TARLA

1749 Kelimeler
Dört gündür bu konağın soğuk taşları arasındaydım. Dört uzun gün boyunca odamdan çıktım, sofrada payıma düşen sessizliği yedim, avluda gölgelerin uzayışını izledim ve Zerîn Nene’yle dumanı üstünde sırlar içtim. Konağın alfabesini sökmüştüm artık; hangi kapı menteşesinin sızladığını, hangi merdiven basamağının ağırlık altında pes ettiğini, Havin Ana’nın tespih seslerinin günün hangi saatinde öfkeli bir ritme büştüğünü biliyordum. Ama öğrendiğim bu alfabe, asıl hikâyeyi anlatmaya yetmiyordu. Asıl mesele, bu duvarların ötesinde, rüzgârın savurduğu o uçsuz bucaksız topraktaydı. O sabah, sanki içimde bir saat kurulmuş gibi uyandım. Pencereye yürüyüp tarlaya baktım. Bu bir karar değildi; sadece bir mecburiyetti. Gitmek, dokunmak ve neyi kaybettiğimizi görmek istiyordum. Hızla giyinip aşağı indim. Mutfakta Dilan, sabah çayını demliyordu. Beni kapıda görünce elindeki demlik havada asılı kaldı. "Nereye, Efsun abla?" dedi, sesindeki merakla karışık endişe sızdı. "Dışarıya... Tarlaya." "Kahvaltı hazırlamıştım ama..." "Sonra yerim, Dilan. Şimdi değil." Dilan bir şey söylemek istedi, dudakları titredi ama kelimeleri geri yuttu. Sesi alçaldı, neredeyse bir sır gibi döküldü: "Abim tarlada. Sabahın köründe gitti." Onun neden bunu söylediğini biliyordum; bir dost uyarısıydı bu. "Git ama o öfkenin içine girme" diyordu. Ya da "Gitme, o yarayı daha fazla kanatma." Hangisi olduğunu tam kestiremedim ama başımla onayladım. "Biliyorum," dedim kararlı bir tonla. Çıktım. Tarlanın yolu, konağın kapısından sadece on dakikalık bir yürüyüş mesafesindeydi. Adımlarım hızlandı. Ekim ayının o mahmur, çiğli sabahı ciğerlerimi yaktı. Mardin’in mevsimler arası o tekinsiz geçiş havası; ne tam kış ne tam sonbahar. Ayaklarımın altındaki toprak, sabah nemiyle yumuşamıştı. Tarlanın sınırına geldiğimde Mirza’yı gördüm. Uzak köşede, iki adamla konuşuyordu. Yanlarında beyaz bir araç, kasasında ise ölçüm cihazları ve ekipmanlar duruyordu. Beni henüz fark etmemişti. Durdum. Tarlayı süzdüm; geniş, yorgun ve sararmış. Bir zamanlar babamın hayallerini ektiği bu toprakta şimdi ne yetişirdi? Hiç sormamıştım, babam da hiç anlatmamıştı. Artık sorabileceğim bir geçmiş de kalmamıştı. Eğildim. Toprağı avucuma aldım, hırsla sıktım. Avucumda kalan rutubet, toprağın hâlâ nefes aldığının kanıtıydı. İçinde bir hayat damarı vardı; ama Mirza o damarı betonla tıkamak istiyordu. Kalkacakken, bir ses yankılandı. "Ne yapıyorsun?" Mirza’nın sesiydi. Döndüğümde birkaç adım ötemde dikiliyordu. Yanındaki adamlar saygıyla biraz uzakta durmuşlardı. "Toprağa bakıyorum," dedim, sesimi sabit tutmaya çalışarak. "Burada ne işin var?" Sesi ne öfkeliydi ne de yumuşak; sadece dümdüz, duygudan arındırılmış bir tondaydı. Ama bakışlarında bir şey vardı, adını koyamadığım bir sızı. "Toprak benim de toprağım," dedim, dik bir duruşla. "Berdel bunun için oldu. Tarla tek tapu oldu, hatırlarsın." Mirza’nın çenesi gerildi. Bakışlarını benden ayırmadı. "Burası betonun altında kalacak," dedi. "Biliyorum." Ayağa kalktım, avcumdaki toprağı pantolonuma sildim. "Ne zaman başlayacaksın inşaata?" "Neden merak ediyorsun?" "Çünkü bilmek istiyorum. Bu toprağın ne zaman susacağını bilmek en doğal hakkım." Mirza bir adım yaklaştı. "Efsun—" "Mirza..." Sesimi yükseltmedim