Akşam yemeği

1263 Kelimeler
Vapur köprü altından geçtiğinde gökyüzü artık geceye dönmüştü. Işıklar yandı, Boğaz’ın iki yakası inci gibi parladı. Çocuklar kahkahalarla birbirlerini kovalarken, aile o manzarayı kalplerine kazıdı. Vapurdan indiklerinde hava iyice kararmıştı sahil boyunca ışıkların süslediği balık restoranlarının olduğu yere yürüdüler. Masaları denizin hemen kenarında, ahşap iskeleye dizilmişti. Boğaz’ın ışıkları sanki gündüzden bile daha parlaktı. Yalıların pencerelerinden süzülen sıcak sarı ışıklar, sahil boyunca dizilmiş restoranların renkli tabelalarıyla birleşiyor, deniz sanki binlerce yıldız taşır gibi parlıyordu. Hafif serin bir rüzgâr esiyor, martıların sesleri uzaktan hâlâ duyuluyordu. Retoranlardan çıkan miss gibi yeni pişmiş balik kokuları etrafi sarmıştı Armina’nın yüzünde vapurun bıraktığı huzur vardı ama içinde ayrı bir heyecan da büyüyordu. Çünkü bu akşam sadece yemek değil, aynı zamanda iki ailenin birbirine alışmaya başladığı ilk özel zamanlardan biriydi. Restoranın kapısından içeri girdiklerinde onları canlı müzik karşıladı. Köşede oturan üç kişilik bir grup bağlama, keman ve darbuka eşliğinde Türkçe ezgiler çalıyordu. Bu durum Saida’nın yüzünü hemen güldürdü. Belli ki burası gönlü geniş bir mekân İstanbul’un ruhu sofraya karışıyordu. Masadan dışarı baktıklarında köprünün ışıkları denize yansıyordu, sanki masanın önünde dev bir tablo asılı duruyordu. Çocuklar hemen heyecanla sandalyelerine oturdular. Shukran, menüyü alıp gözlerini büyüterek inceledi. “Anneee! Burada kocaman balıkların resmi var. Ben balık yiyeceğim!” İmran hemen atıldı. “Ben de! Ama yanında patates kızartması olsun.” Bekzat kaşlarını kaldırıp gülümsedi. “Balığın yanına patates mi olur kızım?” Dilruba ablası gibi davranarak küçüklerin başını okşadı. “Bırak yesinler Bekzat. Çocukların keyfi önemli.” Garson masaya geldiğinde siparişler verildi. Saida rakı istemedi, onun yerine taze sıkılmış portakal suyu söyledi. Ama Bekzat ve Dilruba göz göze gelip hafifçe gülümsediler. Garson gülümseyerek masaya balık çeşitlerini, zeytinyağlıları, mezeleri getirdi. Ortamı mis gibi ızgara kokusu sardı. Saida kızlarının bardaklarını meyve suyu ile doldururken Bekzat rakı şişesini açtı. Kadehler yükseldi. Garson onların rakılarını getirdiğinde ikisi kadehleri tokuşturdu. Bekzat gür bir sesle konuştu. “Hadi o zaman! İstanbul’a, hayata ve yeni başlangıçlara.” Dilruba kadehini kardeşine uzattı. “Ve aileye. Ne olursa olsun bizi ayakta tutan şey o.” Armina ikisinin kadehlerine çarparken gözlerinin parıltısı gizlenemedi. O sırada Saida da kızlarının bardaklarını kaldırdı. “Biz de meyve suyu ile size eşlik ederiz. Çünkü bu sofrada hepimiz eşitiz.” Çocuklar neşeyle bardaklarını tokuşturdu. İmran heyecanla bağırdı. “Yaşasın İstanbul!” Shukran kahkahalarla ona katıldı. “Ve yaşasın balık!” Herkes gülmekten kendini alamadı. Sofranın üzerine yayılan o kahkaha ve denizin kokusu, canlı müzikle birleşince gece masalsı bir hâl