GECE

1224 Kelimeler
Mirza akşamın karanlığıyla birlikte konağa döndü. Onun gelişini duymamak imkânsızdı; avluda birilerinin hürmet dolu mırıltıları, ardından taş merdivenlerde yankılanan o ağır, ritmik adımlar... Koridorda ilerledi ve tam kapının önünde durdu. Biliyordum, orada olduğunu iliklerimde hissediyordum. Adımları bıçak gibi kesilmişti. Aramızda sadece birkaç santimlik ahşap bir engel ve on yıllık aşılmaz bir uçurum vardı. Nefesimi tuttum. Göğüs kafesimdeki o daralma, dışarıdaki sessizlikle birleşti. Kapı vurulmadı. Bir süre, dünyanın tüm sesleri çekilmiş gibi bir sessizlik hüküm sürdü. Sonra adımlar yeniden canlandı, uzaklaştı. Yan odanın kapısı tok bir sesle açıldı ve aynı ağırlıkla kapandı. Derin bir nefes verdim. Ciğerlerime giren hava canımı yaktı; o an anladım ki nefesimi tutmak, hayatta kalma refleksim haline gelmişti. Telefonun keskin sesi sessizliği böldü. Asya arıyordu. Buraya geldiğimden beri durmadan arayıp yanımda olmaya çalışıyorlardı. Yaşadığım, onlar için çok ütopik bir şeymiş gibi geliyordu ama yine de verdiğim kararı sorgulamak yerine yanımda duruyorlardı. Açtım telefonu. "Efsun! Sonunda... Üç gündür ağzından kerpetenle laf alıyoruz." Sesi, İstanbul’un o kaotik ve tanıdık gürültüsünü odaya taşıdı; korna sesleri, kahve makinelerinin cızırtısı, ofisin bitmek bilmez uğultusu... "İyisin değil mi? Sesin bir tuhaf geliyor." "İyiyim Asya, sadece yorgunum." "Yüzünü görmeden inanmam. Kamera aç çabuk." "Asya, sırası değil—" "Efsun, kamera aç dedim!" Açtım. Ekranda Asya’nın aceleci, makyajlı ama endişeden gerilmiş yüzü belirdi. Beni görünce bir an duraksadı, bakışları arkamdaki taş duvarda asılı kaldı. "O arka plan ne? Neredesin sen, bir kalede mi hapis kaldın?" "Odadayım. Konağın taş duvarları işte, biliyorsun." Asya gözlerini kıstı, anlamaya çalışıyordu. "Tamam, anlat şimdi. En başından... Neredesin, ne yapıyorsun, o adamla durumlar ne?" Bir süre sustum. Pencereden dışarıya, zifiri karanlığa bürünmüş avluya baktım. Tek tük yanan fenerler, taşların üzerindeki gölgeleri uzatıyordu. "Mirza’nın odasındayım," dedim, sesimdeki yabancılaşmaya engel olamayarak. Asya’nın kaşları hayretle yukarı kalktı. "Ne?" Gruptaki mesajları daha görmemişti demek. "Büyükannesi, Zerîn Nene... O taşıttı beni. 'Mirza'mın gelininin bodrum katta yatması bu konağın şanına lekedir' dedi. Mirza’nın odasına, onun mahremine koydular beni." Asya’nın sesi bir anda ciddiyetle merak arasında gidip gelen o tuhaf tona büründü. "Bu... Bu gerçekten ilginç. Peki, Mirza ne dedi bu duruma?" "Hiçbir şey. Sofrada nenesini dinledi, sustu. Ben de sustum. Bu konakta herkes en iyi susmayı biliyor Asya." "Efsun, bu yaşadıkların bir roman gibi ama sonu nereye varır kestiremiyorum." Kahvesinden bir yudum aldı, bakışları yumuşadı. "Peki sen? Ruhun nasıl?" Düşündüm. Ruhum, çatlak bir toprak gibiydi; her an bir yerinden yarılmaya hazırdı. "Tutunuyorum," dedim sadece. "Sadece tutunuyorum." --- Gece yarısını geçmişti, kapı iki kez kararlı bir şekilde vuruldu. Yatağın üzerinde, uykuyla uyanıklık arasındaki o gri bölgede asılı kalmıştım. Doğruldum, kalbim ağzımda atıyordu. "Kim o?" "Mirza." Bir an durdum. "Gir," dedim. Bu da tuhaftı, adamın kendi odasına girmesi için izin veriyordum. Kapı yavaşça açıldı. İçeri girmedi, eşikte, ışıkla karanlığın birleştiği o sınırda durdu. Üzerinde hâlâ günün yorgunluğunu taşıyan kıyafetleri vardı; gömleğinin üst düğmesi açılmış, kollarını sıvazlamıştı. Yüzü, tarladaki güneşin ve tozun izlerini taşıyordu. Bana bakmıyordu. Bakışları odayı taradı; masamdaki kitaplarıma, köşedeki valizime, onun dünyasına sızan benim eşyalarıma baktı. "Zerîn Nene’nin kararı," dedi, sesi bir itiraf kadar ağırdı. "Biliyorum." "Ben... ben böyle bir karar vermedim Efsun." "Bunu da biliyorum Mirza." Sustu. Gözleri masanın üzerindeki kendi kâğıtlarına, paftalarına kaydı. Onlara dokunmadığımı, düzenini bozmadığımı fark ettiğini biliyordum. Sandalyedeki gömleği bile bıraktığı gibi duruyordu. "Rahatsız edici mi?" diye sordum, sesimdeki cesarete kendim de şaşırarak. Hep cesurdum ben ama bir Mardin'e korkaktım. Döndü ve bana baktı. İlk kez o gece, maskesini indirdi. Bakışları ölçmüyor, tartmıyordu; sadece görüyordu. Kısa ama yakıcı bir andı. "Ne?" "Burada olmam... Bu odayı, bu sessizliği paylaşmamız. Rahatsız edici mi?" Cevap vermesi uzun sürdü. Bakışlarını yeniden karanlığa çevirdi. "Zerîn Nene’nin kararı," dedi yine. Ama bu kez sesinde bir kaçış değil, kabullenişin yorgun tınısı vardı. Kapıya yöneldi. "Mirza," dedim arkasından. Durdu ama dönmedi. "Masandaki kâğıtlara, hiçbir eşyana dokunmadım. Düzenini bozmak istemedim." Kendimi neden açıklıyordum ki? Bu hikayede karşılıklı bir mahkumiyet söz konusuydu. Omuzları bir an gerildi, sonra hafifçe gevşedi. "Biliyorum," dedi derinden gelen bir sesle. Ve gitti. Bu kadardı. --- Ertesi sabah soluğu Zerîn Nene’nin odasında aldım. Pencere ardına kadar açıktı, içeriye serin bir sabah rüzgârı ve taze kahve kokusu doluydu. Zerîn Nene, her zamanki vakarıyla sedirinde oturmuş, tespihini çekiyordu. "Otur kızım," dedi, bakışlarını ovadan ayırmadan. Çaylarımız geldi; Dilan bardağı bırakırken göz göze geldik, bakışlarında gizli bir dayanışma vardı. "Dün gece Mirza geldi," dedim, konuya doğrudan girerek. Zerîn Nene çayından bir yudum aldı. "Biliyorum." "Havin Hanım'a ya da ona ne dediniz de sustular?" "Bir şey demedim. Mirza çok şey bilir ama az konuşur. Babasından kalan en ağır mirastır bu ona." Bakışlarını bana çevirdi, gözlerindeki o kadim ışık parladı. "Dün babanla ilgili soruların vardı. Hâlâ cevabını arıyor musun?" "Her zamankinden daha çok." Zerîn Nene tespihini masaya bıraktı. O an, odadaki havanın ağırlaştığını hissettim. "Senin baban ile Mirza’nın babası aynı gece, aynı tarlada can verdi Efsun. Bunu biliyorsun. Ama onları aynı elin mi öldürdüğünü sanıyorsun?" Nefesim boğazımda düğümlendi. "Bilmiyorum... Kim?" Zerîn Nene pencereye, o sisli ovaya baktı. "Bazı sırlar vardır; söylenmesi tehlikeli, susulması ise ölümdür. Ama artık vaktidir." Bana döndü, sesi bir bıçak gibi keskindi. "Git ve Rıdvan Dayı'na sor. O, bu sırrı on yıldır tek başına, bir kor gibi avucunda taşıyor. Ama sakın unutma; yalnız sor. Başka kulak duymasın." Bunu bunca yıl bilip susması dehşete düşürdü beni. Sormak istedim ama gözlerindeki aşılmaz duvarlar, içimdeki çığlıkları susturdu. --- Rıdvan Dayı’yı avlunun arkasındaki taş duvarın dibinde buldum. Gözleri, ufuk çizgisine asılı kalmıştı. Yanına oturdum, o tanıdık tütün kokusu genzimi yaktı. "Dayı," dedim titreyen bir sesle. "Zerîn Nene dedi ki... Sana sormam lazımmış." Rıdvan Dayı sigarasından derin bir nefes aldı. Bana bakmadı, bakamadı. "Ne sorman lazım Efsun?" "O geceyi... Babamın öldüğü o karanlık geceyi." Sessizlik, aramızda bir uçurum gibi büyüdü. Dayım sigarasını taşın üzerinde ezerek söndürdü. Elleri titriyordu. "Bunu sorman için on yıl bekledim," dedi kısık bir sesle. "Ve burada, bu konakta soracağını hiç hayal etmemiştim." Bu ne demekti? Bu insanlar neyi biliyordu da susuyorlardı? "Anlatacak mısın artık?" Döndü, kan çanağına dönmüş gözleriyle bana baktı. O bakışta on yılın uykusuzluğu vardı. "Senin baban o tarlaya kendi rızasıyla gitmedi Efsun. Oraya götürüldü. Bir tuzağın ortasına, bir celladın önüne..." "Kim götürdü? Kim yaptı bunu?" Dayım bakışlarını yeniden tarlaya çevirdi. Sesi artık bir fısıltıydı, korkuyla harmanlanmış bir itiraftı: "Adını biliyorum... Ama söylersem bu topraklar yeniden kana bulanır. O adam seni de Mirza’yı da içine çeker." "Söyle dayı! Artık bilmek istiyorum!" Dayım bana yaklaştı, gözlerinin içindeki o derin dehşeti gördüm. Ve o ismi söyledi. O an, dünya başıma yıkılmadı; aksine, her şey korkunç bir netlik kazandı. Babamın neden sustuğunu, annemin neden kaçtığını o an anladım. "Mirza biliyor mu?" diye sordum, sesim bir fısıltıdan ibaretti. "Mirza şüpheleniyor ama kesin bir kanıtı yok. Eğer öğrenirse..." Dayım sustu, devamını getiremedi. Ama ben biliyordum; Mirza öğrenirse, o tarlaya dökülecek olan sadece beton değil, kan olacaktı. Konağa dönerken içimde bir boşluk vardı. Dilan kapıda beni bekliyordu. "Zerîn Nene soruyor, konuştunuz mu?" "Konuştuk," dedim, ruhumun çekildiğini hissederek. Dilan bir şeyler daha sordu ama duymadım. Odama, Mirza’nın odasına çıktım. Valizimin yanına oturdum. Telefonumu çıkarıp Barış’a sadece iki kelime yazdım: "Bir şey öğrendim." Bu cümleyi yazabilmek bile büyük külfetti. Cevap anında geldi: "Ne? Efsun, anlat çabuk!" Yazmak istedim ama parmaklarım tuşlara gitmedi. Bu bilgi, dijital ekranlara sığmayacak kadar kadim ve tehlikeliydi. "Sonra," yazdım. "Yüz yüze konuşmamız lazım." Pencereye yürüdüm. Perdeyi araladım. Tarla, o karanlık toprak, şimdi bir mezar gibi değil, patlamaya hazır bir mayın tarlası gibi görünüyordu gözüme. Mirza’nın cipi uzakta bir gölge gibi belirdi. Barış’ın uyarısı zihnimde yankılandı: Garip ile iyi arasındaki mesafe çok kısadır. Benim için o mesafe artık kapanmıştı. Şimdi sadece gerçek ve onun getireceği o büyük yıkım vardı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE