GELİN

1560 Kelimeler
O sabah beni kimse çağırmadı. Gözlerimi açtığımda karşılaştığım ilk şey, taş tavanın sağır ve soğuk boşluğuydu. Dışarıdan hayatın rutin uğultusu sızıyordu odaya; kadınların birbirine karışan keskin fısıltıları, çocukların avludaki neşesiz koşturmacası ve mutfaktan gelen o her zamanki metalik tencere tıkırtısı... Konak uyanmıştı; fakat ben bu uyanışın hiçbir yerinde yoktum. Ne kapım bir nezaketle çalınmış ne de "sofra hazır" diyen bir ses koridorda yankılanmıştı. Bekledim. Yarım saat, belki de ruhumun ezildiği koca bir asır kadar... Yatakta öylece uzanıp tavanın çatlaklarındaki hikâyeleri okumaya çalıştım. İstanbul’dayken her sabah altıda alarmdan önce uyanır; kahvemi demler, bilgisayarımı açar ve günü milimetrik hesaplarla planlardım. Burada ise zaman, yönünü kaybetmiş bir pusula gibiydi. Ne yapacağımı, nerede duracağımı, hangi kelimeyi kuşanacağımı bilmiyordum. Daha fazla beklemek, yok oluşu kabul etmekti. Kalktım, yüzümü buz gibi suyla yıkadım ve aşağı indim. Başka ne yapabilirdim ki? Gitmek bir seçenek değildi, kalmak ise henüz bir sanattı. Misafir odası, sabahın bu erken saatinde ağır bir kadın kalabalığıyla doluydu. Yengeler, kuzenler ve daha önce yüzünü hiç görmediğim, bakışları hüküm kokan yabancılar... Belli ki törenin o acımasız kuralı işliyordu: "Gelin görmeye" gelmişlerdi. Kapıdan içeri adım attığım anda odadaki uğultu, fark edilir bir yavaşlamayla dindi. Gözler, birer jilet gibi üzerimde gezindi; kumaşımdan duruşuma, nefes alışımdan bakışıma kadar her şeyim o sinsi terazide tartıldı. Havin Ana, odanın başköşesindeki koltuğuna bir heykel vakarıyla yerleşmişti. Yanında Gülistan Hanım, karşısında ise aşiretin hafızası olan o yaşlı kadınlar korosu duruyordu. "Hayırlı sabahlar," dedim, sesim odadaki o yoğun havayı delip geçti. Kimse cevap vermedi. Selamım, taş duvarlara çarpıp ayaklarımın dibine düştü. Öylece dikilip kalmak, yenilgiyi peşinen kabul etmekti. Odanın en kuytu köşesine geçip oturdum. Dizlerimi birbirine kavuşturdum, ellerimi bir suçlu gibi değil, bir gözlemci gibi dizlerimin üzerine koydum. Beklemeye başladım; neyi beklediğimi, hangi fırtınanın kopacağını bilmeden... Havin Ana, yanındaki kadınla yarım kalmış bir meseleyi konuşmaya devam etti. Beni görmemişti; ya da daha fenası, görmemiş gibi davranma kudretini kullanıyordu. Gülistan Hanım ise beni görmüştü; o ince, her ayrıntıyı not eden hesapçı bakışıyla beni süzdü, sonra dudaklarında asılı kalan o müstehzi gülümsemeyle başını çevirdi. Dilan elinde tepsiyle girdi içeri. Çayları tek tek dağıttı. Sıra bana geldiğinde bir an duraksadı, bakışları suçlulukla titredi ama bardağı önüme bıraktı. Havin Ana bu küçük sızıntıyı fark etti; fakat bir şey söylemedi, sadece bakışlarıyla Dilan’ı sessizce cezalandırdı. Çayı aldım. Bardak avucumu yakıyordu ama içmedim. Sadece o sıcaklığa tutundum. "Demek İstanbul’da mühendis olmuşsun." Gülistan Hanım konuşuyordu. Bana değil, odaya, havaya, etrafındaki kadınlara hitap ediyordu. Sanki ben orada nefes alan bir insan değil de, üzerine tez hazırlanan cansız bir numuneydim. "Büyük şehirlerde okumuş, oralarda boy vermiş..." Başını hafifçe salladı, sesi kadifeye sarılmış bir diken gibiydi. "Burası farklıdır tabii. Buranın havası İstanbul'a benzemez, adamı çarpar." Ne diyecektim? "Evet, haklısınız" diyerek uysallaşacak mıydım, yoksa "Hayır, yanılıyorsunuz" diyerek savaş mı başlatacaktım? Hiçbirini yapmadım. Sadece sustum. Gülistan güldü; o sahte, içi boş ve kibir dolu gülüş odaya yayıldı. "Zorlu olur alışmak. Ama her toprak, eninde sonunda ehlileştirir insanı." "Alışırım," dedim. Kelime ağzımdan bir refleks gibi, benden bağımsız fırladı. Söyler söylemez içimi bir pişmanlık dalgası kapladı; çünkü bu cevap hem bir teslimiyetti hem de kof bir meydan okuma. Ne alışmaya niyetim vardı ne de alışamayacağımdan emindim. Gülistan’ın gülümsemesi genişledi. Tam istediği buydu: Gardı düşmüş, bir parça yumuşamış, sisteme eklemlenmeye hazır bir gelin portresi. Çayımdan bir yudum aldım. Odaya baktım. Kimse benimle göz göze gelmiyor, kimse bana doğrudan bir şey sormuyordu. Odanın köşesinde, dekoratif bir mobilya gibi sessizce oturuyordum. Havin Hanım o ana kadar bana bir kez bile bakmamıştı. Şimdi ağır ağır başını çevirdi. Doğrudan, maskesiz ve çıplak bir öfkeyle baktı. Odadaki fısıltılar, bir bıçakla kesilmişçesine dindi. "Biliyorsun değil mi?" dedi. Sesi alçaktı ama her kelimesi odanın içinde bir balyoz gibi yankılandı. "Bu evin kapısından neden ve neyin pahasına girdiğini?" "Biliyorum," dedim, sesimi sabit tutmaya çalışarak. "Peki biliyor musun?" diye devam etti, bakışlarını gözlerime mıhlayarak. "Kocamı, bu ocağın direğini kim devirdi? Onu kim öldürdü?" Odada bir şey gerildi; sanki tel koptu kopacaktı. "Hayır," dedim, içimdeki o mühendis rasyonalitesiyle. "Baban." Söyledi ve bıraktı. Düz, kesik, üzerinde tartışmaya bile gerek görmediği bir gerçeklik gibi fırlattı önüme. İçimde devasa bir isyan dalgası kabardı. Cevap vermek istedim; babamın da o gece öldüğünü, aynı tarlada, aynı meçhul karanlıkta can verdiğini haykırmak istedim. Ağzımı açtım. Sonra sustum. Dudaklarımı birbirine kenetledim. Çünkü o an anladım; bu odada, bu kadınların ördüğü o kalın duvarların arasında ne söylersem söyleyeyim galip gelemeyecektim. Konuşursam "küstah" olacaktım, susarsam "suçlu". İkisi de birer yaftaydı ve ikisi de boynuma asılmak için bekliyordu. Sessizliğimden utandım önce; sonra o utancı bir kenara bıraktım. Bazı anlarda sessizlik, en gürültülü cevaptan daha fazla zaman kazandırırdı insana. Havin Hanım bir cevap bekledi. Gelmeyince zafer kazanmış bir komutan edasıyla tespihini çekti. Dönüp yanındaki kadına havadan sudan bir şeyler söyledi. Sohbet kaldığı yerden, sanki ben orada hiç yokmuşum gibi devam etti. Yeniden