3.

3033 Kelimeler
Beş haftadan beri bu düşünceyle baş başayım, onunla yaşıyorum; ürkütüyor varlığı beni, ağırlığı altında eziliyorum! Bir zamanlar, böyle diyorum, çünkü bana öyle geliyor ki sanki haftalar değil de yıllar önce, ben de herkes gibi bir insandım. Her günün, her saatin, her dakikanın kendine özgü bir anlamı vardı. Genç ve zengindi ruhum, düşlemlerle doluydu. Yaşamın sert ve ince kumaşını bitmek bilmeyen karmaşık motiýerle işleyen ruhum bu düşlemleri, düzensizce ve ara vermeden gözümün önüne sıra sıra sermekten zevk alırdı. Genç kızlar, muhteşem papaz cüppeleri, kazanılmış savaşlar, gürültü ve ışık dolu tiyatrolar ve yine genç kızlar, geceleyin kestane ağaçlarının geniş dallarının altındaki hüzün dolu gezintilerdi bunlar. Her zaman mutluydum hayal dünyamda. İstediğimi düşünebiliyordum, özgürdüm. Şimdi ise tutsağım. Bir hücrede prangaya vurulmuş bedenim; ruhum bir tek düşünceye hapsedilmiş. Korkunç, acımasız, yürek yakan bir düşünce! Artık önümde tek bir düşünce, tek bir yargı, tek bir gerçek var: idama mahkûm olmak! Ne yaparsam yapayım, bu iğrenç düşünce hep burada yanımdan uzaklaşmayan, kurşundan bir hayalet gibi; yapayalnız ve kıskanç; benim gibi seål bir insanın bütün hayallerini, mutluluklarını altüst ediyor, gözlerimi kapamak ya da başımı çevirmek istediğimde, buz gibi elleriyle beni sarsıyor. Ruhumun ondan kurtulmak için Güzel bir ağustos sabahıydı. Üç gün önce başlanmıştı davama; bu üç günden beri, her sabah, benim adım ve işlediğim suç, bir leşin çevresine toplanmış kargalar gibi, oturum salonunun sandalyelerinde sıralanmış dinleyici yığınını çekiyordu; bu üç günden beri, yargıçlar, tanıklar, avukatlar, savcılar, bir oyun oynar gibi, bazen gülünç ve acayip bazen de içler acısı bir biçimde, ama her zaman için insanı ürküten görünüşleriyle önümden geçip gidiyorlardı. İlk iki gece, kaygı ve korkudan uyuyamamıştım, ama sonunda üçüncü gece, sıkıntı ve yorgunluk uyumamı sağlamıştı. Gece yarısı, jüri üyelerini tartışırlarken bırakmıştım. Beni hücremdeki samanların üstüne yatırmışlardı ve orada, hemencecik derin bir uykuya, bir unutuş uykusuna dalmıştım. Nice günlerden sonra dinlenebildiğim ilk saatlerdi bunlar. Beni uyandırmaya geldiklerinde, bu derin uykunun en derin noktasındaydım hâlâ. Bu sefer gardiyanın demir nalçalı ayakkabılarının gürültüsü, anahtarlarının tıkırtısı ve sürgülerinin boğuk gıcırtısı beni uyandırmaya yetmemişti; sert sesiyle kulağıma eğilip de sert eliyle koluma vurduğunda, ancak uykumun uyuşukluğundan ayılabilmiştim. Haydi kalkın! Gözlerimi açtım ve yattığım yekarmaşık bir kilidi vardı ki büyük bir dikkatle kapattılar onu. Her şeyi oluruna bırakıyordum; önlem üstüne önlem... Bir avludan geçtik. Sabahın taze havası beni canlandırmıştı. Başımı kaldırdım. Gökyüzü masmaviydi ve uzun bacaların engellediği sıcak gün ışınları, hapishanenin yüksek ve karanlık duvarlarının tepesine ışıktan büyük açılar çiziyordu. Hava gerçekten güzeldi. Burma biçiminde döne döne yükselen bir merdiveni tırmandık; önce bir koridordan geçtik, sonra bir ötekisine girdik, ardından bir üçüncüsüne; en sonunda da dar bir kapı açıldı. Gürültüyle karışık sıcak bir hava çarptı yüzüme; bu, mahkeme salonundaki kalabalığın soluğuydu. İçeri girdim. Benim içeri girmemle birlikte, silahlar ve seslerle karışık bir uğultu kapladı salonu. Sıralar gürültüyle yerinden oynadı. Bölmeler çatırdadı ve ben, askerlerin önlerinde durdukları iki ayrı kalabalığın arasından geçtim; bütün bu meraklı ve asık yüzleri hareket ettiren iplerin birbirine bağlandığı bir merkez gibi hissettim kendimi. İşte o anda, kelepçelerimin olmadığını fark ettim; ama yine de onların nerede ve ne zaman çıkarıldıklarını anımsayamıyordum. Salonda büyük bir sessizlik oldu. Yerime oturdum. Kalabalığın gürültüsü kesilince, aklımdaki düşüncelerin uğultusu da dindi. O âna kadar gördüklerimin bir hayal olduğunu, asıl önemli ânın geldiğini ve kararı duymak amacıyla orada bulunduğumu anladım birden. Bu düşüncenin aklıma nasıl geldiğini kim anlamışsa, bunu bana anlatsa iyi olur, çünkü artık içimde korku denen bir şey kalmamıştı. Pencereler açıktı; kentin havası sığınabileceği bütün biçimlere giriyor, bana söylenen her söze korkunç bir nakarat gibi karışıyor, hücremin iğrenç demir parmaklıklarına benimle birlikte yapışıyor, uyanık olduğum zaman gözümün önünden gitmiyor, çırpınmalarla dolu uykumu kolluyor ve düşlerimde bir bıçak biçiminde bana görünüyor. Kendini gösteren bu korkunç yargıyı görebilmek için ağırlaşHareketsizce durdum; aklım yarı uykuda, Bir zamanlar, böyle diyorum, çünkü bana öyle geliyor ki sanki haftalar değil de yıllar önce, ben de herkes gibi bir insandım. Her günün, her saatin, her dakikanın kendine özgü bir anlamı vardı. Genç ve zengindi ruhum, düşlemlerle doluydu. Yaşamın sert ve ince kumaşını bitmek bilmeyen karmaşık motiýerle işleyen ruhum bu düşlemleri, düzensizce ve ara vermeden gözümün önüne sıra sıra sermekten zevk alırdı. Genç kızlar, muhteşem papaz cüppeleri, kazanılmış savaşlar, gürültü ve ışık dolu tiyatrolar ve yine genç kızlar, geceleyin kestane ağaçlarının geniş dallarının altındaki hüzün dolu gezintilerdi bunlar. Her zaman mutluydum hayal dünyamda. İstediğimi düşünebiliyordum, özgürdüm. Şimdi ise tutsağım. Bir hücrede prangaya vurulmuş bedenim; ruhum bir tek düşünceye hapsedilmiş. Korkunç, acımasız, yürek yakan bir düşünce! Artık önümde tek bir düşünce, tek bir yargı, tek bir gerçek var: idama mahkûm olmak! Ne yaparsam yapayım, bu iğrenç düşünce hep burada yanımdan uzaklaşmayan, kurşundan bir hayalet gibi; yapayalnız ve kıskanç; benim gibi seål bir insanın bütün hayallerini, mutluluklarını altüst ediyor, gözlerimi kapamak ya da başımı çevirmek istediğimde, buz gibi elleriyle beni sarsıyor. Ruhumun ondan kurtulmak için Güzel bir ağustos sabahıydı. Üç gün önce başlanmıştı davama; bu üç günden beri, her sabah, benim adım ve işlediğim suç, bir leşin çevresine toplanmış kargalar gibi, oturum salonunun sandalyelerinde sıralanmış dinleyici yığınını çekiyordu; bu üç günden beri, yargıçlar, tanıklar, avukatlar, savcılar, bir oyun oynar gibi, bazen gülünç ve acayip bazen de içler acısı bir biçimde, ama her zaman için insanı ürküten görünüşleriyle önümden geçip gidiyorlardı. İlk iki gece, kaygı ve korkudan uyuyamamıştım, ama sonunda üçüncü gece, sıkıntı ve yorgunluk uyumamı sağlamıştı. Gece yarısı, jüri üyelerini tartışırlarken bırakmıştım. Beni hücremdeki samanların üstüne yatırmışlardı ve orada, hemencecik derin bir uykuya, bir unutuş uykusuna dalmıştım. Nice günlerden sonra dinlenebildiğim ilk saatlerdi bunlar. Beni uyandırmaya geldiklerinde, bu derin uykunun en derin noktasındaydım hâlâ. Bu sefer gardiyanın demir nalçalı ayakkabılarının gürültüsü, anahtarlarının tıkırtısı ve sürgülerinin boğuk gıcırtısı beni uyandırmaya yetmemişti; sert sesiyle kulağıma eğilip de sert eliyle koluma vurduğunda, ancak uykumun uyuşukluğundan ayılabilmiştim. Haydi kalkın! Gözlerimi açtım ve yattığım yekarmaşık bir kilidi vardı ki büyük bir dikkatle kapattılar onu. Her şeyi oluruna bırakıyordum; önlem üstüne önlem... Bir avludan geçtik. Sabahın taze havası beni canlandırmıştı. Başımı kaldırdım. Gökyüzü masmaviydi ve uzun bacaların engellediği sıcak gün ışınları, hapishanenin yüksek ve karanlık duvarlarının tepesine ışıktan büyük açılar çiziyordu. Hava gerçekten güzeldi. Burma biçiminde döne döne yükselen bir merdiveni tırmandık; önce bir koridordan geçtik, sonra bir ötekisine girdik, ardından bir üçüncüsüne; en sonunda da dar bir kapı açıldı. Gürültüyle karışık sıcak bir hava çarptı yüzüme; bu, mahkeme salonundaki kalabalığın soluğuydu. İçeri girdim. Benim içeri girmemle birlikte, silahlar ve seslerle karışık bir uğultu kapladı salonu. Sıralar gürültüyle yerinden oynadı. Bölmeler çatırdadı ve ben, askerlerin önlerinde durdukları iki ayrı kalabalığın arasından geçtim; bütün bu meraklı ve asık yüzleri hareket ettiren iplerin birbirine bağlandığı bir merkez gibi hissettim kendimi. İşte o anda, kelepçelerimin olmadığını fark ettim; ama yine de onların nerede ve ne zaman çıkarıldıklarını anımsayamıyordum. Salonda büyük bir sessizlik oldu. Yerime oturdum. Kalabalığın gürültüsü kesilince, aklımdaki düşüncelerin uğultusu da dindi. O âna kadar gördüklerimin bir hayal olduğunu, asıl önemli ânın geldiğini ve kararı duymak amacıyla orada bulunduğumu anladım birden. Bu düşüncenin aklıma nasıl geldiğini kim anlamışsa, bunu bana anlatsa iyi olur, çünkü artık içimde korku denen bir şey kalmamıştı. Pencereler açıktı; kentin havası sığınabileceği bütün biçimlere giriyor, bana söylenen her söze korkunç bir nakarat gibi karışıyor, hücremin iğrenç demir parmaklıklarına benimle birlikte yapışıyor, uyanık olduğum zaman gözümün önünden gitmiyor, çırpınmalarla dolu uykumu kolluyor ve düşlerimde bir bıçak biçiminde bana görünüyor. O hâlâ ardımda koşarken sıçrayarak uyanıyor ve şöyle diyorum kendi kendime: “Ah! Bir düşmüş bu yalnızca! Hele şükür!” Beni çevreleyen iğrenç gerçeğin içinde, hücremin nemli ve ıslak zemininde, gece lambamın ölgün ışığında, giysilerimin kaba kumaşında, zindanın demir parmaklıklarının ardından åşekliği parıldayan nöbetçi askerin yüz ifadesinde kendini gösteren bu korkunç yargıyı görebilmek için ağırlaşHareketsizce durdum; aklım yarı uykuda, dudaklarım gülümser gibi, gözlerim de tavana yansıyan altın renkli parıltıya dikilmiş. “İşte güzel bir gün,” diye yineledim. “Evet,” diye yanıt verdi adam, “sizi bekliyorlar.” İşte bu birkaç sözcük, bir böceğin uçuşunu engelleyen bir ağ gibi, birdenbire gerçeğin içine girmemi sağladı. Bir yıldırım gibi yine gözümün önünde canlandı karanlık mahkeme salonu: kan rengi paçavralara bürünmüş yargıçların nal biçimli kürsüleri, üç sıra halinde oturmuş aptal yüzlü tanıklar, sandalyemin her iki ucunda duran jandarmalar ve hareket eden kara giysiler ve gölgenin içinde kalabalığın sallanan başları ve ben uyurken beklemiş olan bu on iki jüri üyesinin üzerimde dikilmiş sabit bakışları! Ayağa kalktım; dişlerim takırdıyordu. Ellerim titriyor ve giysilerimi nerede bulacağını bilemiyordu; bacaklarım güçsüz düşmüştü. İlk attığım adımda, sırtında ağır bir yük taşıyan bir hamal gibi sendeledim. O anda gardiyanı izliyordum. Hücrenin eşiğinde iki jandarma beni bekliyordu. Kelepçeleri yeniden taktıkarmaşık bir kilidi vardı ki büyük bir dikkatle kapattılar onu. Her şeyi oluruna bırakıyordum; önlem üstüne önlem... Bir avludan geçtik. Sabahın taze havası beni canlandırmıştı. Başımı kaldırdım. Gökyüzü masmaviydi ve uzun bacaların engellediği sıcak gün ışınları, hapishanenin yüksek ve karanlık duvarlarının tepesine ışıktan büyük açılar çiziyordu. Hava gerçekten güzeldi. Burma biçiminde döne döne yükselen bir merdiveni tırmandık; önce bir koridordan geçtik, sonra bir ötekisine girdik, ardından bir üçüncüsüne; en sonunda da dar bir kapı açıldı. Gürültüyle karışık sıcak bir hava çarptı yüzüme; bu, mahkeme salonundaki kalabalığın soluğuydu. İçeri girdim. Benim içeri girmemle birlikte, silahlar ve seslerle karışık bir uğultu kapladı salonu. Sıralar gürültüyle yerinden oynadı. Bölmeler çatırdadı ve ben, askerlerin önlerinde durdukları iki ayrı kalabalığın arasından geçtim; bütün bu meraklı ve asık yüzleri hareket ettiren iplerin birbirine bağlandığı bir merkez gibi hissettim kendimi. İşte o anda, kelepçelerimin olmadığını fark ettim; ama yine de onların nerede ve ne zaman çıkarıldıklarını anımsayamıyordum. Salonda büyük bir sessizlik oldu. Yerime oturdum. Kalabalığın gürültüsü kesilince, aklımdaki düşüncelerin uğultusu da dindi. O âna kadar gördüklerimin bir hayal olduğunu, asıl önemli ânın geldiğini ve kararı duymak amacıyla orada bulunduğumu anladım birden. Bu düşüncenin aklıma nasıl geldiğini kim anlamışsa, bunu bana anlatsa iyi olur, çünkü artık içimde korku denen bir şeyBeş haftadan beri bu düşünceyle baş başayım, onunla yaşıyorum; ürkütüyor varlığı beni, ağırlığı altında eziliyorum! Bir zamanlar, böyle diyorum, çünkü bana öyle geliyor ki sanki haftalar değil de yıllar önce, ben de herkes gibi bir insandım. Her günün, her saatin, her dakikanın kendine özgü bir anlamı vardı. Genç ve zengindi ruhum, düşlemlerle doluydu. Yaşamın sert ve ince kumaşını bitmek bilmeyen karmaşık motiýerle işleyen ruhum bu düşlemleri, düzensizce ve ara vermeden gözümün önüne sıra sıra sermekten zevk alırdı. Genç kızlar, muhteşem papaz cüppeleri, kazanılmış savaşlar, gürültü ve ışık dolu tiyatrolar ve yine genç kızlar, geceleyin kestane ağaçlarının geniş dallarının altındaki hüzün dolu gezintilerdi bunlar. Her zaman mutluydum hayal dünyamda. İstediğimi düşünebiliyordum, özgürdüm. Şimdi ise tutsağım. Bir hücrede prangaya vurulmuş bedenim; ruhum bir tek düşünceye hapsedilmiş. Korkunç, acımasız, yürek yakan bir düşünce! Artık önümde tek bir düşünce, tek bir yargı, tek bir gerçek var: idama mahkûm olmak! Ne yaparsam yapayım, bu iğrenç düşünce hep burada yanımdan uzaklaşmayan, kurşundan bir hayalet gibi; yapayalnız ve kıskanç; benim gibi seål bir insanın bütün hayallerini, mutluluklarını altüst ediyor, gözlerimi kapamak ya da başımı çevirmek istediğimde, buz gibi elleriyle beni sarsıyor. Ruhumun ondan kurtulmak için Güzel bir ağustos sabahıydı. Üç gün önce başlanmıştı davama; bu üç günden beri, her sabah, benim adım ve işlediğim suç, bir leşin çevresine toplanmış kargalar gibi, oturum salonunun sandalyelerinde sıralanmış dinleyici yığınını çekiyordu; bu üç günden beri, yargıçlar, tanıklar, avukatlar, savcılar, bir oyun oynar gibi, bazen gülünç ve acayip bazen de içler acısı bir biçimde, ama her zaman için insanı ürküten görünüşleriyle önümden geçip gidiyorlardı. İlk iki gece, kaygı ve korkudan uyuyamamıştım, ama sonunda üçüncü gece, sıkıntı ve yorgunluk uyumamı sağlamıştı. Gece yarısı, jüri üyelerini tartışırlarken bırakmıştım. Beni hücremdeki samanların üstüne yatırmışlardı ve orada, hemencecik derin bir uykuya, bir unutuş uykusuna dalmıştım. Nice günlerden sonra dinlenebildiğim ilk saatlerdi bunlar. Beni uyandırmaya geldiklerinde, bu derin uykunun en derin noktasındaydım hâlâ. Bu sefer gardiyanın demir nalçalı ayakkabılarının gürültüsü, anahtarlarının tıkırtısı ve sürgülerinin boğuk gıcırtısı beni uyandırmaya yetmemişti; sert sesiyle kulağıma eğilip de sert eliyle koluma vurduğunda, ancak uykumun uyuşukluğundan ayılabilmiştim. Haydi kalkın! Gözlerimi açtım ve yattığım yekarmaşık bir kilidi vardı ki büyük bir dikkatle kapattılar onu. Her şeyi oluruna bırakıyordum; önlem üstüne önlem... Bir avludan geçtik. Sabahın taze havası beni canlandırmıştı. Başımı kaldırdım. Gökyüzü masmaviydi ve uzun bacaların engellediği sıcak gün ışınları, hapishanenin yüksek ve karanlık duvarlarının tepesine ışıktan büyük açılar çiziyordu. Hava gerçekten güzeldi. Burma biçiminde döne döne yükselen bir merdiveni tırmandık; önce bir koridordan geçtik, sonra bir ötekisine girdik, ardından bir üçüncüsüne; en sonunda da dar bir kapı açıldı. Gürültüyle karışık sıcak bir hava çarptı yüzüme; bu, mahkeme salonundaki kalabalığın soluğuydu. İçeri girdim. Benim içeri girmemle birlikte, silahlar ve seslerle karışık bir uğultu kapladı salonu. Sıralar gürültüyle yerinden oynadı. Bölmeler çatırdadı ve ben, askerlerin önlerinde durdukları iki ayrı kalabalığın arasından geçtim; bütün bu meraklı ve asık yüzleri hareket ettiren iplerin birbirine bağlandığı bir merkez gibi hissettim kendimi. İşte o anda, kelepçelerimin olmadığını fark ettim; ama yine de onların nerede ve ne zaman çıkarıldıklarını anımsayamıyordum. Salonda büyük bir sessizlik oldu. Yerime oturdum. Kalabalığın gürültüsü kesilince, aklımdaki düşüncelerin uğultusu da dindi. O âna kadar gördüklerimin bir hayal olduğunu, asıl önemli ânın geldiğini ve kararı duymak amacıyla orada bulunduğumu anladım birden. Bu düşüncenin aklıma nasıl geldiğini kim anlamışsa, bunu bana anlatsa iyi olur, çünkü artık içimde korku denen bir şey kalmamıştı. Pencereler açıktı; kentin havası sığınabileceği bütün biçimlere giriyor, bana söylenen her söze korkunç bir nakarat gibi karışıyor, hücremin iğrenç demir parmaklıklarına benimle birlikte yapışıyor, uyanık olduğum zaman gözümün önünden gitmiyor, çırpınmalarla dolu uykumu kolluyor ve düşlerimde bir bıçak biçiminde bana görünüyor. O hâlâ ardımda koşarken sıçrayarak uyanıyor ve şöyle diyorum kendi kendime: “Ah! Bir düşmüş bu yalnızca! Hele şükür!” Beni çevreleyen iğrenç gerçeğin içinde, hücremin nemli ve ıslak zemininde, gece lambamın ölgün ışığında, giysilerimin kaba kumaşında, zindanın demir parmaklıklarının ardından åşekliği parıldayan nöbetçi askerin yüz ifadesinde kendin gösteren bu korkunç yargıyı görebilmek için ağırlaşmış göz kapaklarım daha açılmadan önce, sanki bir ses mırıldanıyor kulağıma: İdam mahkûmu! kalmamıştı. Pencereler açıktı; kentin havasılar ellerime. O kadar küçük veoridorun tavanına doğru,mışmış . Göz kapaklarım daha açılmadan önce, sanki bir ses mırıldanıyor kulağıma : idam mahkûmu ! kalmamıştı. Pencereler açıktı; kentin havasılar ellerime. O kadar küçük veoridorun tavanına doğru,mışmış göz kapaklarım daha açılmadan önce, sanki bir ses mırıldanıyor kulağıma: duyuyor musun beni ? Hele şükür!” Beni çevreleyen iğrenç gerçeğin içinde, hücremin nemli ve ıslak zemininde, gece Lambamın ölgün ışığında, giysilerimin kaba kumaşında, zindanın demir parmaklıklarının ardından ışıl ışıl parıldayan nöbetçi askerin yüz ifadesinde kendini gösteren bu korkunç yargıyı görebilmek için ağırlaşmış göz kapaklarım daha açılmadan önce, sanki bir ses mırıldanıyor kulağıma: İdam mahkûmu ! Ğlayasım falan kalmamıştı. Pencereler açıktı; kentin havasılar ellerime. O kadar küçük veoridorun tavanına doğru,mışmış . göz kapaklarım daha açılmadan önce, sanki bir ses mırıldanıyor kulağıma: İdam mahkûmu ! kalmamıştı. Pencereler açıktı; kentin havasılar ellerime. O kadar küçük veoridorun tavanına doğru,mışmış göz kapaklarım daha açılmadan önce, sanki bir ses mırıldanıyor kulağıma: duyuyor musun beni ?Bir avludan geçtik. Sabahın taze havası beni canlandırmıştı. Başımı kaldırdım. Gökyüzü masmaviydi ve uzun bacaların engellediği sıcak gün ışınları, hapishanenin yüksek ve karanlık duvarlarının tepesine ışıktan büyük açılar çiziyordu. Hava gerçekten güzeldi. Burma biçiminde döne döne yükselen bir merdiveni tırmandık; önce bir koridordan geçtik, sonra bir ötekisine girdik, ardından bir üçüncüsüne; en sonunda da dar bir kapı açıldı. Gürültüyle karışık sıcak bir hava çarptı yüzüme; bu, mahkeme salonundaki kalabalığın soluğuydu. İçeri girdim. parmaklıklarının ardından åşekliği parıldayan nöbetçi askerin yüz ifadesinde kendin gösteren bu korkunç yargıyı görebilmek için ağırlaşmış göz kapaklarım daha açılmadan önce, sanki bir ses mırıldanıyor kulağıma: İdam mahkûmu! kalmamıştı. Pencereler açıktı; kentin havasılar ellerime. O kadar küçük veoridorun tavanına doğru,mışmış . Göz kapaklarım daha açılmadan önce, sanki bir ses mırıldanıyor kulağıma : idam mahkûmu ! kalmamıştı. Pencereler açıktı; kentin havasılar ellerime. O kadar küçük veoridorun tavanına doğru,mışmış göz kapaklarım daha açılmadan önce, sanki bir ses mırıldanıyor kulağıma: duyuyor musun beni ? Hele şükür!” Beni çevreleyen iğrenç gerçeğin içinde, hücremin nemli ve ıslak zemininde, gece Lambamın ölgün ışığında, giysilerimin kaba kumaşında, zindanın demir parmaklıklarının ardından ışıl ışıl parıldayan nöbetçi askerin yüz ifadesinde kendini gösteren buydu işte. Bu his , tanımlayabileceğim bir şey değildi . O hâlâ ardımda koşarken sıçrayarak uyanıyor ve şöyle diyorum kendi kendime: “Ah! Bir düşmüş bu yalnızca! Hele şükür!” Beni çevreleyen iğrenç gerçeğin içinde, hücremin nemli ve ıslak zemininde, gece lambamın ölgün ışığında, giysilerimin kaba kumaşında, zindanın demir parmaklıklarının ardından åşekliği parıldayan nöbetçi askerin yüz ifadesinde kendin gösteren bu korkunç yargıyı görebilmek için ağırlaşmış göz kapaklarım daha açılmadan önce, sanki bir ses mırıldanıyor kulağıma: İdam mahkûmu! kalmamıştı. Pencereler açıktı; kentin havasılar ellerime. O kadar küçük veoridorun tavanına doğru,mışmış . Göz kapaklarım daha açılmadan önce, sanki bir ses mırıldanıyor kulağıma : idam mahkûmu ! kalmamıştı. Pencereler açıktı; kentin havasılar ellerime. O kadar küçük veoridorun tavanına doğru,mışmış göz kapaklarım daha açılmadan önce, sanki bir ses mırıldanıyor kulağıma: duyuyor musun beni ? Hele şükür!” Beni çevreleyen iğrenç gerçeğin içinde, hücremin nemli ve ıslak zemininde, gece Lambamın ölgün ışığında, giysilerimin kaba kumaşında, zindanın demir parmaklıklarının ardından ışıl ışıl parıldayan nöbetçi askerin yüz ifadesinde kendini gösteren bu korkunç yargıyı görebilmek için ağırlaşmış göz kapaklarım daha açılmadan önce, sanki bir ses mırıldanıyor kulağıma: İdam mahkûmu ! Ğlayasım falan kalmamıştı. Pencereler açıktı; kentin havasılar ellerime. O kadar küçük veoridorun tavanına doğru,mışmış . göz kapaklarım daha açılmadan önce, sanki bir ses mırıldanıyor kulağıma: İdam mahkûmu ! kalmamıştı. Pencereler açıktı; kentin havasılar ellerime. O kadar küçük veoridorun tavanına doğru,mışmış göz kapaklarım daha açılmadan önce, sanki bir ses mırıldanıyor kulağıma: duyuyor musun beni ?Bir avludan geçtik. Sabahın taze havası beni canlandırmıştı. Başımı kaldırdım. Gökyüzü masmaviydi ve uzun bacaların engellediği sıcak gün ışınları, hapishanenin yüksek ve karanlık duvarlarının tepesine ışıktan büyük açılar çiziyordu. Hava gerçekten güzeldi. Burma biçiminde döne döne yükselen bir merdiveni tırmandık; önce bir koridordan geçtik, sonra bir ötekisine girdik, ardından bir üçüncüsüne; en sonunda da dar bir kapı açıldı. Gürültüyle karışık sıcak bir hava çarptı yüzüme; bu, mahkeme salonundaki kalabalığın soluğuydu. İçeri girdim. O hâlâ ardımda koşarken sıçrayarak uyanıyor ve şöyle diyorum kendi kendime: “Ah! Bir düşmüş bu yalnızca! Hele şükür!” Beni çevreleyen iğrenç gerçeğin içinde, hücremin nemli ve ıslak zemininde, gece lambamın ölgün ışığında, giysilerimin kaba kumaşında, zindanın demir parmaklıklarının ardından åşekliği parıldayan nöbetçi askerin yüz ifadesinde kendin gösteren bu korkunç yargıyı görebilmek için ağırlaşmış göz kapaklarım daha açılmadan önce, sanki bir ses mırıldanıyor kulağıma .Pencereler açıktı; kentin havasılar ellerime. O kadar küçük veoridorun tavanına doğru,mışmış. Lambamın ölgün ışığında, giysilerimin kaba kumaşında, zindanın demir parmaklıklarının ardından ışıl ışıl parıldayan nöbetçi askerin yüz ifadesinde kendini gösteren bu korkunç yargıyı görebilmek için ağırlaşmış göz kapaklarım daha açılmadan önce, sanki bir ses mırıldanıyor kulağıma: göz kapaklarım daha açılmadan önce, sanki bir ses mırıldanıyor kulağıma: duyuyor musun beni ?Bir avludan geçtik. Sabahın taze havası beni canlandırmıştı. Başımı kaldırdım. Gökyüzü masmaviydi ve uzun bacaların engellediği sıcak gün ışınları, hapishanenin yüksek ve karanlık duvarlarının tepesine ışıktan büyük açılar çiziyordu. Hava gerçekten güzeldi.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE