bc

KUMA +21

book_age18+
88
TAKİP ET
1K
OKU
contract marriage
opposites attract
mythology
like
intro-logo
Tanıtım Yazısı

🔞+21 bir Hikayedir - Rahatsız olanlar kesinlikle uzak dursun 🔞

"Ben de mecburum," dedi Boran, sonunda, sesi alçaktı. "Bu gece, ikimiz de mecburuz. O zaman, bu işi, ikimiz de yapalım. Ama bir şeyi bil. Sen, benim karım değilsin. Benim karım, Zümra. Sen, sadece... bu gece, burada olan birisin. Bunu unutma."

Boran, Beritan'ı bıraktı. Bir adım geri çekildi. Mum ışığında, ikisi de birbirine baktı. İkisi de, mecburiyetin içinde, bu geceyi yaşamak zorundaydı.

chap-preview
Ücretsiz ön okuma
1. Aşkın Gölgesi
Kuma Bölüm 1: Aşkın Gölgesi Giriş: 1990’ların ortasında, Doğu’nun sert ve dağlık coğrafyasında, aşiretlerin birbirine kenetlendiği, soyun devamının her şeyden üstün tutulduğu bir dünya hüküm sürüyordu. Boran Ağa’nın konağı, bir tepenin üzerinde, geniş avlusu, kalın taş duvarları ve ağır ahşap kapılarıyla bu dünyanın hem kalbi, hem de kalesiydi. Burada, aşk da, acı da, geleneklerin demirden iradesi de, toprak kadar katı, rüzgar kadar amansızdı. … Boran Ağa, selamlıktaki kadim sedirde, kehribar tesbihini çevirirken, parmaklarındaki güç onu yansıtmıyordu. Otuz beş yıllık ömrünün sekiz yılı, bu koca konakta, daha da büyüyen bir sessizliğin gölgesinde geçmişti. Akşamın loşluğu odanın içine çöküyor, tek bir yağ kandilinin titrek ışığı yüzünün sert çizgilerini vurguluyordu. Uzun boyu, esmer ve karizmatik görünümüyle doğuştan bir liderdi, ama liderliğin en ağır yükü şu an omuzlarındaydı: Soyunun devamı. Kapı usulca açıldı ve Zümra içeri girdi, elinde bir sürahi soğuk su. Otuz üç yaşındaki karısı, hâlâ o ilk günkü gibi güzeldi, ama güzelliğinin üzerine bir hüznün ince tülü düşmüştü. Sarı saçları, solgun yüzünde bir ışık gibi parlıyordu. “Sana kahve yaptım ağam” dedi, sesi bir fısıltı kadar hafif. Boran başını kaldırdı. Gözleri, Zümra’nın yüzündeki o bildik, kemirici ifadeyi gördü. O ifade, Almanya’nın o soğuk, beyaz hastane odasından beri ordaydı. Doktorun, çevirmen aracılığıyla söylediği o kupkuru, acımasız cümle hâlâ kulaklarında çınlıyordu: “Bayım, tüm testler sonuçlandı. Sorun… hanımefendidedir. Fizyolojik olarak hamile kalma ihtimali neredeyse yok denecek kadar az.” Zümra’nın o an yüzündeki ifadeyi asla unutamazdı; bir cam kırılıp da parçalanır gibi, sessizce dağılan bir şey vardı gözlerinde. “Teşekkür ederim,” diye mırıldandı Boran, karısının elini tutarak. Avuç içi buz gibiydi. “Zümra…” “Söyleme,” diye fısıladı Zümra, gözlerini kapayarak. “Lütfen, hiçbir şey söyleme.” Sekiz yıllık evlilikleri, son iki yıldır bu kesin ve acımasız gerçeğin gölgesinde sürüklenip gidiyordu. Her şey denendi. Her yol tükendi. Ve sonuç, bu taş konakta her gece biraz daha büyüyen bir boşluktu. … Ertesi gün öğle sonu, Boran, can yoldaşı ve çocukluk arkadaşı Cemal’le birlikte, kasabanın kenarındaki çınar altındaki köy kahvesine oturmuştu. Burası, aşiret reislerinin, yaşlıların, çiftçilerin buluşma yeriydi. Havada, tütün dumanı, kahve kokusu ve toprak yolların tozu karışıyordu. Cemal, sırtını ağaca dayamış, Boran’a bakıyordu. “Yine o gözler, Boran Ağa,” dedi Cemal, sesini alçaltarak. Kalın bıyıklarının altından dudakları büzülmüştü. “Zümra Hanım’ı üzme. Olmuyorsa olmuyor. Kader.” Boran, fincanındaki sert kahveyi bir yudumda bitirdi. Boğazı yanıyordu, ama içindeki yangın daha beterdi. “Kader değil, Cemal. Doktor dedi. Kesin. O… kısır.” Kelime, dilinde