aldı. Armina onları izlerken kalbinin içi ısındı. Bu sofrada tartışmalar, korkular bir kenara bırakılmıştı. İlk defa gerçek bir aile gibi yan yana oturuyorlardı. Shukran elindeki meyve suyunu kaldırarak abilerine özenle bağırdı. “Ben de tokuşturacağım! Ama benimki portakal suyu.” İmran kahkaha atarak kardeşine eşlik etti. “Benimki de!” İki küçük kızın kadeh gibi bardaklarını tokuşturması herkesi güldürdü. O an masanın gerginliği çözülmüş, yerini tatlı bir sıcaklık almıştı. Yemekler gelene kadar sohbet koyulaştı. Saida, İstanbul’un büyüsüne kapıldığını itiraf etti. “Biliyor musunuz, bu şehir bana biraz Tashkenti hatırlattı ama bir o kadar da farklı. Sanki eskiyle yeniyi aynı masada oturtmuşlar gibi.” Dilruba annesine katıldı. “Evet anne, insan burada hem tarih görüyor hem de modernlik. İkisini bir arada yaşamak çok güzel.” Bekzat bir an sustu, gözlerini denize dikti. Sonra derin bir nefes alarak konuştu. “Benim için her şehir aynı. İnsanı yanında kimse yoksa en parlak ışık bile karanlık gelir. Ama itiraf edeyim, burada sizlerle olmak bana ilk defa gerçek bir huzur hissettirdi.” Masada kısa bir sessizlik oldu. Armina ağabeyinin bu sözlerinden etkilendi. Saida ise oğluna sevgiyle baktı. “Demek ki yalnızlık değilmiş mesele. Demek ki aileymiş, yanımızdaki insanlarmış.” Tam o sırada garson masaya tabaklar getirdi. Kızartılmış kalamar, mezeler, taze balıklar… Masanın üzeri renk cümbüşüne döndü. Çocuklar heyecanla çatalları ellerine aldı. Shukran balığa baktı ve mırıldandı. “Bu balık bana bakıyor gibi…” Herkes kahkahaya boğuldu. Dilruba kardeşinin saçlarını okşadı. “Sen yemesen de olur Shukran, ben yerim.” Gece ilerledikçe sohbetler derinleşti, kahkahalar arttı. Armina içinden geçirdi: “Ne kadar zor olursa olsun, böyle sofralar oldukça biz birbirimize daha da kenetleneceğiz.” Kadehler tekrar doldu, sofranın üzerindeki mezeler azaldıkça sohbetler daha samimi hâle gelmeye başladı. Masanın bir köşesinde İmran ve Shukran kendi aralarında fısıldaşıyor, bazen kıkır kıkır gülüyorlardı. Karşılarında oturan garson bile o neşeye istemsizce gülümsemekten kendini alamadı. Saida kızlarını torunlarını izlerken başını hafifçe yana eğdi, gözlerinde hem gurur hem de iç çekiş vardı. “Zaman ne kadar hızlı geçiyor, dün daha miniciktiler. Şimdi bak, İstanbul’a geldiler, kendi hikâyelerini yazıyorlar.” Dilruba başını annesine çevirip gülümsedi. “Onlar bizim gururumuz anne. Hem güçlü hem merhametli olacaklar. Tıpkı senin bizi yetiştirdiğin gibi.” Armina sessizce annesine baktı. İçinde yıllardır biriken bütün özlemi, o an gözlerinin derinliğinde hissetti. “Mam…” dedi alçak bir sesle “ben bazen güçlü olmaktan yoruluyorum.” Saida hemen kızının elini tuttu. “Yorulmak insanca, yavrum. Ama pes etmek değil. Güçlü olmak bazen susmak, bazen gülümsemektir. Sen ikisini de çok güzel yapıyorsun.” Masada kısa bir sessizlik oldu. Bu defa sessizlik rahatsız edici değil, aksine huzurluydu. Dışarıdan geçen teknelerin ışıkları denizin üzerinde dalgalanıyor, uzaklardan gelen müzik sesiyle birlikte gece daha da güzelleşiyordu. O sırada Bekzat sandalyesine yaslanıp kadehini eline aldı. “Hadi anlatın bakalım, kim ilk defa İstanbul’a geldi?” İmran parmağını kaldırdı. “Ben geldim! Hem de çok sevdim. Burada martılarla arkadaş oldum!” Shukran hemen söze girdi. “Ben de denize taş attım, ama taşım batmadı, su üstünde zıpladı!” Bekzat kahkahasını tutamadı. “Taş değilmiş o zaman, senin gibi hafifmiş.” Masadakiler gülmeye başladı. Dilruba eliyle ağabeyine hafifçe vurdu. “Yeter Bekzat, çocukla alay etme!” “Alay etmiyorum,” dedi Bekzat hâlâ gülerek “sadece şunu fark ettim, bu şehirde çocuklar bile sihir yapıyor. Baksanıza taş batmıyor, martılar konuşuyor!” Garson boş tabakları toplarken sahnedeki müzik grubu yavaş tempolu bir melodiye geçti. Kemanın tınısı denizin dalgalarıyla birleşti, ortalığa melankolik ama huzurlu bir hava yayıldı. Dilruba, müziğin ritmine hafifçe başını salladı. “Bu şarkı bana çocukluğumuzu hatırlattı. Bizim köyde de akşamları radyoda böyle melodiler çalardı. Annem mutfakta yemek yaparken biz pencereden gökyüzüne bakardık.” Saida iç çekti. “Ah o günler… İnsan fark etmiyor ama bazı anılar kalbinde en sessiz yerini alıyor. Sonra yıllar geçiyor, bir melodiyle, bir koku ile yeniden canlanıyor.” Bekzat başını salladı. “Doğru diyorsun anne. Ben de bu akşam kendimi sanki eskiden yaşadığımız o akşamların içinde gibi hissettim. Armina’nın yüzünde çocukluğundaki o inatçı ifadeyi gördüm.” Armina dudak bükerek kardeşine baktı. “Hâlâ aynıyım galiba. Değişen tek şey yaşım oldu.” “Yok yok,” dedi Bekzat gülerek “biraz daha sabırlı olmuşsun. Eskiden sana bir şey söylenince hemen kızardın.” “Şimdi de kızıyorum ama içimden.” Herkes kahkahaya boğuldu. Masanın üzerindeki mumlar titredi, rüzgâr sofraya tuzlu deniz kokusunu taşıdı. Bir süre sonra çocuklar masanın yanındaki küçük platformda dans etmeye başladılar. Canlı müzik neşeli bir tempoya geçince, Shukran ellerini havaya kaldırdı, kendi etrafında döndü. İmran onu taklit edince garsonlar bile alkışlamaya başladı. Saida gururla izledi torunlarını. “Bakın onlara, dünya dursa da çocuk gülüşleri durmasın.” Armina başını annesinin omzuna yasladı. “Sen oldukça durmaz anne.” Dilruba, Bekzat’a dönüp kadehini bir kez daha kaldırdı. “Bu akşamı unutmayalım. Bu sadece bir yemek değil, bizim yeniden bir araya gelişimiz.” Bekzat kadehini kaldırırken gözleri hafifçe doldu. “Unutmak mı? Bu geceyi ömrümün sonuna kadar hatırlayacağım. İstanbul artık sadece bir şehir değil bizim için… Bizim yeni başlangıcımız.” Masada herkes sustu. Müzik devam ederken deniz kıyıya vuruyor, gece şehrin üzerine usulca seriliyordu. O an, zaman durdu sanki. Kimse konuşmadı, kimse düşünmedi. Herkes sadece oradaydı, o sofrada, o sevginin ortasında. Ve Armina içinden, sessizce dua etti: “Ne olursa olsun, bu birlik hiç bozulmasın. Çünkü her şey geçer, ama aile kalır.”
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE