Mezopotamya güneşi, ufuk çizgisinde paslı bir bıçak gibi parlıyordu. Efsun, kiralık arabanın direksiyonunu sanki birinin boğazını sıkıyormuşçasına kavramıştı. Klima en son ayarda çalışmasına rağmen dışarıdaki kavurucu sıcak, camlardan içeri sızmanın bir yolunu buluyordu. Genzi yanıyordu. Bu koku; yanık ekin, kuru toprak ve on yıldır kaçtığı o ağır geçmişin kokusuydu.
"Sadece imzalayacaksın Efsun," diye mırıldandı çatlamış dudaklarının arasından. "İmzalayacak, mirası reddedecek ve bu cehennemden ilk uçakla kaçacaksın."
Ama içindeki ses ona yalan söylediğini fısıldıyordu. İnsan doğduğu toprağa bir kez döndüğünde, o toprak pençelerini ruhuna geçirmeden bırakmazdı.
Köyün girişindeki taş köprüden geçerken çocukluğuna dair soluk sahneler zihninde belirdi. Serhat ile tarlalarda koşturdukları günler. Serhat ona her zaman "abla" demişti, sanki gerçek ablasıymış gibi. Sonra her şey karardı. Tek bir günde iki yetim, tek bir tarlada iki taze mezar. O günden sonra Efsun İstanbul'a gönderilmişti. Sürgün değil, dedesi öyle demişti. Ama Efsun o farkı hep bilmişti.
Konağın önüne geldiğinde arabayı durdurdu. Kapıdaki asırlık tokmak, kimsesizliğin ağırlığıyla sarkıyordu. Arabadan indi, kapıyı hırsla vurdu. "Dede! Ben geldim, Efsun!"
Ses yoktu. Konağın her zaman kalabalık, ekmek kokan avlusu şimdi bir mezar kadar sessizdi. Sadece rüzgârın sürüklediği bir çalı süpürgesi taşların üzerinde hışırdıyordu. Efsun içeri daldı, odalara baktı. "Dede?"
Mutfak masasının üzerinde yarım kalmış bir çay bardağı, hâlâ hafifçe tüten bir kül tablası vardı. Apar topar çıkılmıştı.
Uzaklardan siren sesi geldi.
Efsun olduğu yerde dondu.
Gitme. İçindeki ses netti. On yıl önce de o siren seslerini duydun. O zaman da koştun. Ve ne gördün?
Ama Serhat'ın yüzü gözünün önüne geldi. Yirmi üç yaşında, geçen ay telefonda "Abla ne zaman geliyorsun, seni çok özledim" diyen Serhat.
Araba, tarlanın sınırındaki yolda adeta uçuyordu.
Virajı döndüğünde gördüğü manzara, kabuslarının gerçeğe dönüşmüş haliydi. Jandarmanın mavi ve kırmızı ışıkları toz bulutunun içinde hayalet fenerleri gibi yanıp sönüyordu. İki büyük aşiret, aralarına girmeye çalışan askerleri hiçe sayarak birbirine girmişti.
Efsun araçtan nasıl indiğini, o tozlu havayı ciğerlerine nasıl çektiğini hatırlamadı. "Dede!" diyerek kalabalığa daldı.
"Geçemezsin abla, geri dur!" dedi bir asker onu kolundan tutarak.
"Bırak beni! Dedem orada!" Efsun askerin elinden kurtulup barikatın ötesine fırladı. Gördüğü manzara dizlerinin bağını çözdü. Dedesi, yerde yatan, gömleği kanlar içinde kalmış bir gencin üzerine kapanmış hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.
"Serhat!" diye feryat etti Efsun.
Serhat'ın gözleri kapalıydı. Yüzü, o tanıdık neşeli ifadeyi çoktan yitirmişti.
O sırada kalabalığın diğer tarafında jandarmalar birkaç kişiyi panzerlere bindiriyordu. Efsun'un gözleri, grubun önünde dimdik duran o adama takıldı.
Mirza.
Siyah keten gömleğinin kollarını dirseklerine kadar katlamıştı. Yüzünde bir yumruk izi, dudağının kenarında sızan ince bir kan hattı vardı. Ama bakışları; bakışları bin yıllık bir dağın ağırlığı gibiydi. Sert, donuk ve hiçbir duygu kırıntısı barındırmayan gözlerle kardeşini jandarmaların elinden almaya çalışıyordu.
"Onun suçu yok!" diye gürledi Mirza. Sesi, kargaşanın üzerinde bir gök gürültüsü gibi patladı. "Kavgayı o başlatmadı! Bırakın kardeşimi!"
Kelepçelenen adamlar arasında Mirza'nın hemen yanındaki boylu poslu, yüzü kana bulanmış genç adama gözü takıldı. Mirza'ya benziyordu ama Mirza'nın soğukluğundan farklı bir şey taşıyordu bakışlarında. Daha ham, daha tehlikeli bir şey. Panzerın kapısı kapandığında adam hiç geri dönüp bakmadı.
Efsun içindeki tüm rasyonelliği yitirdi. Hınçla kalabalığı yardı, Mirza'nın tam karşısına dikildi. Mirza onu fark ettiğinde zaman bir anlığına durdu. Göz bebekleri hafifçe titredi, dudakları bir isim fısıldayacak gibi oldu ama yapmadı.
Efsun tüm gücüyle Mirza'nın göğsüne vurdu. "Katilsiniz! Hepiniz aynısınız!"
Mirza gerilemedi bile. Sadece kadının titreyen ellerine baktı. "Efsun..." dedi, sesi çok derinden, sanki bir kuyunun dibinden geliyordu.
"Sakın adımı ağzına alma! Serhat ölüyor, görmüyor musun? Sizin bu lanetli toprak davanız yüzünden bir can daha gidiyor!"
Mirza Efsun'un bileklerini sertçe kavradı. Canını yakmıyordu ama kaçmasına da izin vermiyordu. "Kardeşim için geldim," dedi dişlerinin arasından. "Bu kavgayı durdurmak için geldim. Ama senin aileni durdurmak imkânsız; bunu en iyi senin bilmen lazım."
"Bırak beni!" Efsun elini kurtarıp Mirza'nın yüzüne hayatı boyunca unutamayacağı o tokadı indirdi.
Tarladaki tüm sesler kesildi. Jandarmalar, köylüler, feryat eden kadınlar; herkes o sese döndü. Mirza'nın başı yana düştü. Yanağında Efsun'un parmak izleri anında kızarmaya başladı. Mirza ağır ağır başını çevirdi, gözlerini Efsun'un yaşlı gözlerine dikti. O an ikisi de biliyordu: On yıl önce toprağa gömdükleri şey, o tokadın sesiyle sonsuza dek küle dönmüştü.
---
Gece, köy meydanındaki büyük kahve salonunda toplandılar. Havada ağır bir tütün kokusu ve ölüm sessizliği vardı. Bir yanda Efsun'un ailesinin büyükleri, diğer yanda Mirza'nın aşireti.
Jandarma komutanı kapıda bekledi, içeri girmedi. Mardin'de bazı hesaplar devletin dışında görülürdü; o bunu biliyordu. Sadece "kan dökülmesin" demişti. Nasıl dökülmeyeceği onların işiydi.
Seyit tespihini masaya bıraktı. "Bu iş böyle gitmez. Bugün kimse ölmedi ama yarın ölecek. Serhat hastanede yaşam savaşı veriyor. Mirza'nın kardeşi Cihan içeride. Eğer bu kanı burada kurutmazsak, yarın Mezopotamya'da bir mezar daha açılır."
Efsun salonun köşesinde dedesinin koluna girmiş, titreyerek bekliyordu. Reddetme belgeleri hâlâ çantasındaydı ama şimdi o kâğıtların hiçbir hükmü kalmamıştı.
"Çözüm bellidir," dedi Seyit. "Usul erkân neyse odur. Berdel olacak."
Efsun'un kulakları uğuldadı.
Mirza yerinden kalktı. Sesi düşüktü ama odayı dondurdu. "Asla." Masadakilere tek tek baktı. "Bu kararı zorla geçirmeye kalkanın Mardin'de sabahı göremeyeceğini garanti ederim."
Salondan bir mırıltı yükseldi.
Seyit gözlerini kıstı. "Tehditle iş göremezsin Mirza."
"Ben tehdit etmiyorum. Söylüyorum."
Efsun'un dedesi öne eğildi. Sesi kırıktı ama kararlıydı. "Mirza. Serhat'ın kanı yerde kalırsa bu topraklarda huzur kalmaz. Sen de biliyorsun, ben de biliyorum. Berdel iki tarafı da bağlar, tarlayı tek tapu yapar. Züleyha Serhat'a gider, Efsun sana."
Züleyha'nın hıçkırığı salonun duvarlarında yankılandı.
Mirza Efsun'a döndü. Gözlerinde nefret yoktu; sonsuz bir hapis mahkûmiyeti vardı.
"Git buradan Efsun," dedi, yalnızca onun duyabileceği şekilde. "Kaç. Şimdi. Ben burada tutarım bunları."
Efsun dedesine baktı. İhtiyar adam sessizce, yutkunarak ağlıyordu. Hayatında ilk kez bu kadar küçük göründüğünü fark etti. Sonra Serhat'ın kana bulanmış gömleği geldi aklına. Yirmi üç yaşında. Abla ne zaman geliyorsun?
Ayağa kalktı. Sesi titriyordu ama kırılmadı.
"Gidemem." Mirza'ya değil odadaki herkese baktı. "O konağa gireceğim. Ama senin karın olarak değil," gözleri Mirza'ya döndü, "o tarlayı senden alan mühendis olarak."
Mirza ceketini omuzlarına attı. Kapıya doğru yürürken Efsun'un yanından geçti. Durmadı, bakmadı. Ama fısıltısı odayı dondurdu:
"Konağa girdiğinde toprak mühendisliği değil, sabır mühendisliği yapman gerekecek. Annem on yıldır o günü bekliyor. Seni kimin kızı olduğunu bilerek bekliyor."
Kapı kapandı.
Efsun olduğu yerde dondu. Kimin kızı. Sözün içinde saklı bir şey vardı; bir suçlama değil, bir gerçek. Ve o gerçeği henüz tam olarak bilmiyordu.
Ama öğreneceğini hissetti.