ama o otoriter ton onu durdurdu. "Ben bu toprağa veda etmeye geldim. Senin işine karışmaya değil. Sadece bakacağım." Sessizlik, aramızda bir uçurum gibi büyüdü. Mirza döndü, adamlarına doğru yürüdü. Giderken alçak sesle bir şeyler söyledi; duyamadım ama adamlar araca binip kapıları kapattılar. Ölçüm yapmaya gelmişlerdi; ama bugün o iş yarım kalmıştı. Tarlada üç koca saat geçirdim. Mirza bir süre sonra arabasıyla uzaklaştı; tarla tamamen bana, o dilsiz sessizliğe kaldı. Cebimden çıkardığım toprak numunesi torbalarına dört ayrı noktadan örnek aldım. Profesyonel bir laboratuvara, pH ölçerlere ihtiyacım vardı. Ama başlangıç için bu örnekler bana toprağın fısıltısını ulaştıracaktı. Eski sulama kanallarının izlerini sürdüm; toprağın altına gömülmüş, otlarla kapanmış ama hâlâ oradaydılar. Birisi burayı bir zamanlar bir sanatçı titizliğiyle işlemişti. Sonra her şey yarım kalmış, terk edilmişti; daha doğrusu terk ettirilmişti. Rıdvan Dayı’nın söylediği o isim, zihnime bir hançer gibi saplandı yeniden. Ruhumun katılaştığını hissettim; içimde bir yerler sıkışıyor, nefesim daralıyordu. Her şeyi tek seferde düşünmeye gücüm yoktu. Bu teknik düzeltme, Efsun’un uzmanlığını çok daha tutarlı ve etkileyici kılmış. Ziraat mühendisi kimliğini, Orta Anadolu’nun killi tınlı toprağı üzerinden "kılcal su yükselimi" ve "tuzlanma" gibi spesifik detaylarla birleştirmek, karakterin içindeki o profesyonel güç ile şu anki çaresizliği arasındaki tezatı derinleştirmiş. İşte sahnenin edebi derinlik katılmış, ritmi düzenlenmiş versiyonu: Tarlanın tam ortasında, zamanın durduğu o tozlu sessizlikte telefonumun keskin sesi yankılandı. Arayan Mehmet’ti. "Efsun abla, özür dilerim, çok vakitsiz oldu ama rahatsız ediyorum..." "Etmiyorsun Mehmet," dedim, sesimdeki yorgunluğu gizlemeye çalışarak. "Söyle, bakalım?" "Asya abla dedi ki, en doğrusunu sen bilirmişsin. Şu Ankara projesi var ya, sulama kanalı etüdü... Toprak profili çıkarırken hangi derinliğe kadar inmeliyiz? Sınırı neye göre belirleyelim?" İçimde buruk ve acı bir tebessüm uyandı. Avucumda tuttuğum toprak numunesi torbasıyla, kendi tarlamın idam fermanını beklerken; kilometrelerce ötede birileri benden toprağa hayat verecek sulama kanalları için akıl istiyordu. Kaderin tuhaf bir cilvesiydi bu. "Hangi toprak tipiyle çalışıyorsunuz?" diye sordum, mesleki refleksim bir anda kişisel kederimin önüne geçerek. "Killi tın abla. Orta Anadolu tipik yapısı." "O zaman en az seksen santimetreye inin," dedim, gözlerimi ufuktaki kurumuş toprağa dikerek. "Kılcal su yükselimini hesaba katmazsanız kanal dibinde tuzlanma başlar. Toprak kusar o suyu, iki sezona kalmaz proje elinizde patlar." "Seksen santim..." Mehmet’in hattın diğer ucunda hızla not alışını, kalemin kâğıttaki hışırtısını duydum. "Peki, başka bir detay?" "Drenaj aralıklarını olabildiğince sıkı tutun. Asya bilir; daha önce Eskişehir’de benzer bir toprakla cebelleşmiştik, prosedür aynı." "Tamam abla, çok sağ ol. Gerçekten kurtarıcı oldun." "Mehmet..." dedim, tam kapatacakken. Sesim, rüzgârın savurduğu tozlar kadar kırılgandı. "Efendim abla?" "Proje... Yani işler gerçekten iyi gidiyor mu?" "Gidiyor, her şey yolunda. Ama seni çok özledik." Sesi biraz alçaldı, profesyonel tondan çıkıp kadim bir dostun şefkatine büründü. "Gerçekten nasılsın Efsun abla?" Bakışlarımı toprağa gömdüm. "Ayaktayım," dedim sadece. "Yeter mi bu senin için?" "Şimdilik," dedim, boğazımdaki düğümü yutkunarak. "Şimdilik bu kadarı yeterli." Telefonu kapattım. Avucumdaki toprak torbasını sıktım; o seksen santimlik derinliğin altında yatan sırlar, şimdi ayaklarımın altındaki bu Mezopotamya toprağında çok daha derin ve karanlıktı. Konağa dönerken yolu bilerek uzattım. Köyün içinden, taş evlerin gölgesinden geçtim. Bir kadın kapısının eşiğinde oturmuş, elinde yün eğiriyordu. Beni görünce durdu, bakışları üzerimde asılı kaldı. Selam verdim. Başını ağır ağır eğerek selamımı aldı. Küçük, sıradan bir hareketti; ama o sabah bana bir kabul ediliş gibi büyük geldi. Fırının önünden geçerken adam beni tanıdı. O ilk gün ekmek almaya gittiğimde gördüğüm adamdı bu. Bekledi, sanki benimle konuşmak için fırsat kolluyordu. "Karahan'ın kızı," dedi sesini yükselterek. "Tarlaya mı gittin?" "Gittim." "Dağhan gelini olarak mı gittiniz, yoksa Karahan kızı mı?" Sorunun ağırlığını hissettim. Tarlayı kim olarak sahipleniyordum? Babamın mirası olarak mı, yoksa kocamın toprağı olarak mı? "Her ikisi olarak da," dedim kararlılıkla. Adam düşündü. Bakışlarıyla beni tarttı, sonra onaylarcasına başını salladı. "Babana benziyorsun," dedi. Durdum. "Onu tanıyor muydun?" "Tanırdım. İyi adamdı... Toprağına sevdalıydı." "Peki, kim öldürdü onu?" Soru ağzımdan bir kurşun gibi fırladı. Adamın yüzü anında kireç gibi bembeyaz oldu. Bakışlarını kaçırdı, etrafı kolaçan etti. "Bunu sorma kızım," dedi fısıltıyla. "Neden? Bilmiyor musun?" "Biliyorum," dedi sesi titreyerek. "Herkes biliyor aslında. Ama bilmek başka şey, söylemek başka." "Neden susuyorsunuz peki?" Adam bana acıyan gözlerle baktı. Gözlerinde on yılların içine işlemiş, kök salmış o kadim korkuyu gördüm. "Çünkü söyleyenler artık aramızda değil." --- Konağa döndüğümde Zerîn Nene avluda, günün son ışıklarına teslim olmuş oturuyordu. Beni görünce gözlerini yavaşça kaldırdı. "Nereden geliyorsun?" "Tarladan." Başını hafifçe salladı. "Mirza gördü mü seni orada?" "Gördü." "Ne dedi peki?" "Pek bir şey söylemedi, sustu." Zerîn Nene’nin dudaklarında hafif, bilgelik dolu bir gülümseme belirdi. "Susması iyidir, kabulün ilk aşamasıdır o." Sonra ciddileşti. "Otur yanıma." Oturdum. "Toprak numunesi aldım," dedim. "Analiz ettirmem lazım. Buralarda bir laboratuvar var mıdır?" "Ben bilmem," dedi tespihini çekerek. "Ama Rıdvan dayın her toprağın dilinden anlar, o bilir." "Zerîn Nene... Fırıncı adam, 'Söyleyenler hayatta değil artık' dedi." Tespih sesi bir anda kesildi. Zerîn Nene’nin elleri havada asılı kaldı. "Siz de biliyorsunuz, değil mi?" dedim, gözlerimi ondan kaçırmadan. Uzun bir sessizlik oldu. Avlunun dışından çocuk sesleri ve uzak bir köpek havlaması duyuldu. "Biliyorum," dedi Zerîn Nene, sesi neredeyse duyulmayacak kadar alçak ve hüzünlüydü. "Mirza’ya söylesem... Ne yapar?" "Harekete geçer. Durmaz." "Bu kötü bir şey mi?" Zerîn Nene bana döndü. Gözleri yaşlı ama dopdoluydu. "Mirza cesurdur kızım, gözünü budaktan sakınmaz. Ama o adam daha güçlüdür, daha karanlık... Mirza oraya yalnız giderse, dönüşü olmaz." "Ülkede polğs var jandarma var!" dedim hırsıma hakim olamadan. Vardıysa sen bugün niye buradasın Efsun diye sordum sonra kendime. Yavaş yavaş duruldu öfke nöbetim, kendi kendine. Bir şeyleri kabullenmek daha kolay hale gelmişti son zamanlarda.Gözlerime sükunetle bakan kadına daha kısık bir tonda sordum bu sefer "Ne zaman konuşacağız peki?" "Hazır olduğunuzda." "Kim hazır olacak Zerîn Nene?" "İkiniz de. Sen gerçeği taşıyacak kadar, Mirza da onu anlayacak kadar hazır olduğunda." Öğleden sonra odama çekildim. Masaya oturdum ve İstanbul’dan getirdiğim o ağır dosyaları açtım. Tarla haritaları, zemin raporları, eski kayıtlar... Hepsini bir savaş haritası gibi masaya yaydım. Cebimdeki o toprak numunesi torbasını çıkarıp yanlarına bıraktım. Bir yanda Mirza’nın beton dökmek istediği o ruhsuz paftalar, öbür yanda benim can çekişen toprağım. Aynı toprak, iki farklı gelecek sancısı... Kapı hafifçe vuruldu. "Kim o?" "Benim, Dilan." "Gir, Dilan." İçeri girdi, elinde taze meyveler ve peynirle dolu bir tabak vardı. Masanın köşesine bıraktı. Gözleri masadaki dosyalara takıldı. "Bunlar ne, Efsun abla?" "Tarla analizleri... Neyi ekip neyi biçebileceğimizi anlamaya çalışıyorum." Dilan bir süre kâğıtlara baktı, sonra bakışlarını bana çevirdi. "Abim beton dökecek ama..." "Biliyorum." "Ama sen ekmek istiyorsun." "Evet, öyle." "İkisi aynı anda olamaz ki." "Biliyorum Dilan. Ama bir şeyi yok etmeden önce, içinde ne sakladığını anlamak lazım." Dilan duraksadı. İzin istemeden sandalyeye oturdu. Bu onun için büyük bir adımdı; çekingenliğini bir kenara bırakmıştı. "Abim neden beton istiyor, biliyor musun?" "Neden?" Ellerini dizlerine kenetledi. "Babam o tarlada can verdi Efsun abla. Abim her gün o yoldan geçerken o tarlaya bakamıyor. Görmek istemiyor o toprağı. Üstünü kapatırsa, o acının da gömüleceğini sanıyor." Sustum. Boğazım düğümlendi. "Betonun altında kalırsa belki görmez ama..." dedim fısıltıyla. "İnsan bir acının üstünü betonla kapatınca o acı yok olmaz Dilan. Sadece görünmez olur, içten içe çürütmeye devam eder." Dilan uzun uzun yüzüme baktı. Sonra kalktı, kapıya yürüdü. Tam çıkacakken durdu. "Bunu abime söyle Efsun abla. Bana değil, ona söyle." Ve çıktı. Akşam sofrasında Mirza yine o ağır sessizliğiyle oradaydı. Önündeki tabağa bakarak yemeğini yedi. Havin Ana ile Gülistan ise başka köylerin dedikodularıyla havayı yumuşatmaya çalışıyorlardı. Benim aklım ise tarladan aldığım o numunelerdeydi. Yemek biterken Mirza aniden ayağa kalktı. "Yarın sabah erkenden çıkıyorum," dedi ortaya doğru. "Öğleden önce dönmem." Havin Hanım onaylarcasına başını salladı. Mirza tam kapıdan çıkacakken durdu. Sırtı bize dönüktü. "Eve ne zaman döndün?" diye sordu. Masada bir sessizlik oldu. Soru doğrudan banaydı. "Öğleden sonra, " dedim. "Ne yaptın orada?" "Toprak numunesi aldım." Mirza yavaşça döndü. Göz göze geldik. Bakışlarında öfke değil, daha karmaşık, daha derin bir sızı vardı. "Yarın makineler gelecek," dedi, sesi bir hüküm gibiydi. "Biliyorum." "Durmayacaklar, Efsun." "Onu da biliyorum, Mirza." Bir süre daha bekledi; belki bir itiraz, belki bir yalvarış bekliyordu. Ama hiçbirini vermedim. Mirza odadan çıktı. Zerîn Nene tespihini yavaşça çekti. Havin Hanım bardağını sertçe masaya bıraktı. Ben ise o boş tabağa bakarken kendi kendime fısıldadım: Yarın makineler gelecekti. Ama ben de orada olacaktım.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE