2.

3045 Kelimeler
sağlık durumu kötüleşen Petrov, mide kanseri nedeniyle ameliyat için devlet imkânlarıyla Paris’e gönderildi ancak iyileşemeyerek 18 Haziran 1925’te hayatını kaybetti. Yakılan naaşının külleri eşi ve kızının yaşadığı Novi Sad kasabasında defnedildi. Mezarı daha sonra kızı tarafından Münih şehrinin Ostfriedhof Mezarlığı’na nakledildi. Bulgaristan’da yaşayan arkadaşı Bojkov’un bu ülkede kurduğu ‘Petrov Kültür ve Eğitim Cemiyeti’ sayesinde kitapları Bulgarcaya çevrilip yayımlanan yazar, bu ülkede büyük ilgi gördü. Özellikle 1925’te Beyaz Zambaklar Ülkesinde (Finlandiya) adlı eseri Bulgaristan’da yayımlandığında Bulgar Eğitim Bakanlığı tarafından kitlelere önerildi ve Bulgaristan’da tüm eserlerine karşı büyük ilgi doğdu. Petrov’un kitaplarının başarısı Türkiye’ye göç eden Bulgaristan Türkleri yoluyla Türkiye’ye ulaştı. 1928’de üç kitabı Bulgarcadan Türkçeye çevrilip basıldı. Özellikle Ali Haydar Taner’in çevirisiyle yayımlanan Beyaz Zambaklar Ülkesinde adlı yapıt, Türkiye’deki aydınların dikkatini çekti. Kitabın içindeki fikirler ülkede uygulanması gereken bir eğitim ve kalkınma modeli olarak görüldü. AB’nin genişlemeden sorumlu komiseri Oli Rehn, 5 Temmuz 2007’de İstanbul’da yaptığı Beyaz Zambaklar Ülkesinde 13 ‘Türkiye’nin AB’ye girişinde Finlandiya’nın rolü’ konuşmasının neredeyse tamamını ‘Beyaz Zambaklar Ülkesinde’ki kahramanlara ayırır ve şöyle der: “Türkiye ve Finlandiya’nın siyasi mitolojisindeki önemli benzerlikler de dâhil iki ülke arasındaki önemli bir tarihi bağlantıyı hatırlatmak istiyorum. Bu bağlantı, modern Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Kemal Atatürk’e kadar dayanır. O, Gregory Petrov’un ünlü Beyaz Zambaklar Ülkesinde kitabını Türk eğitim kurumlarında zorunlu bir kitap olmasını istedi. Kitap, Fin ulusal kalkınmasını ve milli düşünür J.V. Snelman aracılığıyla eğitim ve sivil toplumun önemini açıklar. Atatürk’ün aynı zamanda, daha sonra Kış Savaşı’nda Fin bağımsızlığının lideri ve Batı demokrasisinin savunucusu General Mannerheim’in bir hayranı olduğu da bilinmektedir. Dahası 1956’dan 1981’e kadar çok uzun süre Finlandiya başkanlığını yürüten Urho Kekkhonen gençliğinde Atatürk devrimlerini okumuştur. Finlandiya bağımsızlık ve kalkınmasında Snelman ulusal bir düşünür; Mannerheim bir asker ve stratejik lider; Kekkhonen ise bir devlet adamıdır. Türkiye’de ise tüm bu üç karakter Kemal Atatürk’te birleşir.” Kitabın ön sözünü kaleme alan D. Bojkov, Finlandiya’yı bakın nasıl anlatıyor: Grigory Petrov 14 ‘‘Gara inersin, bir yolcu gibi büfeyi ararsın. Bütün Avrupa’da büfenin ne olduğunu, orada her şeyin üç misli, beş misli fiyatla satıldığını herkes bilir. Fin büfesinde, Fin lokantasında olduğu gibi, bildiğim kadarıyla hiçbir şey satılmaz. Büfeye sofra kurulur. Yemekler büyük bir orta masasına konur. Rafların bir kenarından her çeşit tabak, kaşık, bıçak, çatal görünür. Her şey masaya açık olarak konulmuştur. Kimse dağıtım yapmaz. Yemek, içmek isteyen her yolcu dilediği şeyi kendisi alıp doldurur. Doyasıya yiyip içer. Öğle, akşam yemekleri için bir ya da bir buçuk markkayı kendisi kasaya öder. Viburg’ta otelde iki hafta kadar kaldığım halde kaç gece yattığımı, ne zaman gideceğimi, kaç defa öğle ve akşam yemeği yediğimi bilmiyorlardı. Hesabı benim yapmam, ona göre para ödemem gerekti. Tramvaya binersin biletçi yok. Kontrolör yok. Parayı kutuya atar, dilediğin yere gidersin.’’ Finli bir öğretmen bunun nedenini şöyle açıkladı: ‘‘Rusya’da, bütün Avrupa’da olduğu gibi, halka güven olmadığı için bilet satılırsa, kondüktörü denetlemek için kontrolör konulursa, peki o zaman kontrolörleri kim denetlesin? Biz, kontrolöre değil, halka, insanlara inanırız... Beyaz Zambaklar Ülkesinde 15 Petersburg’da Fin memurlarının çalıştığı özel bir Fin garı var. Bu garda daha ilk adımda olağanüstü bir şey duyulur. Rus garları ve gişelerinde pislik, düzensizlik görülür; bağrışmalar, gürültüler işitilir. Finlilerin tarafıysa tertemiz, düzenli, sessizdir. Vagonlarda ne büyük ayrılık var! Bizimkilere benzer Rus vagonları sanki tükürük hokkası, sıyrıntılı, çeşitli notlar ve isimlerle dolu. Yolcularla kontrolörler arasında ya da sadece yolcular arasında sürekli anlaşmazlıklar çıkar. Fin vagonlarında herkes yerini bilir. Hiçbir anlaşmazlık olmaz, kimse vagona tükürmez, yüksek sesle konuşmaz, sigara içmez. Örnek bir temizlik. Ucuz olan üçüncü mevki yataklı vagonlar pek güzel döşenmiş, tertemiz çarşaflarla örtülü. Yolculukta kimse seni rahatsız etmez. Uyurken kimse seni yüksek sesle konuşup uyandırmaz. Finlandiyalılar konuşmaz, fısıldaşırlar... Büyük şehirlerde binlerce insan sokaklarda dolaşır. Birileri gelir birileri gider; yalnız başlarına veya topluca yürürler; karşılaşırlar, dururlar, konuşurlar ama çıt çıkmaz. Kalabalığın sesi duyulmaz. Finlandiya’da Rus kültürü olmadığının ilk belirtisi budur. Finlandiya’da polisler, jandarmalar bağırmaz. Faytoncular insanı azarlamaz; karşılaşan dostlar, düşünce ve duygularını boğaz paralarcasına söylemez. Finlandiya’da insanlar hür oldukları için, istedikleri zaman, diledikleri Grigory Petrov 16 yerde şarkı söylemek, çalgı çalmak gibi hakları olduğunu düşünmez. Fransa’da bile insan yazın sokak gürültüsünden uyuyamaz. ‘Bataklıklar ülkesinde’ insanlar daha çok başkalarının hak ve hürriyetlerini düşünür. Orada hürriyetin değeri yüksektir ama olur olmaz bahanelerle başkalarına tatsızlık vermek anlamına gelmez.’’ sağlık durumu kötüleşen Petrov, mide kanseri nedeniyle ameliyat için devlet imkânlarıyla Paris’e gönderildi ancak iyileşemeyerek 18 Haziran 1925’te hayatını kaybetti. Yakılan naaşının külleri eşi ve kızının yaşadığı Novi Sad kasabasında defnedildi. Mezarı daha sonra kızı tarafından Münih şehrinin Ostfriedhof Mezarlığı’na nakledildi. Bulgaristan’da yaşayan arkadaşı Bojkov’un bu ülkede kurduğu ‘Petrov Kültür ve Eğitim Cemiyeti’ sayesinde kitapları Bulgarcaya çevrilip yayımlanan yazar, bu ülkede büyük ilgi gördü. Özellikle 1925’te Beyaz Zambaklar Ülkesinde (Finlandiya) adlı eseri Bulgaristan’da yayımlandığında Bulgar Eğitim Bakanlığı tarafından kitlelere önerildi ve Bulgaristan’da tüm eserlerine karşı büyük ilgi doğdu. Petrov’un kitaplarının başarısı Türkiye’ye göç eden Bulgaristan Türkleri yoluyla Türkiye’ye ulaştı. 1928’de üç kitabı Bulgarcadan Türkçeye çevrilip basıldı. Özellikle Ali Haydar Taner’in çevirisiyle yayımlanan Beyaz Zambaklar Ülkesinde adlı yapıt, Türkiye’deki aydınların dikkatini çekti. Kitabın içindeki fikirler ülkede uygulanması gereken bir eğitim ve kalkınma modeli olarak görüldü. AB’nin genişlemeden sorumlu komiseri Oli Rehn, 5 Temmuz 2007’de İstanbul’da yaptığı Beyaz Zambaklar Ülkesinde 13 ‘Türkiye’nin AB’ye girişinde Finlandiya’nın rolü’ konuşmasının neredeyse tamamını ‘Beyaz Zambaklar Ülkesinde’ki kahramanlara ayırır ve şöyle der: “Türkiye ve Finlandiya’nın siyasi mitolojisindeki önemli benzerlikler de dâhil iki ülke arasındaki önemli bir tarihi bağlantıyı hatırlatmak istiyorum. Bu bağlantı, modern Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Kemal Atatürk’e kadar dayanır. O, Gregory Petrov’un ünlü Beyaz Zambaklar Ülkesinde kitabını Türk eğitim kurumlarında zorunlu bir kitap olmasını istedi. Kitap, Fin ulusal kalkınmasını ve milli düşünür J.V. Snelman aracılığıyla eğitim ve sivil toplumun önemini açıklar. Atatürk’ün aynı zamanda, daha sonra Kış Savaşı’nda Fin bağımsızlığının lideri ve Batı demokrasisinin savunucusu General Mannerheim’in bir hayranı olduğu da bilinmektedir. Dahası 1956’dan 1981’e kadar çok uzun süre Finlandiya başkanlığını yürüten Urho Kekkhonen gençliğinde Atatürk devrimlerini okumuştur. Finlandiya bağımsızlık ve kalkınmasında Snelman ulusal bir düşünür; Mannerheim bir asker ve stratejik lider; Kekkhonen ise bir devlet adamıdır. Türkiye’de ise tüm bu üç karakter Kemal Atatürk’te birleşir.” Kitabın ön sözünü kaleme alan D. Bojkov, Finlandiya’yı bakın nasıl anlatıyor: Grigory Petrov 14 ‘‘Gara inersin, bir yolcu gibi büfeyi ararsın. Bütün Avrupa’da büfenin ne olduğunu, orada her şeyin üç misli, beş misli fiyatla satıldığını herkes bilir. Fin büfesinde, Fin lokantasında olduğu gibi, bildiğim kadarıyla hiçbir şey satılmaz. Büfeye sofra kurulur. Yemekler büyük bir orta masasına konur. Rafların bir kenarından her çeşit tabak, kaşık, bıçak, çatal görünür. Her şey masaya açık olarak konulmuştur. Kimse dağıtım yapmaz. Yemek, içmek isteyen her yolcu dilediği şeyi kendisi alıp doldurur. Doyasıya yiyip içer. Öğle, akşam yemekleri için bir ya da bir buçuk markkayı kendisi kasaya öder. Viburg’ta otelde iki hafta kadar kaldığım halde kaç gece yattığımı, ne zaman gideceğimi, kaç defa öğle ve akşam yemeği yediğimi bilmiyorlardı. Hesabı benim yapmam, ona göre para ödemem gerekti. Tramvaya binersin biletçi yok. Kontrolör yok. Parayı kutuya atar, dilediğin yere gidersin.’’ Finli bir öğretmen bunun nedenini şöyle açıkladı: ‘‘Rusya’da, bütün Avrupa’da olduğu gibi, halka güven olmadığı için bilet satılırsa, kondüktörü denetlemek için kontrolör konulursa, peki o zaman kontrolörleri kim denetlesin? Biz, kontrolöre değil, halka, insanlara inanırız... Beyaz Zambaklar Ülkesinde 15 Petersburg’da Fin memurlarının çalıştığı özel bir Fin garı var. Bu garda daha ilk adımda olağanüstü bir şey duyulur. Rus garları ve gişelerinde pislik, düzensizlik görülür; bağrışmalar, gürültüler işitilir. Finlilerin tarafıysa tertemiz, düzenli, sessizdir. Vagonlarda ne büyük ayrılık var! Bizimkilere benzer Rus vagonları sanki tükürük hokkası, sıyrıntılı, çeşitli notlar ve isimlerle dolu. Yolcularla kontrolörler arasında ya da sadece yolcular arasında sürekli anlaşmazlıklar çıkar. Fin vagonlarında herkes yerini bilir. Hiçbir anlaşmazlık olmaz, kimse vagona tükürmez, yüksek sesle konuşmaz, sigara içmez. Örnek bir temizlik. Ucuz olan üçüncü mevki yataklı vagonlar pek güzel döşenmiş, tertemiz çarşaflarla örtülü. Yolculukta kimse seni rahatsız etmez. Uyurken kimse seni yüksek sesle konuşup uyandırmaz. Finlandiyalılar konuşmaz, fısıldaşırlar... Büyük şehirlerde binlerce insan sokaklarda dolaşır. Birileri gelir birileri gider; yalnız başlarına veya topluca yürürler; karşılaşırlar, dururlar, konuşurlar ama çıt çıkmaz. Kalabalığın sesi duyulmaz. Finlandiya’da Rus kültürü olmadığının ilk belirtisi budur. Finlandiya’da polisler, jandarmalar bağırmaz. Faytoncular insanı azarlamaz; karşılaşan dostlar, düşünce ve duygularını boğaz paralarcasına söylemez. Finlandiya’da insanlar hür oldukları için, istedikleri zaman, diledikleri Grigory Petrov 16 yerde şarkı söylemek, çalgı çalmak gibi hakları olduğunu düşünmez. Fransa’da bile insan yazın sokak gürültüsünden uyuyamaz. ‘Bataklıklar ülkesinde’ insanlar daha çok başkalarının hak ve hürriyetlerini düşünür. Orada hürriyetin değeri yüksektir ama olur olmaz bahanelerle başkalarına tatsızlık vermek anlamına gelmez.’’ sağlık durumu kötüleşen Petrov, mide kanseri nedeniyle ameliyat için devlet imkânlarıyla Paris’e gönderildi ancak iyileşemeyerek 18 Haziran 1925’te hayatını kaybetti. Yakılan naaşının külleri eşi ve kızının yaşadığı Novi Sad kasabasında defnedildi. Mezarı daha sonra kızı tarafından Münih şehrinin Ostfriedhof Mezarlığı’na nakledildi. Bulgaristan’da yaşayan arkadaşı Bojkov’un bu ülkede kurduğu ‘Petrov Kültür ve Eğitim Cemiyeti’ sayesinde kitapları Bulgarcaya çevrilip yayımlanan yazar, bu ülkede büyük ilgi gördü. Özellikle 1925’te Beyaz Zambaklar Ülkesinde (Finlandiya) adlı eseri Bulgaristan’da yayımlandığında Bulgar Eğitim Bakanlığı tarafından kitlelere önerildi ve Bulgaristan’da tüm eserlerine karşı büyük ilgi doğdu. Petrov’un kitaplarının başarısı Türkiye’ye göç eden Bulgaristan Türkleri yoluyla Türkiye’ye ulaştı. 1928’de üç kitabı Bulgarcadan Türkçeye çevrilip basıldı. Özellikle Ali Haydar Taner’in çevirisiyle yayımlanan Beyaz Zambaklar Ülkesinde adlı yapıt, Türkiye’deki aydınların dikkatini çekti. Kitabın içindeki fikirler ülkede uygulanması gereken bir eğitim ve kalkınma modeli olarak görüldü. AB’nin genişlemeden sorumlu komiseri Oli Rehn, 5 Temmuz 2007’de İstanbul’da yaptığı Beyaz Zambaklar Ülkesinde 13 ‘Türkiye’nin AB’ye girişinde Finlandiya’nın rolü’ konuşmasının neredeyse tamamını ‘Beyaz Zambaklar Ülkesinde’ki kahramanlara ayırır ve şöyle der: “Türkiye ve Finlandiya’nın siyasi mitolojisindeki önemli benzerlikler de dâhil iki ülke arasındaki önemli bir tarihi bağlantıyı hatırlatmak istiyorum. Bu bağlantı, modern Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Kemal Atatürk’e kadar dayanır. O, Gregory Petrov’un ünlü Beyaz Zambaklar Ülkesinde kitabını Türk eğitim kurumlarında zorunlu bir kitap olmasını istedi. Kitap, Fin ulusal kalkınmasını ve milli düşünür J.V. Snelman aracılığıyla eğitim ve sivil toplumun önemini açıklar. Atatürk’ün aynı zamanda, daha sonra Kış Savaşı’nda Fin bağımsızlığının lideri ve Batı demokrasisinin savunucusu General Mannerheim’in bir hayranı olduğu da bilinmektedir. Dahası 1956’dan 1981’e kadar çok uzun süre Finlandiya başkanlığını yürüten Urho Kekkhonen gençliğinde Atatürk devrimlerini okumuştur. Finlandiya bağımsızlık ve kalkınmasında Snelman ulusal bir düşünür; Mannerheim bir asker ve stratejik lider; Kekkhonen ise bir devlet adamıdır. Türkiye’de ise tüm bu üç karakter Kemal Atatürk’te birleşir.” Kitabın ön sözünü kaleme alan D. Bojkov, Finlandiya’yı bakın nasıl anlatıyor: Grigory Petrov 14 ‘‘Gara inersin, bir yolcu gibi büfeyi ararsın. Bütün Avrupa’da büfenin ne olduğunu, orada her şeyin üç misli, beş misli fiyatla satıldığını herkes bilir. Fin büfesinde, Fin lokantasında olduğu gibi, bildiğim kadarıyla hiçbir şey satılmaz. Büfeye sofra kurulur. Yemekler büyük bir orta masasına konur. Rafların bir kenarından her çeşit tabak, kaşık, bıçak, çatal görünür. Her şey masaya açık olarak konulmuştur. Kimse dağıtım yapmaz. Yemek, içmek isteyen her yolcu dilediği şeyi kendisi alıp doldurur. Doyasıya yiyip içer. Öğle, akşam yemekleri için bir ya da bir buçuk markkayı kendisi kasaya öder. Viburg’ta otelde iki hafta kadar kaldığım halde kaç gece yattığımı, ne zaman gideceğimi, kaç defa öğle ve akşam yemeği yediğimi bilmiyorlardı. Hesabı benim yapmam, ona göre para ödemem gerekti. Tramvaya binersin biletçi yok. Kontrolör yok. Parayı kutuya atar, dilediğin yere gidersin.’’ Finli bir öğretmen bunun nedenini şöyle açıkladı: ‘‘Rusya’da, bütün Avrupa’da olduğu gibi, halka güven olmadığı için bilet satılırsa, kondüktörü denetlemek için kontrolör konulursa, peki o zaman kontrolörleri kim denetlesin? Biz, kontrolöre değil, halka, insanlara inanırız... Beyaz Zambaklar Ülkesinde 15 Petersburg’da Fin memurlarının çalıştığı özel bir Fin garı var. Bu garda daha ilk adımda olağanüstü bir şey duyulur. Rus garları ve gişelerinde pislik, düzensizlik görülür; bağrışmalar, gürültüler işitilir. Finlilerin tarafıysa tertemiz, düzenli, sessizdir. Vagonlarda ne büyük ayrılık var! Bizimkilere benzer Rus vagonları sanki tükürük hokkası, sıyrıntılı, çeşitli notlar ve isimlerle dolu. Yolcularla kontrolörler arasında ya da sadece yolcular arasında sürekli anlaşmazlıklar çıkar. Fin vagonlarında herkes yerini bilir. Hiçbir anlaşmazlık olmaz, kimse vagona tükürmez, yüksek sesle konuşmaz, sigara içmez. Örnek bir temizlik. Ucuz olan üçüncü mevki yataklı vagonlar pek güzel döşenmiş, tertemiz çarşaflarla örtülü. Yolculukta kimse seni rahatsız etmez. Uyurken kimse seni yüksek sesle konuşup uyandırmaz. Finlandiyalılar konuşmaz, fısıldaşırlar... Büyük şehirlerde binlerce insan sokaklarda dolaşır. Birileri gelir birileri gider; yalnız başlarına veya topluca yürürler; karşılaşırlar, dururlar, konuşurlar ama çıt çıkmaz. Kalabalığın sesi duyulmaz. Finlandiya’da Rus kültürü olmadığının ilk belirtisi budur. Finlandiya’da polisler, jandarmalar bağırmaz. Faytoncular insanı azarlamaz; karşılaşan dostlar, düşünce ve duygularını boğaz paralarcasına söylemez. Finlandiya’da insanlar hür oldukları için, istedikleri zaman, diledikleri Grigory Petrov 16 yerde şarkı söylemek, çalgı çalmak gibi hakları olduğunu düşünmez. Fransa’da bile insan yazın sokak gürültüsünden uyuyamaz. ‘Bataklıklar ülkesinde’ insanlar daha çok başkalarının hak ve hürriyetlerini düşünür. Orada hürriyetin değeri yüksektir ama olur olmaz bahanelerle başkalarına tatsızlık vermek anlamına gelmez.’’ sağlık durumu kötüleşen Petrov, mide kanseri nedeniyle ameliyat için devlet imkânlarıyla Paris’e gönderildi ancak iyileşemeyerek 18 Haziran 1925’te hayatını kaybetti. Yakılan naaşının külleri eşi ve kızının yaşadığı Novi Sad kasabasında defnedildi. Mezarı daha sonra kızı tarafından Münih şehrinin Ostfriedhof Mezarlığı’na nakledildi. Bulgaristan’da yaşayan arkadaşı Bojkov’un bu ülkede kurduğu ‘Petrov Kültür ve Eğitim Cemiyeti’ sayesinde kitapları Bulgarcaya çevrilip yayımlanan yazar, bu ülkede büyük ilgi gördü. Özellikle 1925’te Beyaz Zambaklar Ülkesinde (Finlandiya) adlı eseri Bulgaristan’da yayımlandığında Bulgar Eğitim Bakanlığı tarafından kitlelere önerildi ve Bulgaristan’da tüm eserlerine karşı büyük ilgi doğdu. Petrov’un kitaplarının başarısı Türkiye’ye göç eden Bulgaristan Türkleri yoluyla Türkiye’ye ulaştı. 1928’de üç kitabı Bulgarcadan Türkçeye çevrilip basıldı. Özellikle Ali Haydar Taner’in çevirisiyle yayımlanan Beyaz Zambaklar Ülkesinde adlı yapıt, Türkiye’deki aydınların dikkatini çekti. Kitabın içindeki fikirler ülkede uygulanması gereken bir eğitim ve kalkınma modeli olarak görüldü. AB’nin genişlemeden sorumlu komiseri Oli Rehn, 5 Temmuz 2007’de İstanbul’da yaptığı Beyaz Zambaklar Ülkesinde 13 ‘Türkiye’nin AB’ye girişinde Finlandiya’nın rolü’ konuşmasının neredeyse tamamını ‘Beyaz Zambaklar Ülkesinde’ki kahramanlara ayırır ve şöyle der: “Türkiye ve Finlandiya’nın siyasi mitolojisindeki önemli benzerlikler de dâhil iki ülke arasındaki önemli bir tarihi bağlantıyı hatırlatmak istiyorum. Bu bağlantı, modern Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Kemal Atatürk’e kadar dayanır. O, Gregory Petrov’un ünlü Beyaz Zambaklar Ülkesinde kitabını Türk eğitim kurumlarında zorunlu bir kitap olmasını istedi. Kitap, Fin ulusal kalkınmasını ve milli düşünür J.V. Snelman aracılığıyla eğitim ve sivil toplumun önemini açıklar. Atatürk’ün aynı zamanda, daha sonra Kış Savaşı’nda Fin bağımsızlığının lideri ve Batı demokrasisinin savunucusu General Mannerheim’in bir hayranı olduğu da bilinmektedir. Dahası 1956’dan 1981’e kadar çok uzun süre Finlandiya başkanlığını yürüten Urho Kekkhonen gençliğinde Atatürk devrimlerini okumuştur. Finlandiya bağımsızlık ve kalkınmasında Snelman ulusal bir düşünür; Mannerheim bir asker ve stratejik lider; Kekkhonen ise bir devlet adamıdır. Türkiye’de ise tüm bu üç karakter Kemal Atatürk’te birleşir.” Kitabın ön sözünü kaleme alan D. Bojkov, Finlandiya’yı bakın nasıl anlatıyor: Grigory Petrov 14 ‘‘Gara inersin, bir yolcu gibi büfeyi ararsın. Bütün Avrupa’da büfenin ne olduğunu, orada her şeyin üç misli, beş misli fiyatla satıldığını herkes bilir. Fin büfesinde, Fin lokantasında olduğu gibi, bildiğim kadarıyla hiçbir şey satılmaz. Büfeye sofra kurulur. Yemekler büyük bir orta masasına konur. Rafların bir kenarından her çeşit tabak, kaşık, bıçak, çatal görünür. Her şey masaya açık olarak konulmuştur. Kimse dağıtım yapmaz. Yemek, içmek isteyen her yolcu dilediği şeyi kendisi alıp doldurur. Doyasıya yiyip içer. Öğle, akşam yemekleri için bir ya da bir buçuk markkayı kendisi kasaya öder. Viburg’ta otelde iki hafta kadar kaldığım halde kaç gece yattığımı, ne zaman gideceğimi, kaç defa öğle ve akşam yemeği yediğimi bilmiyorlardı. Hesabı benim yapmam, ona göre para ödemem gerekti. Tramvaya binersin biletçi yok. Kontrolör yok. Parayı kutuya atar, dilediğin yere gidersin.’’ Finli bir öğretmen bunun nedenini şöyle açıkladı: ‘‘Rusya’da, bütün Avrupa’da olduğu gibi, halka güven olmadığı için bilet satılırsa, kondüktörü denetlemek için kontrolör konulursa, peki o zaman kontrolörleri kim denetlesin? Biz, kontrolöre değil, halka, insanlara inanırız... Beyaz Zambaklar Ülkesinde 15 Petersburg’da Fin memurlarının çalıştığı özel bir Fin garı var. Bu garda daha ilk adımda olağanüstü bir şey duyulur. Rus garları ve gişelerinde pislik, düzensizlik görülür; bağrışmalar, gürültüler işitilir. Finlilerin tarafıysa tertemiz, düzenli, sessizdir. Vagonlarda ne büyük ayrılık var! Bizimkilere benzer Rus vagonları sanki tükürük hokkası, sıyrıntılı, çeşitli notlar ve isimlerle dolu. Yolcularla kontrolörler arasında ya da sadece yolcular arasında sürekli anlaşmazlıklar çıkar. Fin vagonlarında herkes yerini bilir. Hiçbir anlaşmazlık olmaz, kimse vagona tükürmez, yüksek sesle konuşmaz, sigara içmez. Örnek bir temizlik. Ucuz olan üçüncü mevki yataklı vagonlar pek güzel döşenmiş, tertemiz çarşaflarla örtülü. Yolculukta kimse seni rahatsız etmez. Uyurken kimse seni yüksek sesle konuşup uyandırmaz. Finlandiyalılar konuşmaz, fısıldaşırlar... Büyük şehirlerde binlerce insan sokaklarda dolaşır. Birileri gelir birileri gider; yalnız başlarına veya topluca yürürler; karşılaşırlar, dururlar, konuşurlar ama çıt çıkmaz. Kalabalığın sesi duyulmaz. Finlandiya’da Rus kültürü olmadığının ilk belirtisi budur. Finlandiya’da polisler, jandarmalar bağırmaz. Faytoncular insanı azarlamaz; karşılaşan dostlar, düşünce ve duygularını boğaz paralarcasına söylemez. Finlandiya’da insanlar hür oldukları için, istedikleri zaman, diledikleri Grigory Petrov 16 yerde şarkı söylemek, çalgı çalmak gibi hakları olduğunu düşünmez. Fransa’da bile insan yazın sokak gürültüsünden uyuyamaz. ‘Bataklıklar ülkesinde’ insanlar daha çok başkalarının hak ve hürriyetlerini düşünür. Orada hürriyetin değeri yüksektir ama olur olmaz bahanelerle başkalarına tatsızlık vermek anlamına gelmezdi, gelmemeliydi. Ülkede kültür işçisi yoktu. Halkın zekâsı uyuyordu. Cahillik, bilgisizlik artıyordu. Kalabalık ve yoksulluk da artış gösteriyordu. Devlet yoksullaşıyordu. Ahlakça, fikirce, ekonomice iflasa sürükleniyordu. Oysa biraz okuyup yazmış olanlar, ülkenin haklı olarak kendi kalkınmasını bekleyeceği insanlar ne yapıyordu? Onlar budalaca ama ilgi çekici uydurmaları okumaktan sarhoştular. Hiçbir şeyde aşırıya kaçmamalı... Hiçbir şey tek yanlı, tek gözlü olmamalı... Her şey ölçülü olmalı, zamanında ve yerinde yapılmalı. İnsan, yeryüzünün en değerli yaratığıdır. O, Tanrısal yaratılışın baş tacıdır. Bu dünyada her şey Grigory Petrov 18 insan içindir. Sanat, bilim, teknoloji, bütün bu güzellikler ve zenginlikler insanları daha güvenli huzurlu ve mutlu etmek için ortaya konulmalıdır. Bunlar insanı daha aydınlık günlere götürmelidir. Devletlerin güç ve zaafı, milletlerin ilerleme ve yozlaşması yalnızca devlet adamlarının ehil oluşlarından ve yönetim kabiliyetlerinden veya beceriksizliklerinden kaynaklanmaz. Yöneticiler iyi veya kötü olsunlar, kahraman veya zalim olsunlar, onlar kendi milletlerinin birer yansımasıdırlar. Onlar, milli ruhun birer kopyasıdır. Onlar, halk kitlesinin içinden doğmuştur. Bir millet nasılsa, devlet adamları da onlar gibidir. İşte bu nedenledir ki, eskiden beri ‘Her millet, layık olduğu idareye ve devlet adamlarına sahip olur’ denilmiştir. Güney ülkelerinde mercan adaları vardır. Mercanlar taşlardan kopan minik parçalardır. Bu minik parçalar görünmeden büyürler ve sonuçta üzerinde insanların yaşadığı kocaman adalar haline gelirler. Diğer taraftan, güney ülkelerinde insanların yaşamlarını felç eden küçük karıncalar yaşar. Bu karıncalar evleri, mobilyaları kemirirler. İnsanları evlerinden kaçmaya mecbur bırakırlar. Ülkemizde nasıl bir emek harcayacağız; yaratıcı mı yoksa yıkıcı mı? Devletlerin güç ve zaafı, milletlerin ilerleme ve yozlaşması yalnızca devlet adamlarının ehil oluşlarından ve yönetim kabiliyetlerinden veya beceriksizliklerinden kaynaklanmaz. Yöneticiler iyi veya kötü olsunlar, kahraman veya zalim olsunlar, onlar kendi milletlerinin birer yansımasıdırlar. Onlar, milli ruhun birer kopyasıdır. Onlar, halk kitlesinin içinden doğmuştur. Bir millet nasılsa, devlet adamları da onlar gibidir. İşte bu nedenledir ki, eskiden beri ‘Her millet, layık olduğu idareye ve devlet adamlarına sahip olur’ denilmiştir.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE