KAR ALTINDA KALAN İLK HAYAL
Kars’ın Akpınar Köyü’nde kış erken başlar, geç biterdi. Dağlardan inen keskin ayaz taş evlerin duvarlarından içeri işler, kar yolları kapattığında köy haftalarca dünyadan kopmuş gibi yaşardı. Meryem Köse’nin çocukluğu da bu sert coğrafyada, yoksulluğun ve eksilmeyen sorumlulukların arasında geçiyordu.
Meryem on bir yaşındaydı. Zehra ve Salih Köse’nin ilk çocuğu, yedi yaşındaki Ömer’in ablasıydı. Sessiz, sabırlı ve merhametliydi. Çocuk olmasına rağmen evdeki sıkıntıları fark edecek kadar erken büyümüştü.
Annesi Zehra Köse, evin ve hayvanların yükünü yıllardır omuzlarında taşıyan çalışkan bir kadındı. Babası Salih Köse ise küçük tarlası ve birkaç hayvanıyla ailesini geçindirmeye çalışan, gururlu ve geleneklerine bağlı bir adamdı. Salih’in sevgisi sözlerinde değil, ailesini ayakta tutmak için verdiği mücadelede saklıydı.
O sabah Meryem, uyandığında önce kardeşi Ömer’in üzerinden kayan yorganı düzeltti. Sonra annesine sobayı yakmasında yardım etti ve okul önlüğünü giydi.
Akpınar’daki köy okuluna gidiyordu.
Okul, Meryem’in hayatındaki en güzel yerdi. Okumayı çok seviyor, öğretmeninin tahtaya yazdığı her yeni kelimeyi defterine özenle geçiriyordu. Bir gün öğretmen olmayı hayal ediyordu. Kendi parasını kazanacak, annesinin boşalan un çuvalına kaygıyla baktığı günleri geride bırakacaktı.
Sınıfta yanında Emine Acar oturuyordu. Emine, birkaç ev ötelerinde yaşayan Acar ailesinin kızıydı. Meryem’le aynı yaşta ve aynı sınıftaydı. İki kız çocukluklarından beri birlikte büyümüş, köy yollarında beraber yürümüşlerdi. Emine, Meryem’in en yakın arkadaşı ve küçük sırlarını paylaşabildiği tek kişiydi.
O gün öğretmen öğrencilere eski kitaplar dağıttı.
Meryem’in payına kapağı yıpranmış, sayfaları sararmış bir kitap düştü. Onu iki eliyle tutup çantasına yerleştirirken gözlerindeki sevinci gizleyemedi.
Fakat eve döndüğünde aynı sevinçten eser kalmadı.
Kapının önünde Hasan Çelik vardı. Hasan, Köselerin komşusu ve Salih’in yıllardır görüştüğü yakın arkadaşıydı. Zor zamanlarda Salih’e tarlada ve hayvanların bakımında yardım ederdi. O gün iki adam ahırın önünde sessizce konuşuyordu.
Meryem içeri girdiğinde annesinin kızarmış gözlerini gördü.
Ailenin ineği ölmüştü.
Bu, Köseler için yalnızca bir hayvanın ölümü değildi. Zehra ineğin sütünden peynir ve yoğurt yapıyor, artanı satarak eve birkaç kuruş getiriyordu. Zaten zor geçinen aile için kışın ortasında büyük bir kayıptı.
O akşam sofradaki çorba dört kişiye yetmesi için biraz daha sulandırıldı.
Gece Meryem okuldan aldığı kitabı göğsüne bastırarak uyumaya çalıştı. Yan odadan anne ve babasının kısık sesleri geliyordu.
Borçlardan, yiyecekten, hayvanlardan söz ediyorlardı.
Sonra kendi adını duydu.
Ertesi sabah Meryem önlüğünü giyip çantasını aldı.
Kapıya geldiğinde Salih onu durdurdu.
“Bugün okula gitme.”
Meryem bunun bir günlük olduğunu düşündü.
Ama ertesi gün de gidemedi.
Sonraki gün de.
İneğin ölümüyle evin yükü artmıştı. Zehra hem eve hem ahıra hem de küçük Ömer’e yetişemiyordu. Salih çözümü evin en büyük çocuğunda bulmuştu.
Bir hafta sonra Meryem’in çantası hâlâ odanın köşesindeydi.
İkinci hafta pencereden baktığında Emine Acar’ı gördü. Arkadaşı, kitaplarını kolunun altında taşıyarak karların arasından okula gidiyordu.
Meryem perdeyi aralayıp uzun süre arkasından baktı.
Bahar gelince döneceğine inanıyordu.
Fakat bahar geldiğinde karlar eridi, Akpınar’ın kapanan yolları yeniden açıldı.
Meryem’in okul yolu açılmadı.
On bir yaşındaki Meryem Köse, o yıl hayatın ilk kez kendisinden bir şey aldığını öğrendi.
İlk kaybettiği şey çocukluk hayaliydi.
Yıllar sonra geriye baktığında anlayacaktı:
Hayat ondan almaya daha yeni başlamıştı.