktor bey. Resmen arabanın önüne atladı."
"Suçlusun bir de hala konuşuyor musun Nisan?"
Dedim sinirle. Dizlerim ve avuçlarım sızlıyordu üstelik hiç tanımadığım bir kız yüzünden.
"Ooo çocuklar didişmeyin. Ehem ehem en büyük aşklar nefretle başlar."
"Yok artık! Allah korusun! Benim Minem var bir kere!"
"Asıl beni Allah korusun! Zaten benim de sevdiğim biri-"
Durdu ve devamını getiremedi. Daha sonra kollarını göğsünde birleştirip dudaklarını hiç açmayacakmışçasına birbirine bastırdı.
"Ne bileyim ben! Alnında Benim Minem var yazmıyor ya!"
"O zaman böyle olmayacak tahminler yapmayalım Yusuf abi, ne olur?"
"Aman tamam hadi meşgul etmeyin beni... Ne haliniz varsa görün."
Yusuf abinin kendi hastalarına tanıdığı sabır bir tek bana karşı kullanılmıyordu. Acaba adamın damarına falan mı basıyordum ki bana hep aynı şeyi yapıyordu.
Sedyeden zıpladım ve muayene odasından çıktım. Arkamdan gelen Nisan hala söylenmeye devam ediyordu.
"Bana vereceğin işi hala söylemedin?"
"Hak etmiyorsun." deyip kestirip attığımda peşimden gelmemişti. Arkama baktığımda benimle ters istikamette gittiğini görüp durakladım. Takip etmeli ve evini öğrenmeliydim. Acaba hak etmiyorsun demek fazla mı ağır olmuştu?
Her neyse diyerek onu takip ettiğimde bir sürü ara sokağa girmişti. En sonunda küçük bir bahçesi olan evin önünde durdu ve demir parmaklıkları açıp içeri geçti. Tek katlı evin badanası dökülmüştü ve pencereler eski tahtalardan yapılmaydı. Mavi boyalı kapının önünde durup cebinden anahtarı çıkardı ve kapıyı açtı. İçeri girdikten sonra arkamı döndüm. Artık nerede yaşadığını biliyordum ona ulaşmak daha kolay olacaktı.
Tekrar eve döndüğümde pencereden beni izlediğini fark etmiştim. Anlam vermek istercesine beni izlerken yutkundum. Hadi gel de açıkla şimdi yediğin naneyi.
Hışımla evden çıkıp yanıma geldiğinde ne açıklama yapmam gerektiğini düşünüyordum.
"Hayır anlamıyorum yakışıklı çocuksun çok güzel bir sevgilin de var ama neden peşimdesin? Neden?"
"Dedim ya umut elçisiyim diye..."
"Sana inanmıyorum! Bir katil olmadığını nereden bileceğim?"
Derin bir nefes aldım. Doğru söylüyordu katil de olabilirdim.
"Vücudunda bir sürü yara izi varmış! Kim bilir ne suçlara karıştın da o yara izlerini aldın! Benden uzak dur!"
Cümlenin bittiği kısma gelmiştim sanki. O kadar da güvenilir biri olmadığımı fark etmek çok ağır gelmişti. Evet ben neredeyse katil oluyordum, hırsız olmuştum, insanları incitmiştim, arkalarından iş çevirmiştim, yalanlar söylemiştim... Bana güvenmemekte haklıydı.
Tekrar benden uzak dur dedikten sonra içeri girmişti. Yavaşça arkama dönüp geldiğim yolu geri dönerken kötü düşünceleri zihnimden atmaya çalışıp Mine'yi düşündüm. Küçük Ömer'in beni izlerken kahkaha atışını, Nilay'ın beni gıcık etse de arkamda oluşunu, anne ve babamın tüm yaptıklarıma rağmen beni affetmesini...
***
Kapıyı anahtarla açıp içeri geçtiğimde elimi yüzümü yıkamak için lavaboya yönelmiştim ki karşıdan koşarcasına gelen Nilay beni tuvalete ittirmişti. Neler olduğunu anlayamadan kapıyı arkamızdan kilitledi. Ne yaptığını anlamak istercesine ona bakmaya devam ettim.
Beni kapağı kapalı klozetin üzerine hızla oturttuğunda su yeşili gözlerini büyütmüş birazdan anlatacağı destan için kollarını göğsünde kavuşturmuştu. Hayır anlamıyorum neden evde onca oda varken tuvalette konuşma gereği duyuyordu?
"Bugün günlerden ne?" dedi tek gözünü kısıp. Bugün günlerden neydi emin değildim.
"Cumartesi mi?"
"Hayır bugün haziranın kaçı?"
"Bilmem..." dedim saçlarımı karıştırırken. Önemli bir günü unutmuşum hissi her tarafımı ele geçirmişti.
"5 Haziran!"
Beş haziran zihnimde hiçbir şeyi çağrıştırmıyordu. Bir an önce açıklasaydı da şuradan çıkabilseydik.
"Yarın 6 haziran. Bunun anlamını biliyor musun?"
Hayır bilmiyordum ama Nilay bana öldürecek gibi baktığı için bilmem gerektiğini düşünüyordum. Yutkundum ve düşünüyor gibi yaptım ama sonucunda maalesef kafamı hayır anlamında sallamıştım. O sırada kapı tıklatıldığında Nilay bıkkınlıkla nefesini verdi.
"Yarım saat daha çıkmayacağım!" diye bağırıp tekrar bana dönmüştü ki kapının arkasından gelen sesle durakladı.
"Yarım saat mi oha!"
Eray'ın sesini duyduğumda gülmemek için dudağımı ısırıyordum. Nilay rezil oluşuyla kırmızı renge dönerken söylenmeyi ihmal etmemişti.
"Neden üst kata çıkıp Özgün'ün harika tuvaletini mahvetmiyorsun ERAY!"
Eray daha fazla konuşmadan kapının önünden ayrıldığında ellerini omuzlarıma koydu ve gözlerimin içine bakarak tane tane konuştu. Hayır yani sanki karşısında anlama özürlüsü duruyordu?
"Yarın Mine'nin doğum günü!"
Ağzım şaşkınlıkla açıldığında gözlerimi kaçırdım. Bunu unutmamam gerekiyordu!
"Planın ne?" demişti arkasından da. Planım mı vardı sanki benim...
"Ne olur bana yardım et..." dedim ellerimi birleştirip. Düşünüyor gibi yaptıktan sonra kafasını salladı. "Neyse ki böyle şeyler yapmaktan hoşlanıyorum yoksa sana hayatta yardım etmezdim."
Bir kaç dakika kafa kafaya verip tuvaletin harika atmosferinde düşünmeye başladık.
"Baş başa olmalı, Mine'nin doğum gününde bizi etrafında isteyeceğini zannetmiyorum. Muhtemelen seninle olmak isteyecektir."
"Sanki benimle olsa beni öp-"
"Ne dedin sen?"
"Boş ver." diyerek elimi savuşturdum.
"Buldum! Sahil! Sahilde bir şeyler hazırlayalım."
***
Oturma odasına geçtiğimde Mine Ömer'i kucağına almış seviyordu. Fırsattan istifade onu baştan aşağı süzerken vücudum karıncalanıyordu. Kısa gri bir şortun üzerine belden aşağısı transparan bir askılı giyinmişti. Dağınık saçları sırtında dalgalanırken küçük burnunu Ömer'in burnuna sürtüyor ve gülümsüyordu. Neden bu kadar çekici bir sevgilim vardı...
Aldığım derin nefes öyle kuvvetli çıkmıştı ki kafasını bana çevirmiş ve beni fark etmişti. Kaşları çatılırken Ömer'i beşiğine yatırdı ve ayağa kalktı. Alt dudağımı ısırırken ona çapkın bir gülümseme yolladım.
"Nereye bakıyorsun sen öyle?" dedi tek kaşı havada. Cevap vermek yerine sırıttığımda kollarını göğsünde kavuşturmuştu. "Kendimi tutmayı engelleyen bir şahesere bakıyordum."
Nefesi hızlandığında belli etmemeye çalışsa da etkilenmişti. "Beni yalnız bırakıp nereye gittiğini sanıyorsun sen ayrıca?"
Ah o mevzu... Suçlu hissederek koltuğa çöktüğümde karşımda tüm çekiciliği ile bana kızgınca bakıyor olması yalan uydurmam konusunda beni zorluyordu. Beynim güzelliği sayesinde düşüncelerimi farklı yönlere çekerken neden yalana başvurduğumu anlayamadım ve bir anda doğru sözler dudaklarımdan uçtu gitti.
"Kafeye gidip garson kızla konuştum o da beni itince yere düştüm bayıldım hastaneye götürüldüm ve kandırıldım."
Hemen yanıma gelip gözleriyle hasar var mı diye kontrol ettiğinde huzursuz olduğu belli oluyordu.
"Bir yerine bir şey oldu mu?"
"Sadece bir kaç sıyrık..." dediğimde bana doğru yaklaşıp yüzümü elleri arasına almıştı. Kafama bakarken gözlerimin benden izinsiz bakmak istediği yerlere tokat patlatıp onları kapadım. Kendimi zor tutuyor olsam da bu yaptığım yanlıştı. Bir dakika o bana dokunuyordu üstelik!
Yüzümün yandığını hissettiğimde ellerini bir anda yüzümden çekmişti.
"Gözlerin neden kapalı?"
Yutkundum ve gülümseyerek gözlerimi açtım. Yere çömelmiş bana bakıyordu. "Güzelliğinle başım dönmesin diye..."
"İnatla yapıyorsun değil mi? Eskiden hiç bu kadar iltifat etmezdin!"
Eskiden aşırı derecede özgüven eksikliği yüzünden kelimeleri bir araya getirmeye dahi cesaret edemiyordum elbette iltifat edemezdim. Fakat benim bir an önce doğum günü için hazırlık yapmam gerekiyordu. Nilay'ın dediği gibi sahil üzerinden bir konsept düşünecektim. Kumlar, mumlar, o ve ben...
"Sanırım tekrar dışarı çıkmam gerek ve sende benimle geliyorsun." dedim gözlerinin içine bakarak. Ne olduğunu anlamamıştı ama sorgulamak yerine kafa sallamakla yetinmişti.
Beraber dışarı çıktığımızda onun bu şortla ve bluzla dışarı çıkmış olması beni geriyordu. Tamam yaz ayındaydık ama böyle gezmesine müsaade etmeyeceğimi bilmesi gerekiyordu. Ben kendimden bile onu sakınırken bu kadar rahat olamazdı. İtiraz edeceğini bildiğim için üzerimdeki gömleği çıkarıp omuzlarına bıraktığımda anlamsızca bana baktı.
"Ne yapıyorsun?"
"Madem bana dokunamıyorsun en azından benim kokumla dolanabilirsin." dedim inandırıcı olmaya çalışırken. Bulduğum bahaneyle ikna olmuş gibi gülümsemişti. Ah sanırım gerçekten kandırmayı başarmıştım.
"Haklısın." diyerek gömleğin kollarına kollarını geçirdi ve önünü bağladı. Bana da bol gelen gömlek şortun biraz daha altında bitiyordu ve bu benim daha rahat nefes almamı sağlamıştı.
"Peki beni nereye götürüyorsun sevgilim?"
Uğradığım şokla ona hızlı bir dönüş yaptığımda en tatlı tebessümünü yüzüne yerleştirmişti. Kalbimi nasıl hızlandırdığını, nefesimi nasıl kestiğini biliyor muydu? Yutkundum ve derin bir iç çektim.
"Sadece gezmek istedim. Öğlen seni yalnız bıraktığım için... Biraz mağazaları dolaşırız bir şeyler içeriz falan diye."
Gerçek amacım ona ne hediye alacağımı bilemediğimden kaynaklanıyordu. Mağazalara girip beğendiği bir kıyafeti gözüme kestirebilirdim ya da topuklu bir ayakkabıya bayılırdı değil mi? Makyaj malzemesi nasıl olurdu? Kafam karışmıştı. Bir kıza ne alırsam çok sevinirdi özellikle Mine...
"Vay canına senden beklenmeyen performans doğrusu... Demek ki aramıza bu kadar mesafenin girmesi gerekiyormuş kafana dank etmesi için."
Durdum ve yan gözle ona baktım. Sanki uğraştığım mafya işlerinden onu dışarı çıkaracak zamanım vardı da bana söyleniyordu ayrıca herkesten gizlenme korkumuzda vardı. Yoksa bunlar onu dışarı çıkarmadığım için kendi beynimin mantıklı bulmaya çalıştığı bahaneler topluluğu muydu? Pekala onunla dışarıda bir şeyler yapabilmek için fırsatım olmuştu...
"Aramızdaki mesafeler bitmiş gibi konuşuyorsun." dedim sitem ederken. Ne zaman konusu açılsa laf sokmam gerekiyordu ne de olsa onu bundan bıktırmalıydım.
Cevap vermek yerine önden hızla yürümeyi tercih etmişti tabii ki. Kaçak sevgili!
Mağazaların olduğu kısma geçtiğimizde Mine'nin dalgınca vitrinlere baktığını fark etmiştim. "Çok sıcak değil mi hava sence de... Şuraya girsek ya biraz..." dedim vitrinine baktığı mağazaya girerek. Bulduğum bahaneler takdire şayandı doğrusu.
Beraber mağazaya girdiğimizde elbiselere hızla bir göz gezdirdim ve Mine'nin tepkisini ölçtüm. Kesinlikle ona bir şeyler alacak olduğumu çaktırmamalıydım.
"Of ben biraz şuraya oturacağım..." diyerek koltuğa çöktüğümde umutsuz bir ifadeyle bana baktı. Onunla gezmekten sıkılmış gibi bir izlenim vermiş olsam da yarın yapacağım sürprizin buna değeceğini hissediyordum fakat suratındaki o üzgün ifade kalbimi sıkıştırıyordu.
"Peki..." diyerek ellerini elbiseler üzerinde gezdirmeye başladığında her an kararımdan vazgeçip pot kırabilirdim. O böyle üzgünken yerimde rahat oturamıyordum.
"Acaba şu beyaz elbise Nilay'a nasıl olurdu?" diyerek yerimden kalktığımda bana hepten bozulmuştu. Asık suratını bana belli etmemeye çalışsa da başarılı olamıyordu. Alt dudağımı mahcup bir ifadeyle ısırırken onu askılıktan indirip Mine'nin üzerine hızla tuttum.
"Bunu denesene Nilay ile senin bedenleriniz birbirine tutuyor nasılsa..."
"Nilay'a hediye almak da nereden çıktı?"
"Hediye değil aslında kendisi istedi bir şeyler almamı. Geçen gün misafire hazırladığı pudingleri yediğim için bana ceza vermişti."
Pudingleri ben yemiştim ama bana böyle bir ceza asla veremezdi üstelik ona elbise alsam beğenmeyeceğinden adım kadar emindim.
"Anladım." diyerek elbiseyi elimden aldı ve kabine gitti. Stres içerisinde onu beklerken askılıktaki diğer elbiselere göz gezdiriyordum.
"Özgün..." dedi kabin perdesinin arkasından. Ne olduğunu anlamak için kabinin yanına gittiğimde perdeden kafasını uzatıp "Bir beden büyüğünü verir misin? Bunun fermuarı kapanmıyor." dedi mahcup bir ifadeyle.
Aklıma gelen hınzır şeyle hala ona bakarken cevap bekliyordu.
"Fermuarı ben kapatırım." deyiverdim. Şaşkınca bana bakmaya devam ederken gözlerini devirdi ve kaşlarını kaldırdı. "Fermuarı kapatacak olursan nefessiz kalabilirim. Bir beden büyüğünü versen yeterli."
"Genelde böyle durumlarda erkek fermuarı çeker ve olay oracıkta bitiverir Mine." dedim ikna olması için. Kafasını hayır anlamında sallarken eliyle git işareti yapıyordu. "Ama onlarda yasaklar yoktu sevgilim."
Pes ederek bir beden büyüdüğünü uzattığımda hızla çekerek almıştı. Kısa süre sonrada beyaz elbiseyi giymiş bir halde kabinden çıktığında beyaz bir kuğu gibi süzülüyordu.
Elbisenin uçuşan kat kat tül etekleri her adımında bir ahenk oluştururken üst kısmının dantel kaplaması oldukça hoş görünüyordu. Ayak bileklerine kadar uzanan güzel bir elbiseydi. Saçlarını sol omzuna yatırmıştı. Bronz teninde o kadar harika duruyordu ki nefes almayı unuttuğumu o an fark etmiştim.
"Büyüleyici..." dediğimde elimi hemen ağzıma kapamıştım. Gözlerinin içine varana kadar gülümsediğinde etrafında bir tur dönmüştü. Elbisenin sırt dekoltesi bel gamzelerine doğru uzanıyordu... Pekala sahile giderken üzerine şal giymesi gerekecekti orası kesindi.
"Nilay bunu gördüğünde çok sevinecek." dediğimde suratındaki tüm ifade yerini hayal kırıklığına bırakmıştı. Asık bir suratla hızla kabine girdiğinde arkasından gülümsemiştim.
Elbiseyi satın alıp mağazadan ayrıldığımızda elinden tutup ilerde gördüğümüz ayakkabı mağazasına soktum hemen onu. Mağazadan içeri girdiğimizde elini tuttuğum gerçeği dank edince ne yapacağımı şaşırmıştım. Yutkunurken onunda henüz bunu fark etmediğini düşünerek rahat bir nefes alsam da bir anda verdiği tepkiyle elimi bırakıp bir ayakkabıya doğru gitmişti.
Onun yanına gittiğimde baktığı sandaletleri elime aldım ve incelemeye başladım. "Sence de beyaz elbisenin altına bu ayakkabı güzel gitmez mi?"
Ağzı açık kalmış bir ifadeyle bana bakakaldığında numarasını kontrol edip Mine'ye cevap hakkı tanımadan kasaya gittim. Arkamdan aval aval baktığını tahmin etmek zor değildi. Eminim kendisini bu konu hakkında zor tutuyordu ama sürpriz böyle olurdu.
Ayakkabıları aldığımda kollarını göğsünde kavuşturmuş asık bir suratla beni takip ediyordu.
"Seni bunun için getirdim aslında buraya. Nilay'ın neyi sevip sevemeyeceğini bilemezdim ama sen ayakkabıyı ilk gördüğün andan itibaren ona uygun olduğunu anladın. İşte bir kadın gözü diye buna derim ben. Kesinlikle bayılacak."
Mutlu olmuş gibi rol yaparken sessiz bir mırıltıyla bir şeyler söylemişti. "Ya ne demezsin!"
"Aa dur sen bir şey almak ister miydin? Ne kadar aptalım akıl edemedim!"
Hırsla dudaklarını birbirine bastırdığında benimle göz temasından kaçıyordu sürekli. "Gerek yok ihtiyacım da yok... Eve gitmek istiyorum." deyip arkasını döndüğünde gülmemek için dudağımın iç tarafını ısırıyordum. Ne kadar sinir bozucu hareket ettiğimi biliyordum.
Eve gittiğimizde Mine'nin gözleri Nilay'a haset dolu bakışlar atmakla meşguldü. Nilay ne olduğunu anlamıştı ve o da tıpkı benim gibi gülmemek için kendini zor tutuyordu.
Yarın harika olacaktı!