Sabahın ilk ışıkları konağın taş avlusuna düştüğünde kahvaltı henüz bitmemişti. Sessizliği, kapıya indirilen sert ve aceleci bir darbe böldü; bu bir vuruştan ziyade, bir imdat çağrısıydı.
Dilan yerinden fırlayıp kapıya koştu. Ben, parmaklarımın arasında hapsolan çay bardağının sıcaklığına sığınmış, önümdeki boşluğa bakıyordum. Havin Hanım sofranın başındaydı; kehribar tespihinin taneleri parmakları arasında sessiz, ritmik bir zikir gibi kayıyordu.
Kapı açıldı.
Önce Dilan’ın şaşkın nidası yankılandı, ardından yabancı ama bir o kadar tanıdık, yorgun ve kırık bir ses... Başımı çevirdim. Eşikte Züleyha duruyordu.
Mirza’nın ortanca kız kardeşi; berdel uğruna Serhat’a kurban verilen o genç kadın. Henüz yirmi iki yaşındaydı ama o sabah karşımda duran suret, on yılların yükünü sırtlanmış gibi bitkin ve yaşlıydı. Saçları dağılmış, gözlerinin altına uykusuzluğun mor halkaları çökmüştü. Üzerindeki dünden kalma giysiler toz içindeydi. Elinde sadece sıska, küçük bir çanta vardı. Arkasına baktım; kimse yoktu. Kendi cehenneminden tek başına kaçıp gelmişti.
Havin Hanım ayağa kalktı. Hızlı değil; ağır ve her zamanki o sarsılmaz asaletiyle doğruldu. Ama yüzü değişmişti; o taş maske çatlamış, altından bir annenin en ham korkusu sızmıştı.
"Züleyha'm..."
Züleyha içeri adım attı, çantasını sanki tüm hayatının ağırlığı oymuş gibi yavaşça yere bıraktı. Annesine baktı; sözlerin tükendiği, sadece acının konuştuğu o dilsiz bakışla süzdü onu. "Geldim," dedi fısıltıyla. "Döndüm anne."
Havin Hanım bir adım attı ve durdu. Titreyen ellerini kaldırıp kızının yüzünü avuçladı; her bir santimetresine, her bir hüznüne baktı. Sonra onu hırsla bağrına bastı. Züleyha ağladı; omuzları sarsılarak, sessizce, sanki içindeki tüm zehri annesinin omuzlarına akıtarak ağladı.
Ben oturduğum yerde çakılı kalmıştım. Çayım elimde soğumuştu. Dilan yanıma gelip usulca oturduğunda sesi titriyordu. "Kaynanası çok ağırmış, dayanamamış..."
"Biliyorum," dedim, sesimdeki buz gibi netlikle. "O kadın benim yengem. Haşim Amca’nın karısı... Bilmez miyim? Dedem, o lanet mirasın hepsini bana bıraktığından beri içinden bir canavar çıktı. Bir de üstüne Dağhan kızı olması eklenince Züleyha’ya hayatı zindan etmiştir. İkisi bir arada ancak zehir olur."
Havin Hanım, Züleyha’yı bir sığınmacı gibi içeri alıp kapıyı kapattı. Ben ve Dilan yarım kalmış sofranın başında, o ağır sessizlikle baş başa kaldık. Telefonum masanın üzerinde titredi. Asya.
"Karahan neredesin sabahtan beri? Sesin çıkmıyor."
Ekrana baktım. O şu an İstanbul’un kalbinde, plazaların gürültüsü içinde kahvesini yudumlarken hayatın ne kadar hızlı ve yüzeysel akabildiğini hatırlatıyordu bana. Asya her zaman böyleydi; ayakları yere basmaz, zihnindeki bir noktada titreşip dururdu.
"Buradayım,"yazdım sadece.
"Burada neresi? Konuş benimle."
"Karmaşık bir sabah... Züleyha geldi."
Bir saniye sonra cevap düştü: "Kim o?"
"Mirza'nın kız kardeşi. Berdelle Serhat'a vermişlerdi. Tek başına dönmüş. Yanında sadece bir çanta var."
Uzun bir sessizlik oldu. Sonra: "Karahan, sen tamam mısın peki?"
Gülümsedim. Asya buydu işte; asıl soruya en son gelir ama o soruyu tam kalbinden sorardı.
"Tamam sayılırım."
"Sayılırsın ne demek?"
"Sonra konuşalım Asya."
"İyi. Ama akşam mutlaka ara. Aramayacak olursan şimdiden söyle, uçağa atlayıp yanına geleyim."
---
Mirza öğleden önce döndü. Avluya girdiğinde kapı ağzındaki sıska çantayı gördü ve adımları bıçak gibi kesildi. Bakışlarını çantadan ayırmadan bana döndü. "Ne zaman geldi?"
"Sabah. Kahvaltıda."
Cevabımı beklemeden içeri daldı. On dakika sonra kapalı kapıların ardından sesler yükselmeye başladı. Havin Hanım’ın otoriter emirleri, Mirza’nın gürleyen sesi ve Züleyha’nın hıçkırıkları birbirine karışıyordu. Zerîn Nene yanıma ne zaman gelmişti, fark etmemiştim bile. Sessizce sedire çöktü.
"Seziyordum," dedi tespihini yavaşça çekerek. "Züleyha naif çiçektir, o evdeki kışa dayanamazdı. Kaynanası toprağı zehirleyen türden bir kadındır."
"Şimdi ne olacak?" diye sordum.
"Töre ne diyorsa o," dedi, gözlerini ufka dikerek. "Berdel bozulursa kan yeniden akar. Ama Züleyha’nın da yaşamaya hakkı var. Hem bir hakkı var hem de gidecek yolu yok... İkisi aynı kapıda düğümlendi şimdi."
Öğle yemeğinde Züleyha da sofradaydı. Yüzü yıkanmış, saçları taranmıştı ama ruhundaki o morluklar geçmemişti. Tam karşıma oturdu. İlk kez gerçek anlamda göz göze geliyorduk.
Gözlerinde merak yoktu. Sempati ise yanından bile geçmemişti. Daha eski, daha yerleşik bir şey vardı o bakışta; yılların içine işlemiş, artık kelimeye ihtiyaç duymayan bir kin.
Ben de baktım. İki düşman aile, iki zoraki gelin, bir sofra. Sözde barış.
"Sen Efsun’sun," dedi. Bir soru değildi bu, bir kabullenişti.
"Evet."
Önüne döndü. Yemek boyunca kimse konuşmadı. Yemeğin sonuna doğru Züleyha başını kaldırdı ve Mirza’ya baktı. "Abi. Ben dönmeyeceğim."
Sofrada bir tel gerildi; ince, keskin ve kopmaya hazır. Mirza sustu. Havin Hanım tespihini hırsla çekti. "Döneceksin! Berdel böyle emreder. Kavgalar yeniden başlarsa—"
"Başlasın!" Züleyha’nın sesi çatladı ama içindeki o saklı volkan patlamıştı. "O kadın beni insan yerine koymadı anne! Her gün 'oğlumu senin ailen vurdu' bakışıyla zehirledi. Beni hep en uca, kapı ağzına layık gördü. Ben sadece insan yerine konmak istiyorum. Çok mu?"
Ben önüme baktım. O köşeyi biliyordum; her sabah sığındığım o sürgün köşesi... Havin Hanım bir anda bana döndü. Gözlerindeki öfke bir ok gibi üzerime dikildi. Sanki Züleyha’nın bu isyanı, benim varlığımla perçinlenmiş bir lanetti.
Havin Hanım tespihini masaya bıraktı. Yavaşça ve ölçerek ayağa kalktı. "Bu sofrada," dedi, sesi alçaktı ama her kelimesi bir gürz gibi iniyordu, "senin oturmana artık gerek yok. Züleyha benim kızımdır, yeri burasıdır. Senin değil."
Mirza ayağa kalktı. "Anne, bu töreye—"
"Sus Mirza! Töre bana kocamın katilinin kızını gelin diye verdi, yetti! Artık töre dinlemiyorum ben. Git buradan Efsun. Bu gece bu konakta nefes alma."
Sandalyemi ağır ağır geri ittim. "Gideceğim," dedim, sesimdeki buz gibi sakinliğe ben bile şaşırdım. "Ama şunu bilin; bu toprak benim de toprağım. Tarla benim de. Siz beni bu sofradan kovabilirsiniz ama o topraklardan asla."
---
Odama girip valizimi toplarken ellerim zangır zangır titriyordu. Konaktan çıkarken Zerîn Nene avluda bir gölge gibi bekliyordu. Yanıma gelip koluma dokundu. "Cihan serbest kaldı," diye fısıldadı. "Mirza’nın kardeşi... Kolay adam değildir. İçinde çok şey taşır, ağır taşır. Yapacakları beni bile korkutur keçamın."
Havin Hanım'a karşı dursa da bu kez o bile başaramamıştı.
Cihan... Bir gölge daha düşmüştü hayatıma ama o an tek düşündüğüm, önümdeki kırk dakikalık yoldu.
Rıdvan Dayı’nın arabasında, Mardin’in dolambaçlı yollarından geçerken pencereye yaslandım. "Efsun," dedi Rıdvan Dayı. "Konuşmamız lazım. Annen hakkında..."
"Hayır," dedim kestirip atarak. "On iki yıldır o adı gömdüm ben. Duymak istemiyorum."
"Babanı o tarlaya götüren adam," dedi Rıdvan dayım, sözlerimi hiçe sayarak. "Mirza’nın babasının da katili olan o karanlığı bilmen lazım. Annen gitmeden önce bana yemin ettirdi. 'Efsun’u öldürür, sus' dedi. Seni korumak için sustum on iki yıl."
Rıdvan dayım o adamın ismini söylediğinde, zihnimde bir yüz belirmedi ama ruhumda bir ağırlık peydah oldu. "Bu adam şu an nerede?" diye sordum.
Rıdvan Dayı ve Besê Teyze’nin birbirine bakışı, dünyadaki tüm itiraflardan daha netti. "Annemle mi?" dedim. Kimseden ses çıkmadı. Mardin’in sonsuz yolu gözyaşlarımın arkasında bulanıklaştı. Annem... Beni on altı yaşında terk eden annem, şimdi babamın celladıyla mı yaşıyordu?
Zorla gitmiş olması ya da korkması artık umurumda değildi. On iki yıllık o derin suskunluk, en büyük ihanetti.
---
Dedemlerin konağına vardığımızda güneş çoktan çekilmişti. Dedem kapıda, kollarını bir kale gibi açmış bekliyordu. Kendimi o yorgun kollara bıraktım ve ilk kez; Mardin’e geldiğimden beri ilk kez, kimseye göstermeden, hıçkıra hıçkıra ağladım.
"Geçer," dedi dedem saçlarımı okşayarak. "Geçer elbet."
Geçer miydi, bilmiyordum. Ama o gece çocukluğumun kokusuna sığınarak, bir enkazın altından çıkmışçasına ağır bir uykuya daldım.
Sabah Rıdvan Dayı kapımı çaldığında sesi telaşlıydı. "Efsun... Zerîn Nene aradı. Cihan gelmiş."