Genç kız da hemen yatakhaneye geçti ve kokmuş valizini alıp yıkamak için kampüsün dışındaki nehre yöneldi. Peşindeki gölgeden habersiz elbisesini sıkıca tuttu ve Robert’in dersini düşünüp bildiği ilahilerden birini mırıldanıp çıktı.
Joanne teyzesini ve Chris’i özlemişti. Her ne kadar ilahi söylese de şimdi yol boyunca ona eşlik etmesi için Chris’in manilerinden birine muhtaçtı.
“Joanne’nin erkek cenneti
Kimi olacak kral, dük ve marki
Bir yakalarsam birini
Belki yapar beni gelini…”
Ah hayır! Bu mani Chris’in masum manilerine hiç benzemiyordu. Joanne bir yandan leydi olmayı hayal ettiği manisini düşünüp kıkırdarken bir yandan da kriz anlarında soğukkanlı olması gerektiğini telkin ediyordu kendine. Ah elbette yüzlerce genç, bekar erkekle aynı yerde kalıyor olmak gerçek bir krizdi ve Joanne hayatında hiçbir kadar zorlu bir sınava tâbi olmamıştı. “Tanrım beni affet. Ve Lütfen susan kartalım hemen gelsin. Biraz daha burada kalırsam kesinlikle bir kız olduğumu herkes anlayacak, onları benden koru.” diye geçirdi içinden.
Yine de Robert’in varlığından memnun bir halde onu düşündü. Belki de kız olduğu yanlışlıkla ya da bir şekilde ortaya çıkarsa Robert onu korurdu? Korumak mi? O kibirli asilzade mi? Robert’in Joanne’e tek faydası muhtemelen yürürken kendisine eşlik etmek olurdu. Cambridge’den kovulduğunda onun kapı dışarı edilişini görmek için elbette!
Joanne memnuniyetsizce yüzünü buruşturdu. Robert’i kurtarıcısı gözüyle bakmak istemiyordu. Yine de onun Londra’da hem Joanneken hem Chrisken kendisine yardım ettiğini unutmamalıydı. Üstelik amcası da tüm ailesine yardım etmişti. Eğer bir kurtarıcısı olacaksa Robert’tan daha iyi bir seçenek bulamayacağını biliyordu. Tabi o çapkın serserinin eline koz da vermemeliydi.
Joanne kampüsten henüz çıkıp nehre giden sapağı geçmişti ki peşindeki adım seslerini duydu. Yürümeye devam edip önem vermemeyi düşünse de hemen arkasında hissettiği yürüyen birinin varlığını kulak ardı edemiyordu. Yoksa Patrick denen o çocuk mu takılmış peşine? Joanne bir an dehşete kapıldı ve adımlarını yavaşlatıp etrafı gözledi.
Yerden kalınca bir odun parçası alabilecek zamanı bulursa o aptal çocuğa hak ettiği dersi verebilirdi. Gözleri yerdeki bir dalı görünce de ayakları hafifçe durakladı. Bu sırada onunla beraber arkasında olan kişi de durmuştu.
“Christian” diyen kalın erkek sesi kulağına gelince de hemen tanıdı. Valizi sıkıca tutan elinin baskısı arttırıp gülerek arkasını döndü.
“Bay Stenson!” Manidar sesiyle psikoloji hocasını gergince süzdü. Adam şüpheli gözlerle kendisine bakarken kalbi ağzından çıkacak gibiydi. Lanet adamın ne işi vardı burada.
“Beni mi takip ediyorsunuz?”
“Seni neden takip edeyim. Takip etmem gereken bir durum mu var?”
Tanrı aşkına bu nasıl bir soruydu. Joanne beceriksizce gülümsedi ve bir omzunu hafifçe düşürüp yandan bir gülüşle adama baktı. Ardından kaba bir erkek sesini taklit edip cevap verdi.
“Efendim genelde ben takip ederim oradan biliyorum. Eh güzel kızlar bana kıkırdar ve ben de onlarla oynaşmak için…” demişti ki yine saçmaladığını fark edip sorusunu yineledi. “Neden peşimden sessizce geldiniz öyleyse?”
Dave sessizliğiyle bile onu köşeye sıkıştırıyordu ve Joanne tamamen çaresizdi. Bu adamın psikoloji profesörü olması Joanne’nin kız olarak doğmasından sonra dünya üzerinde gerçekleşmiş en isabetli eylemdi. Zira Joanne kızken çok iyiydi ve Stenson da psikoloji hocasıyken! Joanne aslında iyi kıvırabilirdi ama Dave’in bakışları ona güven vermiyordu. Onun bakışlarında, kendisini süzen tavırlarında rahatsız edici bir şüphe vardı. Joanne üzerinde durmayarak izin istedi.
“Elindeki nedir ve nereye gidiyorsun?”
Bu direkt soru karşısında bir süre afalladı genç kız. Ardından gerçeği söylemeye karar verdi. En azından bir kısmını… “Kıyafetlerim. Peynir kokuyorlar ve nehirde yıkayacağım. Diğer çocuklar..”
“Diğer çocuklarla bu yüzden mi kavga ettin? Patrick’le?”
“Evet. Lavaboya gidip pantolonumu yıkarken bana sataştı ve ben de..”
“Ve sen de ağzına sabun tıkamakla tehdit ettin?”
Bu adam ne diye sürekli lafını kesiyordu ki. Joanne sinirle cevap verdi: “Daha iyi bir yerlerine tıkamakla” diyerek gururla düzeltti.
Dave neredeyse gülecekti ama aksine kaşlarını çattı. Chris denen bu garip çocuğun dobralığını sevmişti. Yine de onda kendisini kaygılandıran her neyse bir türlü gözünü ondan alamıyordu.
“Bir daha kimseyle kavga etme. Onların hepsi senden daha nüfuzlu kişiler Chris. Okuldan bile attırabilirler”
“Ah keşke” diye iç geçiren Joanne Dave’e teşekkür etti ve olaylardan uzak duracağını söyledi. Adamın son cümlesindeki sevecen ses tonuyla yeniden kendine güveni gelmişti. Dave denen bu adamın tabiatında vardı belki de şüpheli olmak. Joanne izin isteyip nehre yönelmeyi sürdürdü. Yavaşça giderek yolu uzatmak istedi. Dave’in hala kendisini takip etmediğini bilmeliydi. Zira az sonra bir kadın elbisesi yıkayacaktı.
45 dakika boyunca oyalandıktan sonra en nihayetinde ilahi bir huzurla önce ayaklarını ıslattı ardından elbiseyi çıkardı. Hızlıca çantayı da yıkayıp derin bir nefes verdi. Ancak yeni derse sadece yarım saat kalmıştı ve Joanne elbisenin kurumayacağını anladığı an onu gizlemek adına birkaç metre daha uzağa götürdü. Etrafta insan varlığına ait hiçbir iz yoktu ve çantasıyla elbiseyi, görünmemesini umarak, bir ağacın dalına asıp derse yetişti. Sonradan gelip alabilirdi nasılsa.
Sonradan elbiseyi unuttu. Akşam yemeğinden sonra aklına gelince de büyük bir dehşete kapıldı. Lanet olsun ki tek elbisesini çoktan kaybetmiş olabilirdi. Bu saate kadar onu kimse bulamadıysa gerçekten şanslıydı. Joanne yemekhaneden koşarcasına çıktığında Tommy de peşinden gelip onu durdurdu.
“Nereye gidiyorsun bu saatte?” diye soran çocuk hayli endişeliydi.
“Dışarıda bir şey unuttum Tommy, hemen gitmem gerek” diyen Joanne arkadaşına panikle bakıyordu.
“Bu saatte çıkış yok. Kapıdan geçmene bile izin vermezler.”
“Eyvah! Ne yapacağım Tom. Bana yardım etmelisin. Çok çok önemli” Tommy’nin koluna dolandı.
“Dur, dur sakin ol. Bir çözümü var. Şimdi Gel benimle.” Diyen Tommy çilli yüzüyle bir kahraman gibi sırıtıp kızı peşinden sürükledi.
Bahçeye çıkan kapıyı es geçerek mutfağa giden geçidi kullandılar. Uşakların şaşkın bakışları altında uzun koridoru geçip mutfağa girdiler. Devasa mutfağa en az 5 tane kapı açılıyordu ve bir sürü hizmetlinin ortasında kalmışlardı.
“Efendim bir arzunuz mu vardı?” diye soran uşaklardan biri Tommy’e bakarken genç çocuk “Sadece su içmeye geldik” dedi. Masa üzerindeki suya uzanırken de çaktırmadan konuşuyordu.
“Şuradaki kapıyı görüyor musun? Orası mutfağın deposu. Malzeme giriş çıkışı oradan yapılıyor. Odanın sonunda demirden bir kapı var. Onu açıp dışarıya çıkarsın ve anahtarı da şu duvardaki bez çantanın içinde.”
Joanne hızlıca başını salladı. Şimdilik her şey çok basit görünüyordu.
“Bir saat içinde gelmeye bak. Saat 10 da deponun anahtarını yerine koymalısın Chris. Yemekhaneye girdikten sonra da sakın bahçedeki yolu kullanma. Nöbetçi öğrenciler dolaşıyorlar ve seni gören olursa not ortalamanı etkiler.”
“Peki yatakhaneye nereden gireceğim?” Joanne iyice heyecanlanmıştı. Tam bir casus gibi davranıyordu ve kalbinin çarpıntısı kendisini mutlu etmişti.
“Yemekhanede öğretmenlerin girdiği bir kapı var. Hani oturdukları yerin hemen arkasında. Onu kullan. O kapı bir geçit. Öğretmenler binası ve onların uyudukları yere bağlanıyor. Orayı geçtikten sonra zaten yatakhaneye direkt girersin. Ayrıca Birkaç hizmetli dolanır etrafta. Sakın kimseye görünme. Dediklerimi İyice ezberledin mi?”
“Aptal değilim Tommy. Peki sen bunları nasıl öğrendin?”
Tommy arsızca güldü ve Joanne’e bazı geceler arkadaşlarla köyün kızlarıyla buluşmak için kaçtığını anlattı. Joanne o stres anında bile birkaç çapkınca laf edip erkekliğini (!) kanıtlarken yakında gerçekten kızlara sarkmaya başlayacağını düşünüp dehşete kapıldı. Ardından arkadaşına teşekkür edip etrafı bir kez daha kontrol ettikten sonra Tommy ile beraber içeriye geçtiler.
Bir saat sonra herkesin işi bitince Joanne uzun koridorları süratle aştı ve köyden gelen malzemeler için yapılan kapıdan rahatlıkla geçti. Karanlıktan biraz ürkse de ormanın içine karışmakta bir endişe görmedi. Yolu hatırlamak için ayışığından yararlanıp nehre yöneldi. Nehri bulması kolay olmuştu ancak elbiseyi hangi ağacın arkasındaki çalılara sakladığını bir türlü hatırlamıyordu. Lanet olsun ki ay ışığı kara bulutlarla perdeleniyordu ve uzaktaki hayvan sesleri Joanne’i iliklerine kadar ürpertiyordu.
Kilisede okuduğu şeytanın hilelerini anlatan o kitaplardaki kadar korkunç gecelerden biriydi. Her an bir yerden üç gözlü, boynuzlu şeytanlar çıkacağını düşünüp, küçük çalıları, kaya parçalarını olmadık şekillere sokarken neredeyse vazgeçip kaçacaktı. Yine de Korkunun kendisini esir almasına izin vermeyerek Chris’in hatırladığı bir manisini okuyup neşelenmeye çalıştı.
“Peder Bailey’in bastonu
Dürterek uyandırdı Jo’yu
Ablam yıkarken küfreder
Bayan Owen’ın donunu”
Genç kız kardeşini özlemle anıp bir de teyzesini hatırlayınca burun direkleri özlemle sızladı. Tüm bu rezilliğe katlanmamın Brian’ın ara sıra kendisine dokunan tombul ellerinden iyi olup olmadığına o an karar veremese de elbiseyi görünce bir sevinç çığlığı atmadı değil.
Elbiseyi valize koymadan koklayıp temiz olduğuna kanaat getirip hızla kampüse doğru koşmaya başladı. Tanrı yardımcısı olup kapılar kapanmadan onun okula gelmesini sağlamıştı. Joanne hızlıca istavroz çıkardı ve “Tanrım yakında bu rezilliği bitireceğim” dedi. Neticede Erkek kılığına girip herkesi kandırmak Tanrı’nın hoşuna gitmiyor olmalıydı.
Tommy’nin yol tarifini aklında geçirip koridoru aştı. Yemekhane olarak kullanılan binada kimse yoktu ve tüm mumlar söndürülmüş, etrafa tekinsiz bir karanlık çökmüştü. İkili büyük tahta kapıyı açarken, efsanedeki cehennem gongu çalmış gibi yüksek bir gürültü çıkmıştı.
“Kapıları yağlamalılar” diye söylenen Joanne yemekhaneye girip kapıyı yeniden kapattı ve öğretmenlerin giriş yaptığı koridora geçti. Onların her şeyi çok daha özenliydi. Zira girdiği binada geniş koridorlar boyunca devasa tablolar uzanıyor, şık ve pahalı mobilyalar lüks bir şato izlenimi veriyordu. Robert’in burada hocalık yapacak kadar zeki ve saygın biri olduğunu ilk kez o an fark etmiş gibi gülümsedi genç kız. Robert çapkın bir serseri olabilirdi ama toplum gözündeki saygınlığı da parmakla gösterilecek türdendi. Joanne adımlarını yavaşlatıp etrafın tadını çıkarmak istedi.
Bir an için Robert’la beraber bu koridoru gezdiğini düşündü. Etekleri kabarık şık elbisesi ve tepesinde toplanıp küçük çiçeklerle bezeli saçlarıyla elindeki yelpazeyi kibarca sallayıp şuh bir kahkaha atıyordu. Robert da siyah eldivenli elini genç kıza uzatıp gururlu bir hava içinde bir lord olarak kendisiyle konuşuyordu. Bir an için konuşmalarının sanata dair olduğunu düşündü. Robert’ın kendisine duvardaki tablolara ait kendisine bir şeyler anlattığını hayal etti.
Güzel bir hayaldi. Tüm güzel hayaller gibi gerçekleşmesi olağan dışıydı. Joanne az önceki kabarık eteğini tutar gibi yapıp bir de hafif bir inilti koyverip koşmaya başladı. İyice eğleniyordu ve kendini yaramaz bir leydi gibi düşünmekten keyif alıyordu. Binayı geçip öğrenci yatakhanesine girecekken onu gördü.
Patrick girişte duruyordu! Kollarını göğsünde birleştirmiş ve iğrenerek büzdüğü dudaklarıyla kendisine bakıyordu. Kapının gerisinden üç kişi daha çıkınca Joanne bu sefer korkmakta aceleci davrandı. Ancak koşmakta çok daha aceleciydi! Bu dört kişiyle baş edemeyeceğini bilecek kadar akıllı bir kızdı o.
Öğretmenler binasına doğru hızla koşarken dua etmeye çoktan başlamıştı. Elindeki çantaya sıkı sıkıya asılmış ve dayak yemenin bile çantanın açılmasından yeğ olduğunu kavramıştı. Çocukların nefesini ensesinde hissediyordu. Ne kadar koşarsa koşsun hiçbirinden daha hızlı değildi ve birisi koluna dokunur gibi olunca gafil avlanıp arkasını döndü.
O anda üzerine abanan devasa ağırlıkla yüzüstü yere yapıştı. Kahretsin! Vücudunu hissetmiyordu ve kemikleri ezilmişti sanki. Onlar ekmek kapısıydı ve evde kalmamak için onlara muhtaçtı. İşte buna çok sinirlenmişti!
Sırtını dönemeden biri ensesinden kavrayıp ayağa kaldırdı. Patrick’in bakışlarını gördüğünde ise gerçekten korkmuştu. Çocuk onu duvara dayayıp üzerine doğru geldi. Diğer ikisi kızın omuzlarından tutup duvara çivilemişlerdi adeta.
“Seni sefil köylü. Bana bulaşmanın bedelini sana ödeteceğimi söylemiştim.” Alaycı kahkahası yükseldi.
“Bire karşı dört mü? Senin ödetmen bu mu Patrick. Erkekliğin, dört kişiyle birine saldırmakta mı ortaya çıkıyor ha?” Ah hayır! Joanne sonunu bile bile hazırladığını fark etti. Yine de bu toy aptalı kızdırmaktan memnundu. Hem durmadan çalışan çenesine ne zaman hakim olmuştu ki şimdi hakim olacaktı. Hayır susmaya niyeti yoktu.
“Ya siz?” Onu tutan çocuklara döndü. “Siz Patrick’in köpekleri misiniz? Size emir verdiğinde havlıyor musunuz? Yoksa önünüze kemik de mi” demişti ki sert bir yumruk karın boşluğunu delip geçti adeta.
Patrick’in yumruğu bir erkeğe isabet etse muhtemelen acıtmazdı ancak Joanne’nin yumuşak eti keskin bir acıyla sızladığında ağzından acı dolu bir inilti çıktı. Başı yana düşüp acıya katlanmaya çalışırken diğer çocuğun valizi açmaya çalıştığını seçti aralık gözleri.
Tüm gücüyle bağırdı. “Hayır!”
Patrick de başını oraya çevirdi ve Joanne fırsattan istifade çocuğun kasıklarına sert bir tekme attı. Şimdi iki büklüm olma sırası Patrick’teydi. Yaralı bir köpek hırıldayan Patrick hızla doğruldu ve kolunu dirseğinden bükük gerdirdi.
Joanne o an gözlerini kapattı. Artık her şey bitmişti. Suratına yiyeceği bu yumruk onu günlerce baygın tutabilirdi. Zaten elbise de öğrenilecekti ve artık işi bitmişti. Gözlerini kapattı ve bekledi. Patrick yumruğunu kaldırdı ve son sürat kızın suratına indirecekken sinirli, bariton bir erkek sesi tüm koridoru inletti.
“Ne oluyor burada?” diye bağıran Robert’in gözlerine katışıksız bir öfke vardı.
Joanne gözlerini açıp Robert’ı görünce derin bir nefes koyverdi. Kurtarıcısı yeniden imdadına yetişmişti.
“Patrick sana burada ne oluyor diyorum. Siz dördünüz Chris’e ne yapıyorsunuz?” Aradaki mesafeyi kapatıp, çocuğun yakalarını kaba bir hareketle yakaladı.
“E-efendim. O, o bizden çaldı” diyerek bahane üretmeye çalışan Patrick’i sertçe iten Robert sinirli sesiyle konuştu. “Defolun şimdi. Yarın da Dekan Walter’in odasına gideceksiniz. Hepinizin başı çok fena dertte!”
Ardından Joanne’i kollarından tutan çocuklara döndü ve onlara bağırıp odalarına yolladı.
Joanne’i tutan kollar gevşeyince genç kızın acıdan kasılan bedeni hızla yere doğru düşüşe geçti. Ayakta duramıyordu ve vücudunu karnından itibaren kesmişlerdi sanki. Robert genç kız düşmeden onu yakaladı. Joanne Robert’in kollarıyla sarıldığı anda ellerini bilinçsizce ona doladı ve tüm vücudunu genç adama dayadı.
Robert “İyi misin?” diye sorduğunda kaşları sinirle çatılmıştı.
“O adiler ahh. Midemi.. ahhh efendim çok acıyor” diyen genç kız ağlamaya başlayınca Robert şaşkınlıkla ona baktı.
Bir erkek hem de üniversiteye giden üstelik 20 yaşından büyük olan –pek göstermese de - bir erkek bir iki yumruk yedi diye nasıl böyle kolay ağlayabilirdi. Ablasına çekmediği çok açıktı. Joanne olsa muhtemelen o çocukları yere sererdi diye düşünen Robert Chris olarak bildiği genç kıza fısıldadı.
“Tamam Chris.. İyi değilsen revire gidelim. Hemşire Margaret seninle ilgilenecektir.”
Joanne dehşetle atılıp “hayır hayır iyiyim” diyerek başını Robert’in boynuna gömdü. Genç adam onun bu samimi tavrına şaşırmıştı. Bu çocuk ne yapıyordu böyle! Onu yere bırakamayacağını anladığında ayağa kalktı. Joanne Robert’in boynuna dolandı ve adamın kokusunu içine çekti. Kullandığı esans her ne ise Joanne’e ilaç etkisi yapmış gibi iyi hissettirmişti.
“Çok güzel kokuyorsunuz?” diyen Chris’in sesiyle genç adam kaşlarını çattı.
Lanet çocuk iyice sokulduktan sonra şimdi de güzel koktuğunu mu söylüyordu. Robert gayri ihtiyari kafasını eğince onun kocaman açılmış gözleriyle karşılaştı. Karşısında o inatçı gözleriyle Joanne’i gördü. Buna emindi. Kalbinde ansızın hissettiği çarpıntıyla ona bakarken ter içinde kalmıştı. Bu gözlerin sahibi Joanne’di… Onu defalarca görmüştü. Büyük, iri, açık renk, yeşile çalan gözler… Tam bu sırada o gözler huzur içinde kapanıp, dudaklar da gülümseyince genç adamın beyninde şimşekler çaktı. Kendine gelmişti! Dehşete kapılan Robert, kucağındakinin öğrencisi, daha beteri bir erkek olduğunu fark edince hızla kollarını çözdü. Genç kız popo üstü sert zemine çakılırken bu gece bu kadar darptan sonra ölmezse bir katır kadar sağlam olduğu için asla ölmeyeceğini düşünüp acı içinde poposunu ovaladı.
Robert rahatsızca gerindi, iki adım öne, bir adım geriye doğru hamle yaptı. Elini alnına dayamış panikle yere bakarken ona kaydı gözü. Chris’in yeniden ağlamak üzere olduğunu görünce iyice sinirlendi. Bu ahmak bir bebek gibi mızmızlanarak ne yapmaya çalışıyordu!
Joanne de hala acı içinde inlerken Robert’in az önceki hareketini düşündü. Onun huzurlu kollarında birazcık gözlerini kapatmak istemişti. Oysa o serseri çatık kaşlarıyla tüm yüzünü inceledikten sonra bir de yere fırlatmıştı. Al işte! Şimdi deli dana hastalığına tutulmuş gibi oradan oraya koşturuyordu.
En sonunda Chris’in acı iniltilerine dayanamayan Robert onun kolunu kavradı. Bu sefer temkinli davrandı ve kucağına almayıp yürümesine olanak sağlayarak ayakta tuttu. Chris o kadar hafifti ki Robert biraz bile zorlanmadı. Nasılda kırılgan duruyordu. Robert onu bir an evvel odasına götürüp bu işkenceyi bitirmek istiyordu.
Joanne’nin ise midesindeki ağrı daha keskin bir şekilde kalçasına kaymıştı ve tek ayağıyla yürümeye çalışarak çantasını almak istedi. Yeterli gücü bulamayınca Robert genç kızı duvara dayadı ve çantayı kaptı. Ancak yanlış yerden tutup kaldırdığı çantanın içinden elbise kaydı ve tahta zemine yayıldı.
Robert önemsemeyerek kumaşı kavradı ve işte o an fark etti; Bu şey bir kadın elbisesiydi! Şaşkınlıkla bu manzaraya bakarken Joanne de iniltisi arasından nihayet görüntünün ayrımına vardı. Robert elbisesini elinde tutuyor ve çatık kaşlarıyla bir elbiseye bir ona bakıyordu!