BÖLÜM 9
“Dave” diyerek kendisine yaklaşan adama sıcak bir şekilde gülümseyen Robert o an Joanne’i unutmuştu. Joanne de zaten kendisini unutmuşken kıpırtısız bu genç adamları izliyordu. O an dönüp gitmek için yoğun bir istek duydu. Burası ONA göre değildi ve ağzının suyunu silmeye başlamazsa kısa sürede foyasının meydana çıkacağı aşikardı. Hayır onun tek korkusu bir yakışıklının koluna girip ona ilginç köy maceralarını anlatacağına dair endişeydi. Hayatında bu kadar yakışıklı adamı bırakın, bu kadar adamı bile bir arada görmemişti ki!
Dave denen adamla selamlaşması biten Robert’ın gözü bir an Joanne’e kaydı. Chris diye bildiği genç çocuğun aptal bir sırıtışla sağa sola sallandığını gören Robert şaşkındı. Kızın kolunu kaba bir hareketle dürtüp çatık kaşlarıyla gözünü ona dikti. O an Chris denen bu gencin ne kadar aptal olduğunu düşündüğünü biliyordu Joanne. Çünkü kendisi de tam olarak böyle hissediyordu. Erkek olmak için gereken ağırlık kendisinde yoktu. En azından hanım hanımcık durup kafasını eğebilseydi o bile işe yarardı. Ah, karşısında dünyanın en zengin, en yakışıklı, en güçlü erkekleri varken biraz şımarmasını kim yadırgayabilirdi ki!
“Bu da kim Robert. Bir uşak mı?” Güçlü bir kahkaha patlattı. “Yoksa gayri meşru çocuğun mu?”
“Saçmalama Stenson. Bu gencin adı Chris, burada birkaç başlangıç deriş alacak.” Diyen Robert Psikoloji Profesörü olan yakın arkadaşı Dave Leopold Stenson’a Chris’i tanıttı.
Genç kız eteklerini tutup reverans yapmayı biliyordu ama erkeklerin birbirleriyle nasıl selamlaştıklarından haberi yoktu. Daha kötüsü bu sosyete içinde kıdem ve yaş farkı bile selamlaşmayı etkileyebiliyordu. Joanne Dave denen adamın Robert’in yaşlarında –yani 30ların başında- bir adam olduğunu gördüğünde elini alnına koyup hızlı bir asker selamı çaktı. Başka türlüsünü bilmiyordu ve köylülerin aralarında böyle selamlaştıklarına emindi. Ancak yanıldığını Robert, şapkasının üstünden kafasına bir tane şaplak geçirince anladı.
Genç kız sinirle dişlerini sıkıp Robert’a döndü. “Düzgün selamla serseri, o senin hocan.” Diyen genç adam sinirli görünüyordu. Joanne atılıp Robert’in şu kasıntıyla yüzüne doğru kalkmış parmağını ısırmamak için kendini zor tutuyordu.
“Nasıl yapılacağını bilmiyorum.” Utançla başını eğdi.
“Önemli değil Robert. Sanırım Chris bir soylu değil”
Ah bu kadar mı belli ediyordu. Joanne başını dikleştirdi, duruşunu sağlam kılmaya çalıştı. Küçük omuzlarından ötürü heybetli görünemiyordu ama kaşlarını çatabilirdi değil mi? “Hayır efendim soylu değilim. Yani soyluluğun getirdiği maddi kazanca sahip değilim ama ruhum soylu.”
“Soylu değil ama gururlu.” Diyen Robert alaycı bir tavırla araya girmişti.
“Gururlu olmanın menfi bir özellik olduğunu belirtir gibisin Robert?” Dave iki genç adamın aralarındaki münakaşayı anlayamıyordu.
“Para ve güzel bir kadın getirmeyen her şey kötüdür Dave” Robert tek kaşını kaldırıp son sözü söylemiş olmanın havasıyla arkadaşının omzuna dokundu ve onunla binaya yöneldi. Dave ise arkasını dönmeden bir müddet Joanne’i süzdü. Bakışlarındaki esrarengiz hava Joanne’i biraz düşündürtse de üstünde durmadı.
Genç kız o an bir başına öylece kalakalmıştı ve nereye gideceğini bilmiyordu. “Ya ben ne olacağım ha?” diye bağırdığında da Robert ve Dave koyu bir sohbete dalmışlardı. Hiç kimse Joanne’i duymadı. Genç kız paniğe kapılmaması gerektiğini düşünüp etrafı izledi. Burası dünyanın merkezi değilse neresiydi! Buckingham Sarayından bile böyle etkilenmemişti. Kadim yapısıyla devasa bir katedrali anımsatan giriş binası Joanne’nin kapanmayan ağzını yeniden açmıştı. Etrafını saran uzun ve geniş binalar ise erişilmesi güç, katıksız bir ihtişamı haykırıyordu.
Birkaç dakika sonra da 18’lerinde bir çocuk gelip karşısında durunca Joanne de kendine geldi. Bu genç çocuk ona kalacağı kampüsü gösterdi. Joanne kibarca selamladı bu genci ve valizine yöneldi. Valizi zorlukla taşırken kat edeceği uzun mesafeyi gözü kesmiyordu. Teyzesi içine ne varsa doldurmuştu.
“Eyvah peynirler!” dediği anda da koşar adım yürümeye başladı. Hemen valizi açmazsa Tanrı korusun; Cambridge üniversitesi son mezunlarını bile veremeden ebediyen kapanabilirdi. Zira tüm öğrenciler kokudan ölebilirdi!
Joanne’nin valizini taşıyamadığını gören genç çocuk kızın elinden çantayı kaptı ve ona sıcak bir şekilde gülümserken “Bu kadar hafif bir valizi bile taşıyamıyorsun” diyerek sitem etti.
Joanne başka zaman olsa derin bir cinsiyet tartışmasına girerdi ama şimdi kızların gücüne oranla erkeklerin gücünden bahsedecek değildi. Zaten sinirinin kaynağı da Robert’tan başkası olmuyordu ve bu sevimli çocukla tartışmak istemiyordu.
“Ben Tommy Gibson, Falkner dükünün oğluyum” dedi çocuk.
Vay be! Joanne soylularla bir arada olduğunu inanamıyordu. “Ben de Joa.. Yani şey John Christian Leeves. Sadece babamın oğluyum.”
Tommy onun bu sözlerine gülümsediğinde Joanne de ona sımsıcak gülümsedi. Yan yana yürürlerken yüksek aristokrasiden bir varisin yanında yürüdüğünü düşünemiyordu. Tommy İngiltere kralı bile olsa Joanne ondan çekinemezdi. Genç çocuğun yüzü son derece sevimliydi. Kızıl ve kıvırcık saçlarına yaramaz bir çocuk havası veren çilli yüzü Joanne’e Chris’i hatırlatıyordu.
Girdikleri binadaki öğrenciler ilk geldiği anda gördüklerinden daha vasat göründü. Çoğu yetişkinliğe yeni adım atmış, on sekizinde gençlerdi. Heyecanlı ve gürültücülerdi. Üstüne üstlük kalacağı oda altı kişilik tıklım tıkış bir yerdi ve üst kattaki ranzalardan birinde kalacaktı. Joanne bu kadar erkekle bir arada kalamayacağını umutsuzca anlasa da iş işten geçmişti.
Tommy kızın valizini yatağın ucuna bırakınca Joanne de gayri ihtiyarı “Hiç kız yok mu burada?” diye sordu.
“Oooo” diye doluşan diğer çocukların sesiyle alay konusu olduğunu anlaması uzun sürmedi.
“Ha-hayır.. Sadece arkadaşlık etmek için…”
“Evet Christian. Biz de sadece arkadaşlık etmek istiyoruz. Mesela şöyle iki tane arkadaşı daha olsa ne iyi olurdu” diyen gençlerden biri dolgun bir kadını tarif etti. Diğerleri onunla kahkaha atarken Joanne utanç içinde kalmıştı. Mahvolmuştu! Bu erkeklerin içinde sağ kalmayı başarmak için onlara benzemesi gerektiğini dehşetle fark edip bağırarak yanıt verdi.
“Hey adamım, Sen tam bir damızlık öküzsün” dediği anda her kes susup kalmıştı. Lanet olsun! Herkes niye susmuştu. Şu sarışın çocuğa damızlık demek dehşet verici bir etki yaratmıştı ve Joanne yerin dibine geçmek istiyordu! Ancak Aynı anda bir kahkaha dalgası odayı kaplayınca beceriksizce gülümsedi. Tommy de kahkahalarla gülerken elini Joanne’nin omzuna attı ve “Dostum bu çok iyiydi” dedi. Joanne terden sırılsıklam olmuş halde acemice güldü. O an anladı ki Robert’la olduğunda, bu yeni yetmelerle olduğundan çok daha güvendeydi. Bu kanı taze delikanlılar ayaklı olan her şeye saldıracak gibi duruyorlardı.
“Peynir” diyordun diyerek kızı düşüncelerinden kurtaran Tommy’nin sesiyle Joanne tiz bir çığlık attı.
“Ah evet onları tamamen unuttum.” Panikle küçük valizinin iplerini çözdü. Teyzesinin tahtadan bir küpe koyup, kapağı olmadığı için ağzını sıkı sıkıya başka bir kumaşla sardığı peynirler; uzun yolculukta ters dönmüş ve sızan bütün suyu Chris’in elbiselerine dökülmüştü. Ancak daha kötüsü de vardı; Arada sırada Cambridge’i gezmek için yanında getirdiği tek kadın elbisesi de bütün suya bulanmıştı ve iğrenç kokuyordu. Neredeyse elbiseyi çıkarıp herkese kendini ifşa edecekken tüm sesler bir anda sustu. Genç kız valizin içinde omuzlarından tuttuğu elbiseye ağlarcasına bakarken gözü kapıya kaydı. Robert kolunu kapının tırabzanına dayamış içeriyi izliyordu. Bütün öğrenciler tek sıra halinde onun karşısında dikildiği halde Joanne hala dizlerinin üstünde yerdeydi.
“Kalksana, Bay Markham burada!” diyen Tom ayağıyla genç kızın poposunu dürtünce Joanne de ayağa fırladı. Robert’a gösterilecek saygıyı önemsemediği belliydi. Ancak bilmediği şey Robert’ın kendisini önemsiyor oluşuydu. Tıpkı Tommy’i başına bekçi gönderip, şimdi de kontrole geldiği gibi.
“Yerleştin mi?” diye soran genç adam Chris’i süzdü. Ardından kaşları çatıldı ve iğrenir gibi etrafa baktı. Joanne Robert’ın neden surat astığını anlamazken; zavallı öğrencilerin hepsinin yüzünün solduğunu, betinin benzinin attığını gördü. Kendisi kokuya alışmıştı ama elbiseyi gördükten sonra diğer her şeyi unutmuştu.
“Bu koku da ne? Biri çantasında keçi mi getirdi?” Robert genç kızın valizini gördü. Eğilip içine bakacakken Joanne dehşetle atıldı ve “Peynirler, ablam ve teyzem zorla koydular da” dedi.
“Ablan mı?” Robert durakladı. “Joanne mi yaptı o peynirleri”
“Elbette, Ben.. Ah O, yani ablam çok yeteneklidir efendim” diyerek gururla atıldı. Kendini sonsuza kadar övmek için müthiş bir fırsatı vardı.
“Çenesinden başka yetenekli olduğu konular da varmış demek” diyerek sessizce fısıldadı Robert. Sonra diğerlerini teftiş eder gibi yapıp odayı gezdi. Aklına sadece Joanne’nin ocak başındaki hali geliyordu. Oflayıp puflayarak muhtemelen tanıdığı herkese küfrederek yapıyor olmalıydı peynirleri.
Genç adam keyifle gülümseyip çıkmadan da “O peynirlerden yarın kahvaltımda istiyorum” dedi.
Joanne ne kahvaltıyı, ne peynirleri ne de diğer çocukları düşünüyordu. Az kalsın şu burnu havada serseri elbisesini görecekti! Genç kız alnındaki terleri silip yeniden valize döndü. Elbiseyi nasıl yıkayacağını bilmiyordu ve daha kötüsü şans eseri yıkasa bile nereye asacağına dair hiçbir fikri yoktu!
Bu sorunu görmezden gelmeyi deneyerek erkek kıyafetlerini çıkarıp elbisesinin kaldığı valizi sıkıca düğümledi. Bir daha açmaya çalıştığında kendisi de çok zorlanacaktı, buna emindi ama riski göze alamazdı.
“Nerede yıkanacağız” diye soran genç kız artık erkek sesi için direkt kalın bir tonda konuştuğunu fark edip kendini kutladı. Bu işte kesinlikle çuvallamayacaktı.
“Koridordan çık, dümdüz yürü. Sağa dön ve yeniden koridor boyunca yürü. Sondan bir önceki kapıdan gir.” Diyen Tommy’nin verdiği labirent tarifini aklında tutamayan Joanne yolda birkaç kişiye daha soracağını bilerek ona teşekkür etti ve yatakhaneden çıktı.
Yol boyunca Üniversiteye yeni başlayan çocuklar gürültüyle konuşuyor, bağrışıyor ve gülüyorlardı. Havada uçan “marki, dük, veliaht, prens” sözcüklerini duyan genç kız derin bir iç çekti. Buradaki tek çulsuz kendisiydi ve bu okuldaki çocukların babalarının ülkenin kasası olduklarını anladı. O kasaların bir anahtarını kendi için alsa ne oldu ki! Bu düşünceyle keyifle kıkırdadı. Şu halde kendisine bir koca bulmayı düşündüğü için neredeyse kahkaha atacaktı ki yıkanılan alana girince gülüşü yüzünden dondu.
Tanrım! Bu da neydi böyle! Her tarafta yarı çıplak erkekler vardı ve ortama hakim olan ten rengi içinde bir tek Joanne kıpkırmızı kesilmişti. Gözlerini kapatamasa da başını öne eğip musluklardan birine geçti ve kıyafetleri lavabonun içine bıraktı. Sabunla onları ovalamaya çalışırken aynadan kimseyi görmemeyi umuyordu.
“Heyy şuna da bakın. Cambridge’e bir dükün piçi mi gelmiş. Hişşt senin adın ne parlak oğlan?” diyen biri Joanne’nin tam arkasında durdu. “Belli ki annesi hizmetçiymiş. Eee babasının kimden peydahladığı…” demişti ki Joanne sabunu hışımla elinde sıkarken çocuğa döndü. Ortalama boyda bir çocuktu. İri vücuduna rağmen aptalın birine benziyordu. Genç kız bu bakışlardan korkmamasını gerektiğini ansızın hissederken alayla gülen çocuğun üzerine yürüdü.
Diğerleri sadece bu anı seyrederken çıkacak bir kavgaya hevesli gibi az önce laf atan çocuğu kışkırtmayı deniyorlardı.
Joanne elini çocuğun göğsüne koyup onu duvara dayadı. Çocuk karşı koymak için kollarını uzattığında hızla kolunu kavradı ve onu ters çevirip yüzünü duvara dayadı. Acı içinde kalan çocuk bağırınca, Joanne de elindeki sabunla ona iyice yaklaştı ve “Bir daha bana bir şey diyecek olursan bu sabunu ağzına tıkmakla kalmam bütün deliklerini bunla doldururum” dedi. Brian’dan dolayı böyle pislik tiplere karşı tecrübeliydi ve taktiği işe yaramıştı. Çocuğu ittirip serbest bırakınca da “Bana bak seni piç kurusu. Bu yüzü unutma.. Benim adım Patrick Frewer. Sana bunu ödeteceğimi herkesin önünde ilan ediyorum.” Dedi ve sinirle dişlerini kıstırıp kaçarak uzaklaştı. Ardından iki kişi daha çıkarken Tommy de içeriye girmişti.
“Chris sen ne yapıyorsun. Patrick’in babası Lordlar Kamarasından bir bakan. Sana gerçekten zarar verebilir” dedi.
Joanne omzu silkti. Zararı ne olabilirdi ki en fazla okuldan atılırdı. Tanrı aşkına bunu umursayan mı vardı? Genç kız bu olayı unutmakta çok başarılıydı. Kardeşi Chris’in kıyafetlerini yine de yıkadı ve ranzasının demirlerine astı. Diğerleri arasında bir efsane olması ise sadece hava kararmasını buldu. Herkes gelip Frewer’i alt eden çocuğu görmek istiyordu. Joanne kız olduğunu unutup biraz şımartılmayı zevkle kabul etti ve efsanesinin herkese yayılmasını ilgiyle seyretti.
Gece yarılarına kadar da Tommy ona babasının mirasından, düklük sevdasından bahsederken Joanne uykusuzluktan ölüyordu ve gözleri kapandığında saat sabaha karşı 3’ü çoktan geçmişti. Tiz bir zil sesi kulaklarına dolarken sabah 6’da uyandırıldılar. Kahvaltı için giderlerken de Joanne pencere kenarını koyup bozulmasına izin vermediği peynirleri almak için camı açtı. Lanet olsun! Hiçbir şey yoktu! Kendi elleriyle saatlerini harcadığı peynirlerin yere düştüğünü düşünüp aşağı eğilse de 3. Kattan zemini görmek imkansızdı. Belli ki bir çalmıştı ve genç kız dehşetle valizine baktı. Eğer biri onu da çaldıysa öldü demekti.
Neyse ki valiz küflenmiş iğrenç kokusuyla duruyordu. Joanne bugün o elbisenin icabına bakmaya söz verdi. Tommy’le çıkarken Robert’in peynirleri için üzülüyordu. O kibirli markiyi, peyniri ağzına alıp zevkten erirken görecekti ama lanet olsun ki yoktu! Robert’i düşünmemeyi denese de buna engel olamadı ve yemekhaneye girerken ondan kaçabilmek için kahvaltı için en dipteki masaya oturdu.
Robert, Dave ve diğer genç profesörlerin yanında yaşı geçkin kodaman adamlar da vardı. Joanne onların heybetinden yediği lokmayı yutmayı unutmuştu. Robert’in gözleri derhal Joanne’ninkilerle karşılaşınca sorar gibi baktı. Joanne dudak büzerken Robert’in kaşları çatılmıştı. O anda genç kız Dave Stenson denen Psikoloji Profesörü genç adamın bakışlarından rahatsız olup kahvaltısına döndü. Bu adamın kendisine bir suçluya bakar gibi bakmasından korkmuştu.
Frank Walter denen biri çıkıp konuşma yapınca kendisini onların Dekanı olduğunu belirtmişti. Joanne şimdiden tüm isimleri birbirine karıştırmıştı ve yıl bittikte sonra ancak herkesin adını ezberleyebileceğini anladı. Yıl bittikten sonra mı? “Asla!” Dedi kendi kendine. Birkaç ay sonra Susan Kartal’ı gelip kendisini alınca bu Kasıntı Üniversite’sindeki işi de bitecekti.
Yemekten sonra Robert’ı bir kez daha görme ve ona açıklama yapma amacıyla etrafa bakınsa da onu göremedi. Yaşadığı memnuniyetsizlikten asılmış suratını güldüren şey Tommy’nin elma kabuğuyla yaptığı vampir dişleriydi. Genç kız yumuşak bir kahkaha atarken sınıflara geçtiler. Bu sırada Dave bir sınıfın girişinde hala kendisine bakıyordu. Joanne belli belirsiz ürperse de belli etmemeye çalıştı. Aksi gibi, İlk ders Öğrenci sorumlusu olan Dave Stenson’ındı. Joanne geniş amfide Tommy’nin hemen bir sıra sağına oturdu ve korkuyla ilk dersin başlamasını bekledi. Dave Öğrencilere derslerin işleniş, ilk akademik dönem hakkında ayrıntılı bilgi veren karizmatik sesiyle ilgiyi kendisine çekiyordu. Joanne adamla mümkün olduğunca göz kontağı kurmamaya çalışsa da Dave’in belli bir çekimi olduğunu kabul etmeliydi. Dışarıdan kendisini şüpheyle süzen bu adam, öğretmenken hayli katlanılabilir oluyordu.
Sonraki ders ise Robert’in dersiydi ve Joanne onu göreceği için heyecanlanmıştı. Ancak Robert’i beklemek işkence gibiydi. O kadar uykuluydu ki genç kızın gözleri kapanıyordu. Bu sırada herkes ayağa fırlayınca o da fırladı ve İçeriye giren Robert’a baktı. Her zamankinin aksine kasılmış bir havası yoktu ve son derece sıcak bakıyordu. Gayri ihtiyari Joanne de gülümsedi.
Robert’in kendini takdimi bitince derse geçti. Basit ekonomi dersine paranın icadıyla başladı. Konuyu ilgi çekici anlattığı aşikardı çünkü Joanne Robert’in anlatışından zevk almaya başlamıştı bile.
“Ancak günümüzde bile paraya geçmemiş milletler mevcut. Ürün alışverişiyle ihtiyaçlarını karşılayan bu toplumlar…” demişti ki Joanne hızla atıldı ve “Kızılderililer gibi, onlar da para kullanmaz” diyerek kendisiyle gurur duyan bir bakış attı. Joanne’nin aksine Robert’in kaşları sinirle çatıldı. Kızılderilileri nereden çıkarmıştı bu aptal çocuk. O an aklına Joanne ve onun Kartalı geldi. Tavrı da aynı hızla değişirken bir anda sesi ciddileşti. Sonraki dakikalar ise Robert’in çekilmez biri olmasına neden olmuştu. Joanne bile dikkatini oraya veremeyerek gözlerini usulca kapattı. Birkaç dakika sonra yüksek bir gürültü tüm amfiye doldu. Genç kız uflayarak elini başına götürdü. Uykusuzluğa esir olup daldığı sırada, başı; dayanmış olduğu elinin altından kaymış ve tahta masaya hızla düşmüştü. Kafası zonklayan genç kıza herkes kahkahayla gülümserken Robert hala sinirle bakıyordu.
Dersi bitiren genç adam çıkmadan evvel de “Chris benimle gel” diye emir verdi.
Joanne keyifle Robert’ın arkasından yürüdü. Robert ellerini arkasından birleştirmiş, dik duruşuyla otoritesini belli ederken genç kız ona sadece gülümsedi. Adamın çapkın halleri yanında saygın halleri de hayli çekiciydi. Robert boş sınıflardan birine geçerken Joanne de sekerek arkasından girdi.
“Peynirleri soracaksanız çalmışlar.”
“Evet onu soracaktım” dedi Robert hızlıca. Konusu peynir olan bir konuşmaya göre fazla ciddi ve sinirli görünüyordu. Aslında soracağı tek şey Joanne’di. Bu çocuk fena halde o kızı hatırlatıyordu ve Robert engelleyemediği bir dürtüyle Chris’ten bilgi almak istiyordu. Fakat bu bilgiyi almasının bir yolu yoktu. Gerginliği had safhada olunca az önceki uyuklamasından ötürü onu bir güzel payladı. Joanne ilk kez uslu bir çocuk gibi tüm azarları kabullendi ve özür diledi. Robert’in nasihatleri bitince de çıkmak için selam verdi. Robert ona izin verirken önemsiz bir konudan bahseder gibi konuştu:
“Ablan, yani Joanne ziyarete gelmek isterse hafta sonları gelebilir” dedi. Sormadan edememişti. “Tabii teyzen de…”
Joanne üzgün bir sesle “Ah çok isterim yani teyzemi ve onu görmeyi” diyerek teşekkür etti. Onu derken Chris’i kastetmişti elbette ama onların gelmelerinin imkansız olduğunu bildiği için yüzü asılmıştı.
“İstersen Joanne’i getirebilirim” Robert abla kardeşin bu denli üzüntülü tavrına içi yanmıştı. Tabii tek sebep buydu. Joanne’i görmek istemesinin konuyla alakası yoktu!
Joanne bu ihtimal üzerine hızla atıldı ve onların şimdi değil daha sonra gelmelerini istediğini söyledi. Ardından hızla çıktı. Kalırsa bir şeyleri açık edeceğinden emindi. Robert onun gidişini izlerken gülümsedi.
Genç kız da hemen yatakhaneye geçti ve kokmuş valizini alıp yıkamak için kampüsün dışındaki nehre yöneldi. Peşindeki gölgeden habersiz elbisesini sıkıca tuttu ve Robert’in dersini düşünüp bildiği ilahilerden birini mırıldanıp çıktı.