görünmez olmuştum. Tam o sırada, odanın en loş köşesinden, zamana hükmeden bir ses yükseldi: "Keçé, çayın buz gibi oldu." Herkes, sanki bir mabet sessizliğine davet edilmiş gibi o yöne döndü. Sofranın ucunda, şimdiye kadar fark etmediğim, gölgelerle bütünleşmiş bir kadın oturuyordu. Küçük, kambur sırtlı, başına simsiyah bir tülbent bağlamış; elleri dizlerinde, gözleri ise doğrudan üzerimdeydi. Havin Ana’nın annesi: Zerîn Nene. Oda bir anda dondu. Kimse nefes almaya cesaret edemedi. Zerîn Nene bana baktı, gözleri derin birer kuyu gibiydi. "Soğursa içilmez. Ziyan etme, iç." Çayımdan bir yudum daha aldım; boğazımdan aşağı soğuk bir sızı gibi indi. Zerîn Nene yeniden tespihine döndü. Sanki hiçbir şey olmamış, o ağır cümleyi kurmamış gibiydi. Ama odanın kimyası değişmişti; o iki kelimelik uyarı, Havin Ana’nın ördüğü o dışlayıcı duvarın tuğlalarını yerinden oynatmıştı. Havin Ana’nın çenesi gerildi, bakışları önüne düştü. Gülistan Hanım’ın yüzündeki o yapışkan gülümseme siliniverdi. Ne olduğunu tam olarak kavrayamadım ama Zerîn Nene’nin o derin bakışlarını zihnime bir mühür gibi kazıdım. Öğlene kadar o odada, zamanın geçişini izleyerek oturdum. Kimse bana bir iş buyurmadı, kimse bir yere çağırmadı. Sadece oradaydım. Kadınlar kendi dünyalarında güldüler, ağladılar, dertleştiler. Ben ise köşemde, neyi beklediğimi bile bilmeden beklemeye devam ettim. Bir ara telefonum titredi. Barış mesaj atmıştı. "Nasılsın?" Ekrana uzun uzun baktım. "Nasılsın?" Ne diyecektim? "Bir odada mobilya gibi oturuyorum, herkes benim bir katilin kızı olduğuma inanıyor ve ben ne yapacağımı bilmiyorum" mu? "İyiyim," yazdım. Kısa, yalan ve güvenli. Cevap anında geldi: "Yalan söylüyorsun." Gülümsemem, yüzümde kontrolsüz bir çatlak gibi belirdi. Yanımdaki kadın bana tuhaf bir bakış fırlattı; ben ise o gülümsemeyi hızla yüzümden silmeye çalışırken, aslında ne kadar savunmasız olduğumu fark ettim. "Geç değilse arayabilir miyim?" yazdım Barış’a. "Biraz konuşabilir miyiz?" "Her zaman. Ara hemen." Arayamadım. O odanın ağır sessizliğinde, bir telefon konuşması devrim yapmak gibi bir şeydi. Ama o mesajın varlığı, dışarıda bir hayatın, beni bilen birilerinin olduğu gerçeği, avucumda tuttuğum bir kor gibi beni ısıttı. Öğle yemeğinde Havin Hanım beni şahsen çağırmadı. "Yemek hazır" dedi genel bir sesle, herkes sofraya yöneldi. Ben de o akıntıya kapıldım. Sofranın en ucuna, kapıya en yakın yere iliştim. Mirza sofrada yoktu. Yengelerin fısıltılarından duydum; şirkete gitmiş, akşama kadar dönmeyecekmiş. Bu haberi duyunca içimde uyanan o tuhaf rahatlama hissiyle kendimden utandım. Neden ondan kaçıyordum? Ya da o neden benden kaçıyordu? Yemek, kaşık seslerinin bastırdığı ağır bir sessizlikle geçti. Havin Ana bir ara başını kaldırdı, beni ölçen, tartan, belki de bir parça merak barındıran o bakışıyla süzdü. Ben de bakışlarımı kaçırmadım. Sonra ikimiz de aynı anda önümüze döndük. Sessizce, tabağımdakileri bitirdim. Odama döndüğümde yorgunluk, kemiklerimin içine kadar sızmıştı. Yatağın kenarına oturdum; yatmadım, sadece o sessizliği dinledim. Bugün ne olmuştu? Görünürde hiçbir şey. Ama ruhumda devasa levhalar yerinden oynamıştı. Biri bana, babamın bir katil olduğunu söylemişti ve ben sessiz kalarak bu suçlamayı odada asılı bırakmıştım. Susmak doğru muydu? Bilmiyordum. Belki o an için tek çareydi. Belki de daha sağlam bir zemin, daha net bir hakikat anı beklemem gerekiyordu. Şimdi konuşsaydım, o kadınların önyargı duvarlarını yıkmak yerine sadece yeni birer tuğla eklemiş olacaktım. Sonra kendime kızdım: "Onların ne düşündüğü neden bu kadar umurunda?" Telefonu elime aldım ve Barış’ı aradım. İkinci çalışta açtı. "Efsun?" "Benim..." "Nasılsın gerçekten? Sesin... çok yorgun geliyor." Bir süre sustum. Pencereden avluya baktım; akşamın alacakaranlığında taş duvarlar morarmış bir yara gibi görünüyordu. "Bugün bir kadın," dedim, sesim titreyerek, "benim babamın, onun kocasını öldürdüğünü söyledi. Ben de sustum, Barış." Barış bir süre sessiz kaldı. Hattın öbür ucundaki nefesi, bana dünyayı hatırlattı. "Susmak doğru muydu?" diye sordum, kendimi yargılayarak. "Bilmiyorum Efsun," dedi Barış sakince. "Peki, susmak sana ne hissettirdi?" "Hiçbir şey... Sadece müthiş bir yorgunluk." "O zaman o an için doğru olan buydu." Bir süre sessizce bekledik. Avludan birinin uzaktan bağırdığı, rüzgârın parçalayıp getirdiği bir ses duyuldu. "Barış..." "Efendim?" "Babam gerçekten yapmış olabilir mi diye düşündüm bir an. Bu ihtimal... bu kadar yakındayken çok korkunç." Barış derin bir nefes aldı. "Efsun, eğer bir şeye ihtiyacın olursa..." "Biliyorum," dedim, sesimdeki minnetle. "Teşekkür ederim." Kapattım. Gece geç saatte kapım hafifçe vuruldu. Gelen Dilan’dı. Elinde küçük bir tabak; biraz peynir, birkaç zeytin ve taze ekmek. "Zerîn Nene gönderdi," dedi fısıltıyla. "Öğleden beri pek bir şey yemedin, biliyor." Tabağı uzattı, aldım. Dilan hemen gitmedi; kapı eşiğinde durdu, bir şey söylemek ister gibi tereddüt etti, sonra bakışlarını kaçırdı. "Söyle Dilan, ne oldu?" Sesi iyice alçaldı, neredeyse bir fısıltıya dönüştü: "Zerîn Nene... Seni yarın sabah çay içmeye çağıracak. Odasına." Şaşkınlıkla ona baktım. "Neden?" "Bilmiyorum." Duraksadı, kapıdan çıkmadan önce son bir kez döndü. "Ama Zerîn Nene, kimseyi öyle sebepsiz yere odasına çağırmaz. Dikkatli olun." Kapı kapandı. Karanlıkta peynirden bir parça aldım. Oda soğuktu, pencere aralığından sızan rüzgâr tenimi ürpertiyordu. Zerîn Nene’nin o derin, her şeyi gören gözlerini düşündüm. Ne biliyordu? Ya da neyi anlatmamı bekliyordu? "Yarın öğrenirim," dedim kendi kendime. Yatağa uzandım, gözlerimi kapattım. Uyku, Mardin’in o ağır ve tozlu karanlığıyla birlikte, çok geç de olsa geldi.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE