Genç kadın, cereyan eden tabiat olayının bir an evvel dinmesini korku içinde beklerken bir taraftan da mutfakta yakacak bir mum arayışına girişmişti. Korku ile nerede neyi aradığını bilmez bir halde kutuları, çekmeceleri döke saça el yordamı ile araştırıyordu. Allahtan elektrikler kadının bu haline acımış olsa gerek, kesildiği gibi aniden gelivermişti de genç kadının içinde olduğu bu telaşlı durum bir nebze olsun sakin bir hal almıştı.
Sağanak yağmur kısa bir süreliğine yağmış, rüzgârın etkisi ile bulutların başka bir bölgeye savrulup gitmesiyle de son bulmuştu bu durum.
Gök gürültüleri sona ermiş, şimşekler de çakmaz olmuştu. Eda, eski sakin haline dönmek üzere bir koltukta oturmuş, biraz evvelki fırtına ve yağmuru düşünürken kapı tekrardan çaldı. Ayşe'nin gelmiş olabileceğini düşünerek mercekten dışarıyı kontrol etmeden kapıyı direkt açtı. Açtığında karşısında Ayşe yerine Müdür Tevfik Bey ve yardımcısı İmran Bey durmaktaydı. Eda o kadar şaşırdı ki ne diyeceğini bilemedi. Ziyaretçilerine bakakaldı ve sessizce yutkundu. Ortamın sessizliğini Müdür Yardımcısı İmran Bey bozdu.
"İyi akşamlar Eda Hanım, eğer müsaitseniz beş dakika içeri gelebilir miyiz?" Eda, şaşkın ve telaşlı bir sesle cevap verdi.
"Müsaidim, buyurun." Böyle derken bir taraftan da duvardan tarafa doğru çekilerek beylere geçmesi için yol veriyordu. Üzerlerindeki yağmur damlalarını dışarıda silkeleyen beyler, içeriye girdi. Eda, misafirleri için terlik getirip verdi ama sadece İmran Bey terliği giydi, Tevfik Bey görmezden geldi. Genç kadın, bir kez daha hatırlatmada bulunmadı. Salona buyur etti davetsiz misafirlerini. Kendisi de bir sandalye çekip misafirlerinin çaprazına denk gelen bir noktaya oturdu. Evde yalnız olmasının verdiği sıkıntının yanında gelenlerin amirleri olması da ayrı bir sıkıntı veriyordu şu anda Eda'ya. "Çay, kahve ne ikram edebilirim size? diye sordu. İmran ve Tevfik Bey söz birliği etmiş gibi aynı anda:
"Bir çaya hayır demeyiz bu havada Eda Hanım," deyince genç kadın hemen mutfağa gitti. Isıtıcıda kaynattığı su ile çayını demledi ve çaydanlığı ocağa koyup altını kıstı, o demlenirken bardaklarını da çıkarıp tepsiye dizdikten sonra salona misafirlerinin yanına gitti.
Eda'nın geri gelmesinden sonra söze ilk başlayan yine İmran Bey'di.
"Eda Hanım biliyoruz, habersiz gelmemiz sizi şaşırttı, hele de böyle bir havada. Kusura bakmayın lütfen. Bu binada oturan hasta bir arkadaşı ziyarete gelmiştik. Binaya girerken sizin sesinizi duyduk. Buraya kadar gelmişken ayrılırken beş dakika uğrayıp konuşmak istedik sizinle..."
"Geçmiş olsun, tabii, lütfen rahatınıza bakın." Ayşe'yle balkondaki konuşmalarını duymuşlardı muhakkak. Acaba doğru muydu söyledikleri? Kafası karıştı Eda'nın. "Pardon, içeri gidip çaya bakmam gerekiyor, şimdi geliyorum," diyerek kalktı ve mutfağa gitti. Demliği sallayıp çayın çökmesini izledi. Çay çöplerinin hepsinin demliğin dibine çöktüğünü gören güzel kadın, demin kıvama geldiğini hükmederek çayları doldurup salona geldi. İkram edip, tepsiyi masanın üzerine bıraktı ve sandalyesine yeniden yerleşip, oturdu.
