Bir yıl sonra.
“Geç kaldığımı bilerek, sana geliyorum Yusuf...”
Geç kalınan şeylerden vazgeçmek gerekmez değil mi?
Kaçırdığın uçak için yeni bilet, kaçırdığın fırsatlar için yenilerini beklemek, yada onları oluşturmak gerekmez mi?
Sinem, tam bir yıl sonra bıraktığı viraneyi yeniden inşa etmek için, arkadaşı ve Kutup’la birlikte geri dönüyordu Türkiye’ye.
Liseyi bitirmiş, üniversite sınavlarını başarıyla geçerek Türkiye’nin en güzel üniversitesini kazanmıştı.
Geçen bir yıl, ona çok şey katarken çok şeyleri götürmüştü beraberinde. Eskisi gibi şüphe içinde yaşamıyordu hayatını.
Sinem Ulusoy; annesi Yaren hanım gibi cesur, babası Serkan Bey gibi mücadeleciydi.
Geçmişiyle yüzleşmek, yeni acılar yerine, mutluluklara yelken açmak için geri dönüyordu.
Cezası biteli çok olsada, liseyi bitirmeden geri dönmek istememişti, ve en doğru zaman olduğu kanaatindeydi.
Yağız dayısının büyük kızı Ceyda ablası evleniyordu, amcasıyla yengesi bir gün sonra gelecekti. Düğüne bir hafta kala gelmeleri hazırlıklara yardımcı olmak için iyi olacaktı.
Aslında hepsi bahaneydi, Sinem Düğünde kendisini misafir gibi hissetmek istemediği için, Hayır! Buda yalandı.
Artık Yusuf’un hasretine, kalbinin sızısına, iç sesinin yalvarışlarına dayanamaz olmuştu.
Arkadaşı Seda, abisinin yanında kalıyordu. Okumak için gittiği New York’ta hayatının aşkını bulamadığı için, ailesini ziyarete geliyordu Sinem’le beraber. Ona göre en büyük hedef, hayatının aşkını bulmaktı.
Uçak yolculuğu sona erene kadar, Seda’ya heyecanını anlatıp durmuştu Sinem.
Seda, Yusuf’u fotoğraflarda görmüş olsada, ikisini aynı tabloda çok merak ediyordu. Uçak yolculuğu sona erdikten sonra, Kutup Ceyda’nın yanına gitmek istediği için kızların yanından ayrılmıştı.
Seda taksiden inerken, Sinem’in kolunu tutmuş heyecanla düğün günü için hayallerini sayıyordu.
“Seni şöyle Efso bir şey yaparız ki, seni görünce eniştem çarpılsın!”
Taksici valizlerini bagajdan çıkartıp kapının önüne götürürken, Sinem Seda’nın koluna küçük bir cimdik atarak hayıflandı.
“Allah muhafaza! Nöronların yandı senin yine, niye çarpılsın yahu!”
Seda elini kolunun üzerine koyup, yalandan acıdığını söylerken, laf sokmayı da ihmal etmiyordu.
“Sen çocuğu arkanda bırak, elin memleketine dön, ben iki laf söyleyince aman. Valla kusura bakma, şu an koluna birisini takmış olsa kaf edemezsin.”
Sinem, ters bakışlarını Seda’nın gözlerine diktiğinde, tek eliyle kalbini gösterdi.
“Bas bas, birazda tuz sen bas. Bir sen kalmıştın zaten.”
"Daha dur bakalım, asıl tuzu basacak daha çıkmadı karşına. Bizimkiler normal tuz, o turşuluk kocaman tuzlardan basacak. Seni parmağında yüzükle gördü, buna rağmen aşkını itiraf edip gitmemen için yalvardı.
Sen, ailen bile cezanı sona erdirmişken geri döndün."
Seda, açık sözlü bir kız olmanın yanı sıra, Sinem’e harika bir dost, arkadaştı.
Aralarında bu tür muhabbetler her daim geçer, bir kaç saniye sonra unutulurdu. Sinem, bu konuşmaların zerre öfke barındırmadığını, aslında bir yol olduğunu bildirdi.
Kapının önüne geldiklerinde Sinem derin bir nefes alarak, zile dokundu.
Geleceklerinden kimsenin haberi yoktu, ve kapıyı açtıklarında görecekleri Sinem’de olmayacaktı.
Kapı açılırken Sinem kenara çekilmiş, Seda ortada kalmıştı.
Kapıyı kimin açtığını görmeyen Sinem, Seda’nın yüzünde ki şaşkınlık ifadesine anlam verememişti.
Kapıyı açacak olan kişilerin arasında, böyle bir tepki vereceği kimse yoktu.
“Buyurun” diyen sesi duyduğunda, kahkaha atmamak için dudaklarını birbirine bastırdı Sinem. Kapıyı açan kişi yüksek ihtimalle bir zamanların yarım dünyası Hamza’ydı.
Ah, üçüzlerini ne çok özlemişti.
Onlarsız yıl geçirmişti. Neredeyse iki yıldır ayrıydılar.
Seda, karşısındaki mankenlere taş çıkartacak kadar yakışıklı bir yüze sahip olan Hamza’yı gördüğünde, onu tanıması mümkün değildi.
Çünkü Sinem ona, kardeşinin bir Obezite olduğunu söylemişti.
Bir markanın modeli falan değil.
Üzerindeki giyim tarzından evin çalışanına benzemiyordu, kimdi bu Allah’ın yakışıklısı?
Seda “Buyurun hanımefendi?” sesini duyduğunda, şaşkınlıkla ingilizce konuşmaya başladı.
“Ah, merhaba ben Seda. Sinem’in arkadaşı.”
Hamza Seda’nın yüzüne anlamaz bir tavırla bakarken, Seda başını sağa sola çevirerek “Oda burada olacaktı.” Diye tamamladı sözlerini, gözleri Sinem’i ararken.
Sinem olduğu yerden kahkaha atarak çıkarken Seda’ya bakarak konuştu.
“Türkiye’de, Ulusoy malikanesinin sınırları içerisindeyiz, Türkçe kardeşim, Türkçe!”
Hamza, Seda’dan çektiği bakışlarını Sinem’de karar kıldığında gözlerini açıp kapattı önce.
Ardından 'Sinem!' Diye bağırarak kollarıyla ahtapot misali sararak kapının önünde döndürmeye başladı Sinem’i.
“Ah! Dur, düşeceğiz birlikte Hamza! İndir beni!”
Hamza, keyifle kahkaha atarken, tüm ev halkına anons yapıyordu adeta.
“Heyt be! Üçüzüm gelmiş, Anneeee Babaaaaa, Ezgiiiiii, Sinem geldi.”
Sinem, ayakları yere değdiğinde, elini karnına bastırarak kahkahalarını sonlandırmaya çalıştı.
Seda, gördüğü tabloya 32 diş sırıtırken, ailesini ne kadar özlediğini fark etti. Acaba arkasını dönüp topulklayarak gitsemiydi?
Tüm ev halkı kapı önünde Sinem’e sarılıp hasretlik gidermeye çalışırken, Seda yalnızca izleyici koltuğunda oturuyordu. Yalnız tek bir farkla ki, Hamza’nın bakışlarının kıskacına takılmıştı.
Hamza, Seda’ya doğru eğilerek yalnızca ikisinin duyabileceği şekilde fısıldadı.
“Sizde hoş geldiniz, Seda Hanım.”
Yaren hanım, kızının saçlarını öpüp koklarken, Serkan Bey’in kollarının arasındaydı. Birlikte salona geçtiklerinde, Ezgi isyan bayraklarını sallayarak, Sinem’i yanına oturtmuştu.
Hamza karşısına otururken, Seda yanında oturuyordu. Yağmur bir işi için şehir dışındaydı.
Sinem, gözlerini Hamza’nın üzerinde gezdirirken, ıslık çalmayı ihmal etmedi.
Hamza yamuk bir gülüşle Sinem’e bakarken, yine muzipliği üstündeydi.
“Sinem, kardeş olmasak bana sulandığını zannedeceğim.”
Ezgi gözlerini devirirken kolundan çekiştirdi Sinem’i.
“Şunun Egosunu şişirecek şeylerden uzak dur, lütfen. Sonra gideceksin biz arkandan havasını yiyeceğiz.”
Serkan bey, çocuklarının tatlı atışmalarını izlerken, konu gitmeye gelince ciddileşerek hayır demesini umut ettiği soruyu yöneltti kızına.
“Sinem, geri dönmeyi düşünüyor musun kızım?”
Yaren hanım, ayağa kalkıp cevabı duymak istemediğinden dolayı kapıya yöneldiğinde, oturduğu koltuktan kolunu uzatarak karısına engel oldu Serkan bey.
Halbuki anne yüreği, kızına tekrar hasret kalacağını duymak istemiyordu sadece.
“Papatyam, gel.”
Onların aşkı ilk gün ki gibi taptaze dururken, çocukları büyüyordu. Yaren hanım, ilk günden kızını üzmek istemediği için gitmeyi tercih etmişti ama, Serkan bey buna müsaade etmeyerek yanına oturttu Papatyasını.
Sinem, annesiyle babasının şu tablosuna imrenirken, oturduğu yerden kalkıp eskiden yaptığı gibi ortalarına geçerek oturdu.
“Yaren hanımcığım, çok değerli ajan hatunum, onun çakma elemanı Serkan bey, nam-ı diğer deniz göz, merak etmeyin artık buradayım.
........üniversitesini kazandım, ben bir Doktor adayıyım!”
Sinem, annesiyle babasının aşkını her ayrıntısına kadar dinlemişken, kaybettiği neredeyse iki yıl var gibi geliyordu.
Ama telafi edecekti, hem ailesiyle, hem palyaçoluk yaptığı çocuklarıyla, hem de Yusuf’uyla. Acaba hepsi hayatta mıydı?
Aile bireyleri duyduklarıyla mutlu olurken, Sinem Hamza’ya göz kırparak sordu.
“Siz bay Ulusoy, kaç kilo verdiniz?”
Hamza, oturduğu koltukta arkasına doğru yaslanırken, tek eliyle saçını geriye doğru itti havalı havalı.
“60 kilo kadar bir şey, Sinem.”
Seda, koltukta öne doğru eğilerek baştan aşağıya parmağıyla işaret ederek, şaşkınlığını dile getirdi.
“Senin içinden ben çıkmışım resmen!”
Sinem başta olmak üzere diğerleri kahkaha atarken, Seda'da şaşkın şaşkın bakıyordu.
Hamza, bir zamanların Serkan'ını canlandırıyordu bu evde.
Sempatik, ve fazla yakışıklı olmasıyla çapkınlıktan fazla uzaktı.
İlk andan itibaren Seda'yı süzüm süzdüğü kaçmamıştı Babasının gözünden.
Hamza, kahkahasını sonlandırıp,
“İçimden senin çıkmamanı tercih ederdim, bilhassa kalbim yumuşacıktır.” dedi
???
Her şey çok güzel, mükemmel bir şekilde ilerliyordu ama, bir tarafında eksiklik hissediyordu Yusuf.
Sinem’in arkasını dönmeden gidişinden sonra, kendini toparlamakta ne kadar zorlansa da, ayağa kalkmak için sebeplerine tutunmuştu.
Belinay’ın tedavisinin yanı sıra yetimhaneden gelen, tüm kanserli çocuklar için özel bir klinik açılmıştı. Bu hayır işi için, Ege Bey, Serkan Bey, Yağız Bey, Asaf Bey, maddi manevi desteklerde bulunurken, özel doktorlar tesis edilmişti çocuklara.
Kliniğin başına Onur doktor geçirilirken, Yusuf elini kolunu çekmiyordu çocuklardan.
Doktorlarla her birisi hakkında konuşurken, maddi bir sıkıntı söz konusu olmuyordu. Kliniğe Minik Yusuf'un adı verilmişti.
Çocuklara eskiden yaptığı gibi palyaçoluk yaparken, huzuru buluyordu. Bütün kliniğin Prensi olmuştu aylardır.
Haricinde istanbul’un en güzel üniversitesini kazanmış, birinci sınıfı bitirmişti. Doktor olacak, kanserli çocuklara umut verecekti.
Yaşam amacı yalnızca çocuklardı.
Parası olmadığı içim, umudu olmadığı içim, kimsesiz oldukları için ölsünler istemiyordu.
Ama onun asıl mesleği palyaçoluktu, isterse yüz yaşına gelsin yine de bıkmayacaktı çocukların dudaklarındaki tebessüm sebebi olmaktan.
Hayatında her şey tamdı ama, bir eksik vardı işte. Sol tarafında günden güne büyüyen, asla küçülmeyen derin bir boşluk.
Kendisini çocuklarla ne kadar oyalasa da, kalbini oyalayamıyordu.
O günden sonra bir daha görmemişti Sinem’i. Çünkü gitmemişti New york'a, kendine bir söz vermişti ve tutuyordu.
Gerçi görecek olsa, yeniden bir şansları olur muydu?
Ona minik Yusuf’u hatırlatırken, mutlu edemezdi ki.
Tüm düşüncelerini bir kenara atıp, kucağında kıpır kıpır olan Belinay’ın saçlarını öptü. Bu hareketten huylanan Belinay, kıkır kıkır gülerken Yusuf’un yüzünde güller açıyordu.
“Yusuf abi, ben bir daha hasta olmayacağım değil mi?”
“Hayır, olmayacaksın Prensesim, sen artık okula gideceksin.”
Belinay, mutlulukla Yusuf’un boynuna sarılırken, kısa zaman içinde onların bu tablolarını kıskanan bir adet Sinem’in bakışlarına esir olacaklarını bilmiyorlardı.
“Seninle uyuyabilir miyim bu gece?”
“Olur, uyuyalım Prensesim.”
Belinay, verdiği mücadelenin sonunda hastalığı yok denecek kadar iyileşmiş, artık yaşıtları gibi gönlü istediğinde koşabilen, oyun oynayabilen bir çocuk olmuştu.
Arada sırada Yusuf’u sorsa da, Yusuf onu ufak tefek cevaplarla gelmeyeceğine inandırıyordu. Küçücük çocuk ölümden ne anlardı ki? Birisi iliklerine kadar yaşarken.
Belinay, Yusuf’un kucağından kalkıp, odasının kapısını açarak Yusuf’a bağırdı.
“Prensim, hadi uçur beni!”
Yusuf, içinden şükürler ederek Belinay’ın önünde eğilip onu sırtına aldı. Belinay’la holde sağa sola doğru koşarken, “Uçuyoruuuz!” nidalarıyla, şen kahkahaları yankılanıyordu.
Holün sonuna geldiklerinde, üzerinde diz üstü baharın geldiğini müjdeleyen bir kıyafet giymiş, parlak kahverengi saçları tek tarafında toplanmış, tüm asaletiyle Sinem’i gören Yusuf, istifini bozmadan arkasını dönerek aynı şekilde Belinay’ın odasının önüne geldi.
Arkasından ilerleyen topuk seslerine şahit olurken kulakları, kendi kendine mırıldandı Yusuf.
“İşte böyle tıpış tıpış gelirsin ayağıma, Sinem Ulusoy!”
Belinay’ı yatağına yatırıp odadan çıktığında, kapının sağ tarafında onu bekleyen Sinem’i buldu gözleri.
Sessizce yutkunurken, “Gittikçe güzelleşiyor, gel beni al canına kat diyor resmen, kurban olduğum Allah’ım ne büyüksün” diye geçirdi içinden.
Sinem, bıraktığı Yusuf’un yerine daha farklı bir Yusuf bulunca, geçen bir yılın ona ne kadar cömert davrandığını düşündü. Yusuf’tan gelecek olan hoş geldini beklemeden, aralarındaki mesafeyi kapatarak sarıldı.
Kokusu hiç değişmemiş, tıpkı yanında uyuduğu gece yastığına sinen kokusu gibi kokuyordu. Yusuf’un ellerinin yanlarında olduğu gerçeğini fark ettiğinde, kendisini geri çekti.
“Habersiz geldim ama, rahatsız etmemişimdir diye umuyorum.”
Yusuf’un tek düşüncesi kollarının arasına alıp, sıkı sıkı sarmakken Sinem’i, gururu girdi araya bu defa.
“Hoş geldin.” Dediğinde, Sinem’in bozulduğunun farkındaydı.
Sinem, “Hoş buldum” derken, Yusuf’un sorgulayıcı bakışlarının arasında eziliyordu resmen.
Yusuf, Sinem’in ona geleceğini biliyordu, kuşları sağ olsun haberini uçurmuşlardı.
İki gün önce Türkiye’ye geldiğini öğrenmiş olsada, gitmemişti yanına. Kendine verdiği bir sözü vardı, Sinem çağırana kadar gitmeyecekti.
Sinem, Yusuf’un ona olan yabancı bakışlarını görünce, geliş sebebini kısaca özetledi.
“Ben Yusuf’un mezarına gideceğim, ama mezarlığı bilmiyorum.”
Aile mezarlığımızda, benim ruhumda orada, nasıl bilmezsin?
Diye geçirdi içinden Deli yürek.
Yusuf, elini cebine koymuş Sinem’in stresten şekiller değiştiren yüz hatlarına odaklanmış, keskin bakışlar yollarken, başını iki yana hafifçe sallayarak “ Yani?” dedi.
“Birlikte gideriz diye düşündüm, benimle gelir misin?”
Yusuf, elini cebinden çıkartıp, Sinem’in yanından geçerken cevap verdi.
“Ben, acını paylaşabileceğin son insan bile değilim, üzgünüm Sinem Gelemem.”
Buradan Sinem'e sesleniyorum!
"Her yerde okyanus sen, boğuldun deredeeee.
Zamanla unutulur hani aklın nerede?
Saatin mi bozuldu niye kaldın geçmişteee?
Al bi zaman bide akıl, buda Fadimemle bizden sana hediyee "
??
Yorumlarınızı bekliyorum, yeni Yusuf ve pişman bir Sinem nasıldı?