Zerîn Nene’nin odası, konağın en kuytu, zamanın uğramayı unuttuğu o kadim köşesindeydi.
Dilan sabahın kör ışığında kapımı çaldığında, sesi rüzgârın fısıltısı kadar cılızdı. "Zerîn Nene seni bekliyor," dedi sadece. Bakışlarında, yaklaşan bir fırtınanın habercisi olan o tedirginlik vardı. Soru sormama fırsat vermeden önüme düştü.
Onu takip ettim. Dar ve nemli koridorlar, soğuk taş merdivenler, ardında binlerce sırrın uyuduğu kapalı kapıların önünden geçtik. En uçta; ahşabı yorgun, üzerindeki işlemeleri solmuş, geçmişin kokusunu taşıyan küçük bir kapı duruyordu. Dilan’ın vuruşuna içeriden gelen tok bir "Gir" sesi karşılık verdi.
İçeri adım attığımda oda beni bir koza gibi sardı. Küçük ama yaşanmışlıkla doluydu; yerdeki kök boyası kilimler, duvarlara asılmış eski halılar, bir köşede sessizce duran sedef kakmalı bir sandık... Zerîn Nene, pencerenin önündeki alçak sedirde, sırtını taş duvara yaslamış bir abide gibi oturuyordu. Önünde, buharı tüten iki ince belli çay bardağı vardı.
"Otur," dedi, eliyle karşısındaki boşluğu işaret ederek.
Oturdum. Sedirin öbür ucunda, aramızdaki o görünmez boşluğa sığınarak karşısına yerleştim. Bir süre sadece sessizlik konuştu. Zerîn Nene çayından ağır bir yudum aldı, ben de ona eşlik ettim. Çay demliydi, sıcaktı; bu konakta içtiğim, içimi gerçekten ısıtan ilk şeydi.
"Nasıl uyudun?" diye sordu, gözlerini bardağın buğusundan ayırmadan.
"İyi," dedim, sesime sahte bir dinginlik katarak.
"Yalan söylüyorsun."
Başımı kaldırıp ona baktım. Gözlerinde alaycı bir ifade yoktu; aksine, insanın ruhundaki çatlakları görebilen o bilge ve keskin bakış vardı.
"Pek iyi değil," diye itiraf ettim usulca.
Başını yavaşça salladı. "O oda rutubetlidir, soğuğu kemiğe işler. Kış kapıya dayandığında orası bir zindana döner." Çayını masaya bıraktı ve bakışlarını doğrudan gözlerime mıhladı. "Sana bir şey soracağım kızım. Hiç duraksamadan, zihninin süzgecinden geçirmeden cevap ver."
"Tamam."
"Mirza seni bu konağın kapısından içeri girerken bir eş gibi mi karşıladı?"
Duraksadım. Kelimeler boğazımda düğümlendi.
"Düşünmeden," dedi otoriter bir tonla.
"Hayır," dedim.
"Peki Havin, seni bu konağa layık gördüğü bir odaya mı yerleştirdi?"
"Hayır."
Zerîn Nene belindeki kehribar tespihi çıkardı. Taneleri yavaşça, bir ayinin parçasıymış gibi tek tek çekmeye başladı. "Sen berdel gelinisin. Berdel ne demektir, biliyor musun?"
"İki ailenin kan davasını bitirmek için yaptığı bir anlaşma..."
"Daha derin bak," dedi sesi sertleşerek. "Berdel demek; bu konağın taşının, bu toprağın tozunun, dökülen bu kanın yarısı artık senin hükmündedir demektir. Töre böyle emreder. Sen Mirza’nın karısısın; emanet değilsin, sığıntı gelin değilsin, hele misafir hiç değilsin. Karısısın." Tespihini avucunda sıkarak durdurdu. "Öyleyse o soğuk odada ne işin var?"
Verecek bir cevabım yoktu; sustum.
"Ben bu konakta doğdum," dedi Zerîn Nene, sesi ne öfkeli ne de yumuşaktı; sadece çıplak bir gerçeği fısıldıyordu. "Havin’i ben yoğurdum, Mirza’yı ben büyüttüm. Bu konağın hangi odasında kimin gölgesi neden eğleşir, ben bilirim." Tutunarak, yavaşça ayağa kalktı. "Hadi."
"Nereye?" dedim şaşkınlıkla.
"Hükmünü kurmaya. Odanı taşıyoruz."
Sesimi çıkaramadım.
Onun kararlı adımlarının arkasından, bir gölge gibi ilerledim. Koridorda bizi bekleyen Dilan’a Kürtçe, alçak sesli bir emir verdi. Dilan başını öne eğip hızla merdivenlere yöneldi.
Üst kata çıktığımızda havanın değiştiğini hissettim. Koridor daha geniş, tavanlar daha yüksek, kapılar daha ihtişamlıydı. Zerîn Nene en sondaki, oymalı büyük kapının önünde durdu.
"Burası Mirza’nın odası," dedi, kapı tokmağına elini koyarken.
Dönüp yüzüne baktım. Gözlerindeki kararlılık sarsılmazdı.
"Artık senin de odan. Buraya taşınacaksın."
"Ama Havin Hanım..." diye kekeledim.
"Havin benim kızımdır. Ama bu konakta son sözün kime ait olduğunu en iyi o bilir." Gözlerimin içini aradı. "Korkuyor musun?"
Düşündüm. Korkuyor muydum? Mirza’dan değil; ama o odadan, o mahrem alana girmekten, o ağır kapıdan içeri adım atmaktan korkuyordum. Çünkü oraya taşınmak, bir şeyi, belki de kaçtığım o "berdel" gerçeğini iliklerime kadar kabul etmekti.
"Hayır," dedim, sesimi kendim bile zor duyarak.
Zerîn Nene kapıyı açtı ve beni içeriye, o bilinmezliğe doğru itti.
Oda genişti, ışık alıyordu. Yüksek tavanlı pencerelerinden Mezopotamya’nın sonsuz tarlaları görünüyordu; sabah sisi ovanın üzerine bir kefen gibi serilmişti. Yatağın hemen yanındaki çalışma masasında kitaplar, paftalar ve dağınık kâğıtlar duruyordu. Mirza’nın dünyası... Eşyaları odanın her yanına sinmişti; sandalyeye atılmış bir gömlek, kapı eşiğindeki tozlu çizmeler, masada yarım bırakılmış bir not...
Onun en özel, en savunmasız alanına girmiştim.
Garip bir histi bu. Hem bir istilacı gibi yabancı hissediyordum hem de sanki başından beri ait olduğum yer burasıymış gibi tuhaf bir aşinalık... Bu iki duygu zihnimde amansızca çarpışıyordu.
Dilan az sonra eşyalarımı getirdi. Valizimi ve çantamı köşeye bırakırken bana bakışlarında gizli bir uyarı vardı. "Abim henüz bilmiyor," dedi fısıltıyla.
Bunu neden söylediğini anladım. Mirza eve geldiğinde bu değişikliği benden değil, asıl otoriteden, Zerîn Nene’den öğrenecekti.
"Tamam," dedim. Dilan sessizce çıktı.
Zerîn Nene kapının eşiğinde durup son kez bana baktı. "Eşyalarını yerleştir. Öğle yemeğinde aşağıda ol." Tam gidecekken duraksadı.
"Zerîn Nene," dedim, sesimdeki tereddütle. "Mirza... Mirza ne diyecek bu işe?"
Bir süre sessiz kaldı. Sonra bakışlarını tarlaya çevirdi. "Mirza ne diyeceğini bilir de söyleyemez kızım."
"Neden?"
"Çünkü ben söyledim. Ben söylediysem, toprak bile susar."
Ve gitti.
Valizimi açıp eşyalarımı çıkarmaya başladım. Hareketlerim yavaştı, adeta bir yabancının hayatına sızıyormuş gibi tedirgindim. Kitaplarımı masanın kenarına, dosyalarımı sandalyeye yerleştirdim. Mirza’nın kişisel eşyalarına dokunmadım, onlarla arama hayali bir sınır çizdim.
Pencereye yaklaştım. Sisler dağılmaya başlamıştı. Uzakta, ovanın ortasında tek başına duran o cipi gördüm; Mirza’nın arabasıydı. Orada neyi bekliyordu? Neyi düşünüyordu?
Telefonum titredi. Asya’dan mesaj vardı: "Seni özledik. Erva, "Efsun olsaydı toprak profilini çıkarmadan projeye başlamazdı," dedi. Müdür de hak verdi: "Kesinlikle, sağlam bir hasat için önce toprağın ne söylediğini dinlemek lazım." dedi.
Gülüşüm dudaklarımda dondu. Ve ardından o uğursuz tarla düştü aklıma...
Mirza’nın masasının üzerindeki paftalara takıldı gözüm. Uzaktan bile seçiliyordu; o tarlanın üzerine inşa edilecek devasa projenin planlarıydı bunlar. Hayatımız bir yıkımın üzerine kuruluyordu ve o planlar hâlâ masada, taze bir yara gibi açık duruyordu.
Öğle yemeğine inerken koridorda Havin Hanım ile karşılaştım.
Adımları aniden kesildi. Bakışları önce bende, sonra yukarı kata açılan merdivenlerde dondu. Anlamıştı. Yüzündeki o sert ifade, yerini buz gibi bir sessizliğe bıraktı.
"Zerîn Nene taşıttı," dedim, kendimi savunma gereği duymadan ama gerçeği de masaya bırakarak.
Havin Hanım bir adım yaklaştı, sesi odayı donduracak kadar alçaktı. "Bu konakta ne Zerîn Nene’nin dediği olur ne de senin. Bu konağın tek bir sahibi vardır, o da Mirza’dır. Mirza ne derse, o hüküm sürer."
"Öyleyse," dedim gözlerimi kaçırmadan, "Mirza gelsin ve bizzat o söylesin."
Havin Hanım'ın gözleri hırsla kısıldı. Cevap vermedi, yanımdan rüzgâr gibi geçip gitti. O bakışta; kocasının ölümü, Cihan’ın tutuklanışı, Züleyha’nın gidişi ve tüm bu enkazın ortasında dimdik duran "benim" varlığımın yarattığı o derin nefret vardı.
Sofrada Mirza da vardı.
Öğle yemeği için dönmüştü. Başını kaldırmadan yemeğiyle ilgileniyordu. Ben girdiğimde bakışları bir anlığına üzerime değdi, sonra hızla kaçırdı. Sofranın en ucuna değil, bu kez merkeze daha yakın bir yere oturdum.
Yemek başladı. Kaşık sesleri, çocukların fısıltıları ve o boğucu sessizlik... Zerîn Nene içeri girip yavaşça yerine oturdu. Mirza, nenesine baktı. "Nene, iyi misin? Yorgun görünüyorsun."
"İyiyim evlat," dedi Zerîn Nene, çorbasını sakince karıştırarak. "Sadece bir işi hallettim, ondan." Mirza’ya bakmadan devam etti: "Efsun’u üst kata, senin odana taşıttım. Karındır; bodrum katında, hizmetçi odasında yatması bu konağın şanına lekedir, ayıptır."
Sofraya bir ölüm sessizliği çöktü. Mirza’nın elindeki kaşık havada asılı kaldı.
Zerîn Nene devam etti, sesi pürüzsüzdü: "Bundan sonra yeri senin yanındır."
Mirza bir şey söylemedi ama masanın üzerindeki parmak boğumlarının bembeyaz kesildiğini gördüm. Yanımda oturmuyordu ama öfkesini ve o bastırılmış gerilimini tenimde hissedebiliyordum. Havin Hanım, elindeki tespihi tek bir tane ama öyle bir hırsla çekti ki; sanki bir canın ipini koparıyordu.
"Nene," dedi Mirza, sesi derinden gelen bir uğultu gibiydi.
"Söyleyecek bir sözün mü var?" dedi Zerîn Nene, gözlerini çorbasından kaldırmadan.
Mirza sustu. Zerîn Nene yemeğine devam etti. Ben de başımı öne eğip yemeğimi yedim.
Yemekten sonra herkes sessizce dağıldı. Mirza ayağa kalkıp kapıya yöneldiğinde, tam çıkacakken duraksadı. Bana bakmadı ama omuzlarının gerginliğinden bir şey söylemek istediğini hissettim. Söyleyemedi. Çıktı ve gitti.
Zerîn Nene yanımdan geçerken usulca koluma dokundu. Sadece bir saniye süren o dokunuşta; bir destek mi yoksa bir uyarı mı vardı, anlayamadım.
Odaya döndüğümde, Mirza’nın o gömleği hâlâ sandalyenin üzerindeydi. Sanki bir mühür gibi orada duruyordu. Telefonumu alıp gruba yazdım: "Beni Mirza’nın odasına taşıdılar." Komik geldi bir an cümlem. Küçük bir kıkırtı kaçtı dudaklarımdan.
Barış’ın cevabı saniyeler içinde düştü: "Kendi isteğinle mi?" Sadece o görmüştü.
"Hayır. Büyükannesi böyle buyurdu." Biraz daha büyüdü gülüşüm.
"Nasıl hissediyorsun peki?"
Uzun uzun düşündüm. "Bilmiyorum... Garip. Ne iyi diyebilirim ne de kötü. Sadece çok garip."
Barış’ın son mesajı, zihnime bir ok gibi saplandı: "Efsun, çok dikkatli ol. Çünkü o garip dediğin his ile 'iyi' arasındaki mesafe, bazen tek bir anlıktır."
Telefonu masaya bıraktım. Pencereye gittim; sisler tamamen çekilmiş, tarla tüm çıplaklığıyla karşımda uzanıyordu. Mirza’nın cipi artık orada değildi. Gitmişti.
Barış’ın sözleri kulaklarımda yankılandı: Garip ile iyi arasındaki mesafe çok kısadır.
Perdeyi yavaşça çektim ve odayı o ağır, taş sessizliğine bıraktım.