Havin Hanım'ın gözleri beni tepeden tırnağa süzdü. Yavaşça, acele etmeden; bir manifatura esnafının kumaşı eline alıp her ipliğini tek tek incelediği gibi. Kot pantolonumda durdu biraz. Sonra çantamda. Sonra yüzüme geldi ve orada kaldı.
O bakış beni küçük düşürmek için değildi; daha derinden bir şeydi. Beni ölçüyordu. Neye mal olduğumu, ne kadar dayanacağımı, bu konağın neresine oturacağımı biçiyordu.
Basamakları çıktım.
Her adımda avludaki sessizliğin biraz daha yoğunlaştığını hissettim. Kadınlar izliyordu; kimisi açıktan, kimisi yan gözle. Ama hepsi izliyordu. Bu konağa giren her gelinin ilk adımları böyle izlenirdi; törenin görünmeyen bir parçasıydı bu. Farkı şuydu ki, diğer gelinler belki heyecanla çıkmıştı o basamakları. Ben ise her basamakta bir şeyi daha geride bırakarak çıkıyordum; İstanbul'daki o küçük dairem, sabahları yaptığım kahve, Asya'nın o gürültülü kahkahası, projenin yarım kalmış çizimleri.
Havin Hanım ile aynı hizaya geldiğimde durdum.
Aramızda üç karış mesafe vardı. Tespihinin kehribar taneleri parmaklarının arasında sessizce geçiyordu; tek tek, düzenli, sanki içindeki hesabı dışarıya bu ritimle akıtıyordu.
"Eşiği geçmeden önce," dedi, sesi avlunun her köşesinde yankılandı, "kim olduğunu, neden geldiğini unutma."
Söylediği şeyin içinde bir uyarı vardı; benim duyduğumdan başka bir şey de vardı ama onu tam çözemedim o an.
"Adım Efsun," dedim. Sesim titredi, titrememesi için çok uğraştım ama titredi. Yine de kırılmadı. "Buraya gelin olarak değil, iki ailenin birbirini daha fazla öldürmemesi için mühür olarak geldim. Bunu ben de biliyorum, siz de."
Havin Hanım tespihini sertçe çekti. Sesi küçük ama kesindi.
"Sen bu eve babanın döktüğü kanın diyeti olarak girdin." Sesi alçaldı; alçaldıkça daha da ağırlaştı. "Üstündeki kıyafetler, o duruşun, o bakışların... Bunlar burada bir şey ifade etmez. Burası Mirza'nın konağı. Benim evim. Ve bu evde her şeyin bir yeri vardır, bir adabı vardır. Sen de yerini bileceksin."
Cevap verdim mi, vermedim mi; şimdi tam hatırlamıyorum. İçimde o kadar çok şey döndüğü için dışarıya ne çıktığını kaybettim bir an. Sadece omuzlarımın düşmediğini biliyorum. Bunu biliyorum çünkü o an kendime bunu söyledim içimden; *omuzlarını düşürme Efsun, şimdi değil, burada değil.*
Kalabalığın arasından Rıdvan Dayı'nın gözleri buldu beni. Köşede dikiliyordu, elleri önünde kenetlenmiş, yüzü taş gibiydi. Ama gözlerinde; o derin, yorgun gözlerinde bir şey titredi. Ne olduğunu anlamadım. Sonradan düşündüm, sonradan anlamaya çalıştım. O bakışta özür mü vardı, acı mı, yoksa bildiği bir şeyin ağırlığı mı?
Bilmiyorum.
O gün bilmiyordum.
---
Beni en alt kata aldılar.
Ambarın yanındaki oda; alçak tavanlı, taş duvarlı, küçük penceresi demir parmaklıklı. Rutubeti vardı ama temizdi. Bir karyola, bir masa, bir sandalye. Lambanın ışığı sarı ve titrekti.
Valizimi bıraktım, etrafıma baktım.
İstanbul'daki dairem aklıma geldi; büyük değildi ama bendiydi. Duvarlarına kendim renk seçmiştim, kitaplarımı kendim dizmistim, sabahları penceresinden Boğaz görünürdü. Küçücük, ama bendiydi.
Burası benim değildi.
Belki hiçbir zaman olmayacaktı da.
Kapı vuruldu. Açmadan önce derin bir nefes aldım.
Dilan'dı. On dokuzunda, ince, gözleri her şeyi içine çeken türden. Elinde bir yorgan vardı; katlanmış, özenle.
"Geceleri soğuk olur," dedi. Sesi ürkekti, bir kuş sesi gibiydi; uçup gidecek gibi. "Getirdim."
Yorganı aldım. "Sağ ol."
Gitmedi. Kapıda durdu, bir şey söylemek ister gibi baktı bana. Sonra vazgeçecek gibi oldu.
"Dilan," dedim.
Durdu.
"Söyleyecektin bir şey."
Bir an baktı. Sonra usulca konuştu. "Abim bu odayı seçmedi. Annem seçti. Bilmeni istedim."
Çıktı.
O küçük cümle odada benden uzun süre daha kaldı.
Akşam yemeği uzun bir savaştı ve ben silahsız girmistim o savaşa.
Sofranın başında Havin Ana, öbür ucunda Mirza. Aralarında yengeler, kuzenler, çocuklar; hepsi bir aradaydı ve ben en uca, kapıya yakın bir köşeye sıkıştırılmıştım. Ne tam içeride ne tam dışarıda. Berdelin tam da böyle bir şey olduğunu o sofrada anladım; iki yer arasında asılı kalmak, hiçbirine tam ait olamamak.
Mirza yemek boyunca konuşmadı. Ben de ona bakmamaya çalıştım. Ama sofra uzun olmasına rağmen, onun orada olduğunu her an hissettim; o sessiz ağırlığı, o bilincimde bir yerde duran varlığı.
Yemeğin ortasında kapı vuruldu.
Besê Teyze girdi. Elinde bir kâse buğday çorbası, yüzünde titreyen ama sönmeyen bir kararlılık.
"Yeğenime getirdim." Kimsenin iznini beklemedi, doğrudan yanıma yürüdü. "Hasta bünyesi var, alıştığı şeyleri yer."
Havin Ana kaşlarını kaldırdı. "Bu evde sofra benim izinle açılır."
"Bu evde misafir aç kalmaz." Teyze kâseyi önüme koydu, elleri titriyordu ama bırakırken çok özenli davrandı. "Bu da sizin örfünüz kadar eski bir sözdür, Havin Xanım. Misafire böyle mi davranırsın? "
Sofrada o ağır sessizlik çöktü.
Teyzemin gözlerine baktım. Orada yıllarca sindirilmiş, sustutulmuş ama bir türlü sönmemiş o ince ateşi gördüm. O ateş şimdi titreyerek de olsa yanıyordu; benim için yanıyordu. Boğazım öyle düğümlendi ki çayımdan bir yudum almam için kendimi zorlamam gerekti.
"Teşekkür ederim Teyze," dedim.
Teyze başını eğdi. Döndü, yürüdü. Kapı eşiğinde bir an durdu.
"Sizin kızınız Züleyha da şu an yabancı bir sofrada yemek yiyor, Havin Xanım." Sesi sakin ve ağırdı. "Efsun'a ne yaparsanız, orada Züleyha'ya öyle davranırlar. Bunu aklınızın bir köşesinde tutun."
Kapı kapandı.
Sofrada kimse konuşmadı.
Uzun süre konuşmadı.
---
Gece odam sessizliğe gömüldü ama ben uyuyamadım.
Taş duvarlar içime basıyordu. Dışarıdan zaman zaman bir köpek uluması geliyordu; uzaktan, yorgun. Uzandım, gözlerimi kapattım, açtım, tekrar kapattım.
Telefonumu aldım. Barış'ın mesajı hâlâ oradaydı.
"İstersen gelirim. Söyle sadece."
Uzun süre o mesaja baktım. Parmaklarım klavyenin üzerine gitti, durdu. Ne yazacaktım? Gel, kurtar beni mi? Gelmeni istemiyorum, burayı anlayamazsın mı?
İkisi de doğruydu. İkisi de yanlıştı.
Yazmadım.
Telefonu bıraktım, tavana baktım.
Mirza'nın yüzü geldi aklıma; o bakışı, o sofrada bana bakarken içinden geçen o belirsiz şey. Ne nefret vardı o bakışta ne sevinç. Daha karanlık, daha yorgun bir şeydi. Sanki bu berdeli benden çok daha uzun süredir taşıyordu.
Havin Hanım'ın sözü döndü kafamda. "Babanın döktüğü kanın diyeti."
Babam. On dört yaşımdaydım o gün. Sabah uyandım, iki mezar vardı. Kimse tam bir şey söylemedi; büyükler fısıldaşıyordu, ağlanıyordu, sonra beni aldılar İstanbul'a gönderdiler. Sürgün değil, okusun diye, dediler. Ama o farkı hep bilmişimdir.
Babam bu adamın babasını öldürdü mü?
Yoksa...
Gözlerimi kapattım.
Bilmiyordum. Ve o gece en çok bu bilmemek içimi yakıyordu; insanın en büyük düşmanı bazen cevap değil, sorunun kendisidir.
---
Sabah kapımın önünde bir tepsi vardı.
Çay, peynir, birkaç zeytin. Ve küçük, katlanmış bir kâğıt parçası. Köşesine eğri büğrü bir çiçek çizilmişti; Dilan'ın eli belliydi.
Açtım.
"Efsun Abla, bu evde çok uzun zamandır kimse pencere açmadı. Sen açar mısın?"
Kâğıdı tutup bir süre baktım. Sonra kalktım, pencereye yürüdüm. Demir soğuktu avuçlarımda. Biraz direndi; yılların pası tutmuştu menteşelere. Ama açıldı.
İçeri ilk giren o ıslak sabah kokusu oldu. Ardından uzaklardan, rüzgârın üstünde bir kadın sesi; kırık, mırıldanan, bir türkünün yalnızca bir dizesi.
Gözlerimi kapattım.
Bu konağın duvarları kalındı, havası ağırdı, zemini soğuktu. Ama o pencereden gelen rüzgâr, bir an için, yalnızca bir anlığına, beni buraya ait kılmaya çalışır gibi dokundu yüzüme.
İtmedim o dokunuşu.
Henüz değil.