Tevfik Bey, elindeki ince belli çay bardağını hafifçe çenesi hizasına kadar kaldırıp, kendisinden biraz uzaklaştırarak, demine ve rengine baktıktan sonra bardağı dudaklarına götürdü. Bir yudum sıcak çay aldıktan sonra: "Güzel olmuş, elinize sağlık," dedi ve konuşmasına devam etti.
"Sizinle yeni göreviniz hakkında konuşmak istiyoruz."
"Bu kadar çabuk mu?" diye cevapladı genç kadın, elindeki bardağını sehpaya bırakırken.
“Şansınız varmış ki çok düşünmemize gerek kalmadı. İşiniz hazır!” dedi Müdür yardımcısı İmran Bey.
Tevfik Bey'in üzerinde çizgili kumaştan yapılmış bir ceket vardı. Kolunu, koltuğun kenarına dayamış gayet sakin bir yüz ifadesi ile Eda'ya bakarak konuşuyordu.
"Biliyorsunuz Eda Hanım; sizin için görev değişikliği düşündüğümü bugün söylemiştim. Yerli yabancı pek çok kişi ve kurumla her türlü iş kolunda birlikte çalışıyoruz. Güvenlik firmaları arasında rekabet çok büyük. Bu nedenle şirketimizin güvenliğini sağlamak artık her türlü casusluğun ve bilgi hırsızlığının olduğu günümüzde çok önemli. Sektörümüzde bu konuda kullanılan gelişmiş çok teknoloji olmakla birlikte yetişmiş elaman ihtiyacının önemi yadsınamaz. Sizi, şirketimiz adına "Hayalet Güvenlik Birimi Personeli" olarak görevlendirip yetiştirmeye karar verdim..." Çayından bir yudum daha aldı ve devam etti.
"Yine aynı yerde, çay ocağında çalışmaya devam edeceksiniz. Yeni üstleneceğiniz görevinizle ilgili her türlü bilgi ve emri ben ve İmran Bey dışında hiç kimseden almayacaksınız. Şimdilik bu kadar. Bu ziyaret ve konuşmamız aramızda sır olarak kalmalı. Sormak veya söylemek istediğiniz bir şey var mı?" Eda'ya “Çok soru sormazsan iyi olur,” dercesine baktı Müdür.
Eda, hem heyecanlı hem de endişeliydi ama bunu karşısındakilere belli etmek istemediğinden sesinin sakin çıkmasına özen göstererek konuştu.
"Şey, beni yetiştireceğinizi söylediniz, nasıl olacak bu? Bir kursa filan mı gideceğim?”
Müdür beklemediği bir şey sorulmuş gibi kafasını kaşıdı, düşündü, ağır ve temkinli bir sesle cevap verdi.
"Çok haklısınız bunu sormakta, kurs gibi bir şey olacak ama bunun için bir yere gidip kurs almayacaksınız, bunu bizzat ben hizmet içi eğitimle öğreteceğim size."
"Konuya tam bir açıklık getirmenizi rica edeceğim sizden. İşin ne olduğunu halen tam olarak anlayamadım Müdür Bey? Ben o bölümde ne tür bir iş yapacağım? Benim güvenlik alanında hiçbir bilgi ve deneyimim yok. Ayrıca yapıp yapamayacağım konusunda da emin değilim. Endişelerim var…"
Eda’nın bu sözlerini duyan müdürün canı sıkılır gibi oldu bir an, yüzü endişeli bir hâl aldı. Elindeki bardağını sehpaya bıraktı ve genç kadını ikna edici bir konuşma yaptı.
"Eda Hanım, bizim iş kolumuzda rekabet çok ve herkes birbirinin kuyusunu kazmaya çalışır. Çalışanlarını ayartır, bilgi satın alır. Bilgi satar. Müşterilerini kapar. Biz de şirketimizin iş güvenliğini dışarıdan ve içeriden gelebilecek bu tehlikelere karşı etkili bir önlemle sağlamayı düşünüyoruz. Çay ocağında çalıştığınız için rakiplerimiz, sizin şirketimiz adına iş yaptığınızı asla tahmin edemeyecekler. Zaten iş, sizin seviyenizin çok altında bir iş, orasını hiç merak etmeyin bence -durup kadına baktı- başka bir sorunuz var mı?"
Genç kadın artık ne sorsa, ne söylese alacağı cevabın bundan öteye gitmeyeceğini anlamıştı ve onun için konuyu uzatmak istemediğinden: "Hayır, yok," dedi.
"Misafirliğin kısası makbuldür, hadi İmran Bey çıkalım!" Müdür sözünü bitirir bitirmez hemen ayağa kalktı ve koridora yöneldi.
Eda da erkeklerin ardı sıra çabucak onları yolcu etmek üzere koridora ilerledi, beyler ayakkabılarını giyerlerken kadın da kapıyı açtı, misafirler için hazır etti.
İki erkek, ayakkabılarını giyip dışarı çıktıktan sonra, son bir defa daha kadının yüzüne bakıp yarı resmi bir şekilde tebessüm ederek: "Teşekkür ederiz misafirperverliğiniz için, tekrar iyi akşamlar Eda Hanım," dedi.
"Size de iyi akşamlar," diyen kadın, erkeklerin merdivene yönelmelerini takip edip, merdivenden gelen ayak seslerini işittiğinde kapısını kapattı, kilitledi. Kalbi, olayın heyecanı ve iki erkeğin verdiği gerginlik ile küt küt atmaya devam ederken, sırtını kapıya dayayıp kollarını aşağıya doğru sarkıttı. Ellerini kapıya yapıştırdı ve gözlerini yumdu. Sakinleşmek istiyordu. Haber vermeden evine gelmişlerdi. Hiç alışkın olunmayan bir davranış şekliydi. Şaşkınlığının birazı da bu yüzdendi zaten. Birazı da bu "Hayalet Güvenlik Birimi" denilen birimin neden bu kadar önemli olduğuydu.
Eda; Müdür Tevfik Bey ve Müdür Yardımcısı İmran Bey gittikten sonra salona gelip aynı yerine oturdu kaldı. Çaycılıktan güvenlik birimi gibi önemli ve gizli bir yerde görev yapması istenmişti kendisinden. Nasıl bir işti? Merak ediyordu. Konu hakkında hiçbir şey bildirilmemesi ve güvenlikle ilgili konularda hiçbir şey bilmemesi de kendisinde ayrıca endişe yaratıyordu.
Ültimatom verir gibi "tak tak" her şeyi sayıp döküp gitmişlerdi. Geride kalan kadın ise kafasının içindeki sorularla salonda düşünüp duruyordu. Kimseye bir şey söylememesi de sıkı tembihler arasındaydı. Söylemeye kalksa bile kimi vardı ki zaten? Evdeki dört duvardan başka kimsesi yoktu ki onun.
Sevinsin mi üzülsün mü bilemediği bir ikilemin içinde buldu kendisini. İşin içeriği hakkında bir bilgi verilmiş olsaydı en azından, daha rahat olurdu kafası. Ne yazık ki böyle bir bilgiyi de kendisine henüz vermemişlerdi. Devlet sırrı gibi gizli tutuyorlardı her şeyi.
Stres altındayken hemen birçok insanda olduğu gibi Eda'nın da yeme isteği artardı. Şimdi de öyle oldu. "Umarım başıma kötü bir şey gelmez," diyerek kalkıp mutfağa gitti, dolapları açıp çekmeceleri çekip yiyebileceği neler olduğuna baktı. Bulduğu şeyler kendisini tatmin etmeyecek gibiydi, krep yapmaya karar verdi. Buzdolabından yumurtayı ve sütü çıkardı, dolaptan unu aldı; yumurtayı kırıp bir güzel çatalla çırptı, içine bir damla zeytinyağı damlatıp tekrar çırptı ve un koydu. Biraz süt döküp yavaş yavaş akışkan ama çok sulu olmayan, tavaya dökünce hemen dağılmayacak kıvamda hamur yapıp, tuz ve kırmızı pul biber ilave edip tekrar çırptı hamuru. İyice karışmasını istiyordu çünkü.
Tavayı ocağa koydu. Zeytinyağı gezdirip ısınmasını bekledikten sonra hamuru bir pasta tabağı yuvarlaklığına ulaşana kadar dökmeye devam etti. Harlı ateşte başında bekleyip hamurun yüzünde kabarcıklar oluşunca ters çevirip diğer yüzünü de pişirdi. Bu şekilde üç adet krep pişirmiş oldu. Servis tepsisine alıp salona geçti. En sevdiği şeylerden birisi idi krep. Sade yemeyi tercih etti. Yerken biraz kafasındaki sorulardan uzaklaşmıştı. Tepsiyi mutfağa götürüp tabaklarını yıkadı.
Ne yapacağını, stresini nasıl yeneceğini yine bilemiyordu. Akşamın karanlığı sokakta iyiden iyiye hissedilirken Eda'nın da içinde yeni karartılar dolaşmaya başlamıştı. Bu koca şehirde tek başına yaşam mücadelesi verirken, birden bire omuzlarına ağır bir görev daha yüklenmesinin can sıkıntısıydı bu.
Mutfak balkon camından perdeyi aralayıp dışarıya bir göz attı. Sokak boşalmış ve yalnızlaşmıştı. Kendi yalnızlığından kurtulmak için evleri sanki can havliyle kucaklamış gibi görünüyordu. Yağan yağmur sokağı yıkamış, yer yer sararmış yaprakları ve rüzgârda kırılmış ağaç dallarını getirip bir arada biriktirerek, tepecikler meydana getirmişti. Sokağın ıssız görüntüsü nedense Eda'nın içindeki yalnızlık hissinin daha da depreşmesine neden olmuştu. Hemen perdeyi kapatıp ayrıldı camın önünden.
Eda sadece evinde değil, yaşamında, hayatında da yalnızdı. Kimsesizdi adeta. Akrabalarını tanımaz, akrabaları da onu tanımazdı. Kardeşleri yoktu, annesi, babası yoktu. Ayrıldığı eşinden çocuğu da olmamıştı.
Çoğu zaman annesini düşünür ve çok erken kaybettiği için üzülür, ağlardı. Annesinin boşluğu, en çok o boşluktu Eda'yı mahveden. Bu nasıl bir şeydi ki içindeki boşluk dolmaz, yarası hiç kapanmazdı. Bir tarafı hep eksik, hep yarımdı.
"Annem olsaydı şimdi bunları onunla paylaşsaydım, bana fikrini söylemesini isteseydim, bana akıl vermesini isteseydim," diye düşündü oturduğu yerde. "Ama yok, yok ki benim annem! Benim annem öldü, ben annesizim, ben kimsesizim ve her zaman her şeyimi kendim düşünüp tartmak ve karar vermek zorundayım. Kimselerle paylaşma şansım olmadı hiçbir zaman, her ağırlığı kendim taşıdım, her yükün altına tek başına kendim girdim..."
Omuzlarına yüklenecek yeni bir yükü taşımak için kendisini hazırlaması gerekliydi. Az önce düşündüğü gibi bu yükün altına tek başına girecek ve kaldırmaya çalışacaktı. Bunu da kimselere anlatamayacak ve yükünü hafifletemeyecekti. İçinde birikenleri artık taşıyamaz olmuştu. Çok doluydu ve her geçen gün daha da fazla doluyordu. Nereye kadar giderdi bu?
Eski kocasının yüzünden mağdur olmuştu. Maddi manevi mağdurdu. Hiçbir suçu günahı yokken hem de.
Hayat ona bugünkü yalnızlığını, kimsesizliğini yakıştırmış olabilirdi. Eda, güzel yüreği, güzel gören gözleri ve güzel yüzü ile bu yalnızlığa hiç yakışmıyordu. İçinde hayatına devam eden, gelişimini sürdüren bir gül vardı. Tomurcuklarının açmayı, sere serpe yaprak vermeyi, kokusunu etrafına yaymayı bekleyen bir gül...
Eda salondan çıkarken amaçsız ve boş adımlarla çıktı. Evin içinde odalara girip çıktı, bir şeyler yapıp içindeki kurtların beynini kemirmesinden kurtulmak istiyordu ama hiçbir şeye gerçekten kendisini veremeyeceğini anladığında geldi tekrar mutfağa girdi. Yine yiyecek bir şeyler hazırlaması gerekiyordu kendisine. İçindekilere bir cevap bulamadığı için stresi azalmıyor, beyni de stresle baş edebilmek için Eda'ya durmadan yemek yeme isteği gönderiyordu.
Meyve tabağı hazırladı ve oturma odasına geçti, güldürü tarzında çekilmiş bir film buldu ve onu izlemeye başladı. Meyve tabağı yanında, eli yanağında, sırtını koltuğa yan yaslamış vaziyette televizyon izliyordu. İzliyor mu yoksa düşünüyor muydu? Evet, Eda düşünüyordu, madem işin iç yüzünü kendisine söylememişler ve hali hazırda çay ocağında devam etmesini istemişlerdi, bu iyi bir şeydi aslında. İşine devam ederken de kendisini yeni gizemli görevine alıştırırdı en azından. İşin içeriğini öğrendiği zaman da yapıp yapamayacağı hakkında net bir fikri olurdu. Böyle bir karar vermek onu rahatlattı, arkasına dayandı ve meyvesini yemeğe başladı. Film de güzel bir komediydi. Kendisine iyi gelmişti. Film bitince kalkıp ışığı kapattı ve odadan çıktı. Mutfaktan bir bardak su alıp yatak odasına geçti. Saatini kontrol etti. Sabahleyin saatin alarmına uyanması gerekiyordu zira. İşine geç kalmak istemiyordu.
Yatağına girdi, yastığı arkasına koydu ve başucu kitabını eline alıp okumaya başladı. Yarısını geçmişti, sonunu merak ediyordu. Dayanamadı ve son yaprağını çevirip baktı. Sonunu bilmesi kitaba duyduğu merakın azalmasına hiç neden olmazdı Eda için. Hatta daha da merak ederdi, neler olup ta bu ilginç son meydana gelmiş diyerek.....
Geceyi uyuyup uyanarak ve tekrar uykuya dalmaya çalışarak geçirdi. Dinlendirici bir uyku uyuduğu söylenemezdi. Nihayet gözleri uyku ile kapanmıştı...
Annesi ile birlikte alışverişe gidiyorlardı. Küçük elleri ile annesinin elini tutmuş, orta boylu hafif kilolu kadının eteği dibinden ayrılmadan, onunla birlikte ayağındaki naylon ayakkabılarını sürüyerek yürüyordu. Naylon ayakkabısının bandı yerine takılmamış olduğundan bu nedenle yürürken sağ ayağından biraz çıkıyordu.
Küçük kumaş dükkânlarının yan yana dizildiği, kapı önündeki kumaş sepetlerinde örnek kumaşların sergilendiği bu birbirine benzer dükkânların daracık sokağından ilerleyerek geçip gidiyorlardı. Eda, annesinin elini halen bırakmıyor ama ayakları geride kalmaya başlamış, başı ile arkaya dönerek birbirinden güzel kırmızılı yeşilli desenlerin albenisine kendisini kaptırmış, kumaşlara bakarak yürüyordu. Anne, bir uyarı amaçlı küçük kolu kendisine doğru çekip gevşek bıraktı. Çocuk hemen adımlarını hızlandırıp başını önüne çevirdi. Artık sadece önüne bakıyordu. Annesini kızdırmaya gelmezdi.
Annesi, tanıdık olduğunu konuşmalardan anladığı bir kumaşçıya girip küçük ahşap sandalyeye sık nefes bir halde oturdu. Kilosu onu rahatsız etmiş olmalıydı. "Gel bakalım Eda, seç şimdi bu kumaşlardan kendine bir elbiselik."
Annesinin bu sözü ile sevinen Eda, kendisine çevrilen bakışlardan utanarak ve aynı zamanda seçim hakkı verilmesinden duyduğu sevinçle, ceviz kabuğu çürüğü yeşili, desenli pamuklu bir kumaşı annesine gösterdi. "Hasan Usta, kızıma beğendiğinden kes bir elbiselik!"
Hasan Usta, terzi makasının küt burnunu alta getirip kumaşı kesmeye başlıyordu ki...
*****