kurşun gibi ağırdı. Onu suçlamıyordu, asla. Ama gerçek, işte buydu. Tam o sırada, kahvenin diğer köşesinden, biraz daha genç, belki otuz yaşlarında, birkaç içkiyi fazla kaçırmış bir adamın yükselen kahkahası ve laf atması duyuldu. Adam, yanındaki arkadaşına, kasabanın diğer aşiretinden birine, yüksek sesle bir şeyler anlatıyordu. “…valla, dedim ki, mal mıdır nedir, Boran Ağa’nın işi yok! Karısı güzel ama, işte… kısır! Duydum, Almanya’da doktor demiş. Ha! Demek ki güç, kuvvet, ağalık bir işe yaramıyormuş. ‘Kısır Ağa’ derler artık adına, duydun mu?” Kahvedeki diğer sesler bir anda kesildi. Cırlak radyodan gelen türkü sesi, boşluğu doldurmaya çalışıyordu. Herkes, önce lafı söyleyene, sonra da Boran Ağa’nın oturduğu köşeye baktı. Bir buz gibi sessizlik çöktü. Boran, hareket etmedi. Yüzünde hiçbir ifade yoktu. Sadece, kahve fincanını masaya bıraktığında, ince porselenin hafif bir çıt sesi çıkardı. Cemal, “Boran, sakın…” diye fısıldadı, ama sözü yarıda kaldı. Boran ayağa kalktı. Uzun boyuyla, içerideki herkesten bir baş daha yüksekte duruyordu. Yavaş, ağır adımlarla o masaya doğru yürüdü. Gözleri, lafı söyleyen adamın üzerine mermi gibi kenetlenmişti. Adam, sarhoşluğundan sıyrılmaya çalışır gibi gözlerini kırpıştırdı, yutkundu. “Ne dedin sen?” diye sordu Boran, sesi tehlikeli bir düzlükte, alçak ve tane tane. “Ağa, ben… şey, yanlış anladın, içmişiz biraz, şakaydı…” diye mırıldandı adam, sırtını duvara dayayarak. “Kısır Ağa mı dedin?” Boran’ın sesi bir ton daha yükseldi, kahvenin her köşesinde yankılandı. Adam, tereddüt etti. O tereddüt, sonun başlangıcı oldu. Boran’ın içindeki fırtına, o an patladı. Sekiz yıllık hayal kırıklığı, umutsuzluk, aşağılanma, Zümra’nın gözlerindeki hüzün, annesinin sessiz beklentisi, omuzlarındaki yük… Hepsi, bir anda kontrolden çıkan bir sel oldu. Öfkesi, gözlerinden ateş saçıyordu. Bir hamlede, önündeki ağır, ceviz kahve masasını devirdi. Fincanlar, tabaklar, nargileler bir anda havada uçuşup tahta zemine çarpıp parçalandı. Küt, pat, şangır! Sesler, kahvedekileri yerlerinden sıçrattı. Adam, kaçmaya çalıştı, ama Boran daha hızlıydı. Uzun kolu uzandı, adamın mintanının yakasından yakaladı ve onu kendi gücüyle duvardan ayırdı. Sonra, öfkenin kör dürtüsüyle, ilk yumruk indi. Burna, tam ortasına. Çat! sesi kemikten geldi. Adamın başı geriye fırladı, ağzından bir sıçrama kan ve tükürük fışkırdı. “Boran! Dur!” diye bağırdı Cemal, ona yetişmeye çalışarak. Ama Boran durmadı. İkinci yumruk, mideye, derinlere, ciğerlere hava bırakmayacak şekilde saplandı. Adam, hök diye bir ses çıkararak iki büklüm oldu. Boran onu bıraktı, adam yere yığıldı, kusmaya başladı. Boran, üzerine eğildi, onu yerden kaldırmaya çalışan bir arkadaşını da itti. Yumruklar, artık hedef gözetmeden, öfkenin ritmiyle inip kalkıyordu: omuza, kaburgalara, yüze… Her darbe, duyduğu o aşağılayıcı lakabı, ‘Kısır Ağa’yı silmeye çalışıyordu. Nihayet, Cemal ve kahvenin yaşlıları araya girdi, Boran’ı zorla geri çektiler. Nefes nefese, göğsü hızlı hızlı inip kalkıyor, yumrukları sıkılı, parmak eklemleri kan içindeydi. Yerdeki adam, inleyerek kıvranıyor, yüzü bir kan ve şişlik yumağına dönmüştü. Boran, ona son bir kez baktı. Öfkesi dinmemişti, ama şiddeti tükenmişti. Kahvedeki herkesin ürkmüş, sessiz bakışları altında, arkasını döndü ve dışarı, kasabanın tozlu sokaklarına fırladı. … Atını mahmuzlayarak, vadinin yamaçlarından aşağı, konağa doğru dört nala sürdü. Rüzgar, kulaklarında uğulduyor, ama içindeki gürültüyü bastıramıyordu. ‘Kısır Ağa’. Kelimeler, bir nara gibi beyninde yankılanıyordu. Artık sadece fısıltı değildi; yüzüne, kahkaha ile söylenmişti. Konağın avlusuna, atı ter içinde ve hırçın bir halde girdi. Kapıyı çarparak açtı. İçeride, haremlik tarafından meraklı bakışlar fark etti. Hizmetkârlar, annesinin nedimesi… Hepsi, ağanın bu halini görmüş, ürkmüştü. Avlunun ortasında durdu. Göğsündeki öfke, ciğerlerini yakıyordu. Başını göğe kaldırdı ve içindeki bütün öfkeyi, bütün isyanı, gürleyen bir sesle dışarı vurdu: “ANAAAAA!” Sesi, taş duvarlarda çınlayıp, bütün konakta yankılandı. Nar ağacının yaprakları hışırdadı. Kuşlar ürktü. Bir anda, her kapı açıldı. Zümra, odasının penceresinden dehşetle baktı. Hizmetkâr kızlar, mutfak kapısında birikti. Yaşlı dadılar, korkuyla avluya çıktı. Ve sonunda, haremlik kapısında, dimdik, beyaz saçları ve asla eğilmeyen duruşuyla Helin Hanım belirdi. Yüzünde ne şaşkınlık ne korku vardı; sadece keskin, sorgulayan bir ifade. “Boran?” diye seslendi, sesi avlunun gergin havasını yaran bir bıçak gibiydi. “Ne oldu? Bu halin nedir?” Boran, annesine doğru yürüdü. Adımları ağırdı, yüzü toz ve öfkeden kararmıştı, gözleri kan çanağına dönmüştü. Üzerindeki gömlek yırtılmış, yumrukları kanlıydı. Annesinin bir adım önünde durdu. Nefesi hırıltılıydı. Avludaki herkes, nefesini tutmuş, bu sahneyi izliyordu. Zümra, pencereden, eli ağzında, sessizce titriyordu. Boran, gözlerini annesinin çelik gibi gri gözlerine dikti. İçindeki bütün direnç, bütün reddediş, o kahvedeki kahkaha ile parçalanmıştı. Artık yorulmuştu. Yenilmişti. Geleneğe, dedikoduya, kaderin bu acımasız oyununa. Sesi, öncekinden daha boğuk, daha yıpranmış, ama son derece net çıktı: “Kuma.” Kelime, avluda asılı kaldı, herkesin kulağına çalındı. “Ne?” diye sordu Helin Hanım, kaşları hafifçe kalkarak. Anlamıştı, ama duymak istiyordu. Boran, yumruklarını sıktı, bir kez daha, daha yüksek, daha keskin bir tonla haykırdı, sanki sadece annesine değil, bütün aşirete, bütün dağlara ilan ediyormuş gibi: “DUYMADIN MI ANA? KUMA! BİR KUMA GETİR! BU EVE BİR KUMA GELSİN ARTIK!” Bağırması bitince, avluda çıt çıkmadı. Sadece Boran’ın hırçın nefes alışverişi duyuluyordu. Helin Hanım’ın dudaklarında, zor fark edilen, ince, soğuk bir memnuniyet çizgisi belirdi. Gözlerinde bir zafer parıltısı vardı. Nihayet. Sonra, Boran, annesine ya da oradaki başka kimseye bakmadan, avlunun ortasından, selamlığa doğru sert adımlarla yürüdü. Kapıyı çarparak içeri girdi ve arkasından kilit sesi geldi. Avluda kalanlar, bir süre donup kaldılar. Helin Hanım, yavaşça başını çevirdi, haremlikteki kadınlara, Zümra’nın odasının penceresine baktı. Sonra, net ve emredici bir sesle, “Ne duruyorsunuz? İşinize dönün,” dedi. Ama işler asla eskisi gibi olmayacaktı. Boran’ın avludaki o öfkesi, sadece bir kuma gelişinin habercisi değil, aynı zamanda bu konağın içinde şimdiye kadar var olan her şeyin –aşkın, huzurun, sessizliğin– sonunun ilanıydı. Ve o genç, körpe kızın ayak sesleri, henüz yoldaydı. Bölüm Sonu

editor-pick
Dreame-Editörün seçtikleri

bc

ASKERİM +18 (ÜVERCİNKA)

read
136.7K
bc

Karanlığın Gizli Mirası [+18]

read
1K
bc

Gecelerin Hakimi

read
172.4K
bc

Sıfır Nabız (+18)

read
95.5K
bc

Emir Komuta +21

read
281.9K
bc

Mecbur Kalanlar +18

read
208.5K
bc

CEO’nun Bebeği

read
30.6K

Uygulamayı indirmek için tara

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook