DÜŞMAN EŞİĞİ

1885 Kelimeler
Konağın devasa meşe kapısı gıcırdayarak açıldı. Mirza önde, Efsun arkada. Davul zurna çalmıyor, başlarından aşağı paralar saçılmıyordu. Havada sadece barutun tortusu ve bitmek bilmeyen bir yasın ağırlığı vardı. Efsun arabadan indi. Ayağı yere değdiği an içinde bir şey gerildi; o taşları tanıyordu. Çocukken o avluda koşmuştu, o taşların üzerinde diz kanatmıştı. Şimdi aynı taşlar onu karşılıyordu, ama başka bir kimlikle. Düşman kızı olarak. Konağın avlusunda toplanan kadınlar onu tepeden tırnağa süzdü. Kimisi dudak büktü, kimisi gözlerini kaçırdı, kimisi fısıldadı. O fısıltılar birbirini kovaladı, dalgalandı, Efsun'un kulaklarına kadar geldi. "Bu mu?" "Katilin kızı bu mu?" "Bak yüzüne, hiç utanmıyor..." "Ne bekliyordun ki, babası gibi işte..." Uzak bir köşeden Besê Hanım öne çıkmak istedi. Şalı omuzlarından kaymıştı, elleri titriyordu ama sesi sert çıktı. "Kız yeni geldi, dilinizi tutun—" Havin Ana'nın tek bir bakışı onu dondurdu. O bakış kelime taşımıyordu; taşımasına gerek yoktu. Yıllarca bu konağın hâkimi olmuş, onlarca gelini o bakışla susturmuş, onlarca kavgayı o bakışla bitirmişti. Besê Hanım geri çekildi, dudaklarını ısırdı. Avluda söz hakkı olmadığını o an bir kez daha, acı acı hatırladı. Efsun duymadı mı o fısıltıları? Duydu. Her birini ayrı ayrı, içinde bir yere koydu. Ama adımlamayı kesmedi. Omuzlarını düşürmedi. Gözleri düzdü, bakışları sabit. On yıldır İstanbul'un o sert, acımasız caddelerinde kendine bir zırh örmüştü; o zırh şimdi işe yarıyordu. Mirza avlunun ortasında durup arkasına baktı. Bir an duraksadı; Efsun'un elindeki valize baktı, sonra kadının yüzüne. İçinde bir şey geçti, hızlıca, bir kuş gölgesi gibi. Valizini almak istedi. Sadece bir adım yeterliydi. Ama tam o anda annesinin bakışlarını ensesinde hissetti; donuk, uyarıcı, keskin. Elini geri çekti. Yürümeye devam etti. Havin Ana en üst basamakta duruyordu. Elinde kehribar tespihi, başında beyaz tülbent. Yıllar onu bükmemişti; aksine bir taş gibi sertleştirmişti. Gözleri Efsun'un üzerinde gezindi, yüzünde takılı kaldı. Uzun süre baktı. Sanki o yüzde bir şey arıyordu; bir suç izi, bir pişmanlık kırıntısı, bir zaaf belirtisi. Hiçbirini bulamadı. Bu onu daha da sertleştirdi. "Dur orada," dedi. Sesi avlunun her köşesinde yankılandı. "Eşiği geçmeden önce kim olduğunu, neden geldiğini unutma." Efsun basamakları tırmandı. Birinci, ikinci, üçüncü. Havin Ana ile aynı hizaya gelene kadar durmadı. Aralarında birkaç santimdi; tespih sesini, kadının nefesini duyabilecek kadar yakın. Gözlerini kaçırmadı. "Adım Efsun," dedi. Sesi titremesine rağmen dikti; kılıç gibi dikti. "Buraya gelin olarak değil, iki ailenin birbirini daha fazla öldürmemesi için mühür olarak geldim. Kim olduğumu da neden burada olduğumu da çok iyi biliyorum, Hanım Ana." Havin Ana tespihini sertçe çekti. Tek tek, öfkeyle. "Sen bu eve babanın döktüğü kanın diyeti olarak girdin." Sesi alçaldı, daha da keskinleşti. "O yürüyüşün, o bakışların, o dikilişin... Bunların burada hiçbir kıymeti yok. Burası Mirza'nın konağı, benim evim. Burada sadece itaat edenlerin yeri vardır." Avlu sessizleşmişti. Kadınlar nefeslerini tutmuştu. Çocuklar bile kıpırdamıyordu. "Benim kitabımda itaat yazmaz, Havin Hanım." Efsun'un sesi kırılmadı. "Ama adalet yazar. Serhat o hastaneden sağ çıkarsa ve Züleyha benim evimde huzur bulursa, ben de burada üzerime düşeni yaparım. Ama fazlasını beklemeyin." Havin Ana'nın gözleri bir an daraldı. Sonra, hiç beklenmedik bir şekilde, sustu. Bu suskunluk bir yenilgi değildi; ölçüyordu, biçiyordu. Efsun'u bir tarafa koyuyor, içinden bir hesap yapıyordu. Kalabalığın gerisinde Rıdvan Ağa, elleri belinde dikiliyordu. Yaşlı adam yeğeninin o duruşunu görünce derin bir iç çekti. Karahan kanı, diye düşündü. Eğilmesini bilmez. Kırılana kadar dik durur. Bu onu hem onurlandırıyordu hem de korkutuyordu; çünkü kırılanın ardında her zaman çok büyük bir acı vardı. Mirza araya girdi. "Yeter," dedi annesine bakarak. Sesi düşüktü ama içinde bir uyarı vardı. "Yorgun. Odası hazırlansın." Havin Ana döndü oğluna. İkisi arasında sözsüz bir şeyler geçti; uzun, ağır, yıllarca sürmüş bir hesabın küçük bir faizi gibi. Sonra Havin Ana omuz silkti. "Üst katın odaları doludur Mirza. En alt katta, ambarın yanındaki oda boş. Oraya yerleşsin." Gözleri Efsun'a kaydı. "Ne de olsa misafirdir. Çatısız bırakmıyoruz." Misafir. O kelime bir tokat gibi indi. Karı değil. Gelin değil. Misafir. Geçici, kıymetsiz, bir gün gidecek olan. Mirza itiraz edecek oldu. Efsun elini kaldırdı. "Sorun değil. Işık alsın yeter." Valizini alıp yöneldiğinde kalabalığın arasından ufak tefek bir kız sıyrıldı. On dokuzundaydı, ama bakışlarında elli yaşın yorgunluğu vardı. Sessizce Efsun'un yanına yürüdü, valizin sapından tuttu. "Ben yardım edeyim," dedi. Sesi öyle ürkek çıktı ki neredeyse duyulmadı. Efsun durdu. O kıza baktı; ince bileklerine, biraz eğik duruşuna, gözlerindeki o tuhaf karışıma. Diğerlerinin bakışlarında nefret vardı, merak vardı, yargı vardı. Bu kızınkinde hiçbiri yoktu. Sadece büyük, saf, korunmamış bir şey vardı. Efsun ne olduğunu hemen tanıdı; iyilik, saf ve ham haliyle iyilik. İlk kez içten gülümsedi. "Sağ ol. Adın ne?" Kız hafifçe kızardı. "Dilan. Mirza abimin en küçüğüyüm." --- Oda, söylendiği gibiydi. Alçak tavanlı, taş duvarlı, rutubetli. Küçük bir pencere vardı, demirli, dışarısı avlunun arka kısmına bakıyordu. Bir karyola, bir masa, iki sandalye. Lambanın ışığı sarıydı ve titrek. Dilan valizini köşeye koyarken etrafa baktı. "Çok soğuk olur geceleri," dedi mahcup bir sesle. "Bir yorgan daha getireyim mi?" "Olur," dedi Efsun. Sonra ekledi: "Dilan." Kızın adını söylemek istedi, sadece söylemek için. Dilan kapıya yürürken döndü. Bir şey söylemek ister gibi duraksadı. Sonra vazgeçecek gibi oldu. Ama Efsun bekledi; o bekleyişte bir davet vardı, bir güvence. "Abim," dedi Dilan alçak sesle, "bu odayı kendisi seçmedi. Annem seçti. Bilmeni istedim." Sonra çıktı. Efsun uzun süre kapının kapandığı yere baktı. O cümle küçücüktü, ama içinde çok şey taşıyordu. --- Akşam yemeği konağın geniş sofrasında yendi. Uzun bir sofraydı; iki tarafı da doluydu. Havin Ana başa oturmuştu. Efsun en uca, kapıya yakın bir köşeye yerleştirilmişti; ne tam içeride ne tam dışarıda, ikisinin arasında asılı kalmış biri gibi. Mirza karşısına oturdu. Efsun'a bakmadı; ama bakmadığı o an bile, Efsun onun farkında olduğunu hissetti. İnsanın farkında olmadığı birini bu kadar özenle görmezden gelmesi mümkün değildi. Mirza'nın kız kardeşleri yemek boyunca tek kelime konuşmadı. Küçük çocuklar fısıldaşıyordu, kaşıklar tabaklara vuruyordu, birinin burnu çekiyordu. Havin Ana hiç konuşmadı ama zaman zaman Efsun'a uzun uzun bakıyordu; hesaplayan, ölçen, bir yanılgının içinde bir şey arayan gözlerle. Efsun yedi. Önündekini, sessizce yedi. Ne reddetmek ne de boyun eğmek istiyordu; sadece orada oturdu, var oldu. Yemeğin ortasında kapı vuruldu. Besê Hanım içeri girdi. Elinde bir kâse vardı; buğday çorbası, üzerinde tereyağı erimişti. Kimsenin iznini beklemedi, doğrudan Efsun'un yanına yürüdü. "Yeğenime getirdim." Sesi titriyordu ama ayakları sağlamdı. "Hasta bünyesi var, alıştığı şeyleri yer." Sofrada bir gerilme oldu. Kaşıklar durdu. Havin Ana masaya baktı, sonra Besê Hanım'a. "Bu evde sofra benim izinle açılır." "Bu evde misafir aç kalmaz." Besê Hanım kâseyi Efsun'un önüne koydu. Elleri titriyordu ama bırakmadı; düzgünce, özenle bıraktı. "Bu da sizin örfünüz kadar eski bir sözdür." Sessizlik çöktü. O ağır, keskin sessizlik; herkesin bir sonraki adımı beklediği, nefeslerin tutulduğu türden. Mirza Efsun'a baktı. Efsun kâseye baktı. Sonra teyzesine. Besê Hanım'ın gözlerinde o tanıdık şeyi gördü; yıllarca ezilmiş, sindirilmiş, sustutulmuş ama bir türlü sönmemiş o ince ateşi. O ateş şimdi titreyerek de olsa yanıyordu; Efsun için yanıyordu. Boğazı düğümlendi. "Teşekkür ederim, Teyze." İki kelimeydi sadece. Ama ikisi de Besê Hanım'ın gözlerini doldurdu. Kadın hızla başını eğdi, gözyaşlarını göstermemek için. Sonra döndü ve yürüdü. Kapı eşiğinde bir an durdu. Döndü, Havin Ana'ya baktı. "Sizin kızınız Züleyha da şu an yabancı bir sofrada yemek yiyor, Havin Ana." Sesi kırılmıyordu artık; sakin, sakin ve ağırdı. "Efsun'a ne yaparsanız, orada Züleyha'ya öyle yaparlar. Bunu aklınızın bir köşesine koyun." Kapı kapandı. Sofrada kimse konuşmadı. Uzun süre konuşmadı. --- Gece konak sessizliğe gömüldü. Dışarıdan av köpeklerinin uluması geliyordu arada, uzaktan, yorgun ve uzak. Efsun odasında uyanık yatıyordu. Tavan alçaktı, gölgeler döküntü gibiydi duvarlarda, pencerenin demirinden ay ışığı dar bir şerit çiziyordu yere. İstanbul'u düşündü. O dairesini, tek başınalığını, sabahları kahvesini yapıp pencereye oturduğu o sakin anları. Buradaki sessizlik o sessizliğe benzemiyordu. İstanbul'daki sessizlik boştu; bu sessizlik doluydu. İçi vardı, ağırlığı vardı. Seni sarmıyor, üstüne çöküyordu. Gözlerini kapattı. Kapatır kapatmaz babasının yüzü geldi. Sonra Serhat'ın yerde yatışı. Sonra Mirza'nın gözleri; o uzun, yorgun, hiçbir şey söylemeden her şeyi söyleyen gözler. Kapı vurulmadan açıldı. Efsun doğruldu. Gelen Mirza'ydı. Siyah gömleğini çıkarmış, beyaz tişörtüyle kalmıştı. Yüzünde o gündüzkü sertlik vardı ama altında başka bir şey de vardı; yorgunluk, kemiklerine işlemiş türden bir yorgunluk. Elinde birkaç rulo kâğıt tutuyordu. Odaya girdi, masaya bıraktı. Sandalyeyi çekip oturdu; izin istemedi, sormadı. "Otur," dedi Efsun soğukça. "Zaten oturdun." Mirza bakmadı. Kâğıtların birini açtı, masaya serdi. "Tarlayı elden çıkarman lazım. Sana iyi bir bedel öderim. Döneceğin İstanbul var, yapacağın işler var. Burada ne arıyorsun?" "Hayır," dedi Efsun. "Dinledin mi?" "Duyduğumu duydum. Cevabım hayır." Mirza başını kaldırdı. Bakışları çarpıştı; ikisi de çekilmedi. Odada lambadan başka ışık yoktu ve o sarı, titrek ışık her ikisinin de yüzünü hem gösteriyordu hem gizliyordu. "Bu inat değil Efsun." Sesi alçalmıştı. "Bu toprakta ne arıyorsun gerçekten? Babanı mı? Geçmişini mi? Yoksa kendine bir dava mı lazım, acını nereye koyacağını bilmediğin için mi?" Efsun yavaşça ayağa kalktı. "Sen bana acımı soruyorsun Mirza?" Sesi titriyordu ama gözleri tirimliydi. "Babam öldürüldüğünde ben on dördündeyim. O gece kimse bana bir şey söylemedi. Sabah uyandım, iki mezar vardı. Sen ve aileniz matemde, biz de matemde. Ben İstanbul'a gönderildim; neden gönderildiğimi bile tam bilmeden. On yıl geçti. On yıl sonra döndüm, yüzüme 'katilin kızı' dendi. Bana acımı sorma." Mirza sustuydu. Gözleri masaya inmiş, bir noktaya saplanmıştı. Efsun devam etti; durduramadı kendini. "Senin baban da öldürüldü. Ama sen kaldın. Sen bu toprağa sahip çıktın, bu konağı ayakta tuttun, annenin yanında oldun. Ben ne yaptım? Kaçtım. Beni kaçırdılar daha doğrusu. O tarlayı istiyorum çünkü orada kalmak istiyorum; babamın izlerinin olduğu tek yer orası." Uzun bir sessizlik oldu. Mirza kalktı. Masaya iki eliyle yaslandı, öne eğildi. Sesi çok alçalmıştı; neredeyse fısıltıydı. "Baban o tarlada ölmedi Efsun." Gözlerini kaldırdı, doğrudan Efsun'a baktı. "Benim babam da orada ölmedi. İkisi de oraya getirildi. Aynı gece, aynı saatte. Bunu biliyor musun?" Efsun nefesini tuttu. "Bilmiyorsun," dedi Mirza. Bunu bir suçlama gibi söylemedi; yorgun bir tespitmiş gibi söyledi. "Ben de uzun süre bilmiyordum. Ama bazı şeyler vardır, insanın içinde büyür. Yıllar geçer, büyümeye devam eder. Bir gün bakar ki, aslında hep biliyormuş." "Kim?" dedi Efsun. Sesi çıkmadı neredeyse. Mirza doğruldu. Cevap vermedi. Kâğıtlarını topladı, dürdü. Kapıya yürüdü. Eşikte durdu, arkasını dönmeden konuştu. "Yarın sabah Züleyha gidiyor. Serhat'ın yanına." Bir an bekledi. "Eğer ona bir zarar gelirse, eğer senin ailen benim kardeşimi ağlatırsa... Senden bunu sorarım. Bunu bil." Kapı kapandı. --- Efsun uzun süre kıpırdamadı. Ayaktaydı, lambanın titrek ışığında, gözleri kapının kapandığı yere saplanmıştı. İkisi de oraya getirildi. Aynı gece, aynı saatte. O cümle içinde bir şeyleri yerinden oynattı. Yıllarca kafasında kurduğu o tablo; iki aşiret, iki baba, bir kavga, bir kaza ya da bir anlık öfke... O tablonun çerçevesi çatladı. Altından başka bir şey görünüyordu; daha karanlık, daha planlı, daha soğuk bir şey. Yatağa oturdu. Elleri dizlerindeydi, gözleri açıktı ama bir şey görmüyordu. Mirza'nın yüzünü düşündü. O yorgunluğu. O ağırlığı. On yıldır bu soruyu taşıyan birinin yorgunluğuydu o; cevabı olmayan, sormaya da cesaret edilemeyen bir soruyu taşımanın yorgunluğu. Ben de on yıldır taşıyorum, diye düşündü. Sadece ne taşıdığımı bilmiyordum. Gözleri kapandı. Uyumadı; sadece bıraktı kendini o karanlığa, biraz. --- Sabah kapısının önünde bir tepsi buldu. Çay, bir parça peynir, birkaç zeytin. Ve küçük bir kâğıt parçası, katlanmış, ismini yazmak yerine bir çiçek resmi çizilmişti köşesine. Dilan'ın eli belliydi; o eğri büğrü ama özenli yazı. "Efsun Abla, bu evde çok uzun zamandır kimse pencere açmadı. Sen açar mısın?" Efsun kâğıdı tuttu. Okudu, bir kez daha okudu. Sonra kalktı. Pencereye yürüdü. Demir soğuktu elinde. Biraz direndi, yılların pası tutmuştu menteşelere. Ama açıldı. İçeri ilk giren, sabahın o ıslak ve temiz kokusu oldu. Ardından bir kuş sesi. Ardından uzaklardan, rüzgârın üstünde, bir kadının mırıldandığı türkünün kırık bir dizesi. Efsun gözlerini kapattı. İlk kez, o konakta, bir şeyin başlayacağını hissetti. Neyin başlayacağını bilmiyordu. Ama başlayacaktı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE