BÖLÜM 2

2406 Kelimeler
BÖLÜM 2 Burke malikanesinden kalkan tam bel araba sadece hizmetçi taşıyordu. Uşaklar Kraliyet ailesine ait, şeflerin bir kısmı Fransa’dan getirtilmiş, bazı kurpiyerler yüksek aristokrasiden ödünç alınmıştı. Bu orta yaş kalabalığı dışarıda konukları karşılamakla ve içeride servislerle yemekleri ayarlamakla meşgulken Joanne gibi genç ve güzel kızlar servisleri içeriye taşımakla görevliydiler. Joanne de o sabah Burke’lerin şato gibi malikanesinden kalkan bir araca tıklım tıkış doluşmuş ve iki yanındaki iri kadınların arasında pestili çıkmış bir halde yaz sıcağında iki saatlik yolu gitmişti. Neyse ki Burke’lerin malikanesi kendi köylerine yakındı da evden yürüyerek gidebilmişti. Şimdi de o devasa şehre doğru yol alıyordu. Daha önce Londra’ya sadece bir kez gitmişti. Babası henüz küçükken şehre gelen bir Amerikan sirkine götürmüştü küçük Joanne ve Chris’i. O zamanlar Joanne dokuz yaşındaydı ve şimdi bile o anları zorlukla hatırlıyordu. Herhangi bir yerde durmadan ya da mola vermeden saraya geçtiler. Arka kapıdan girmelerine ve binanın arkasını görmesine rağmen büyülenmişti Joanne. Kendini bir an kraliçe gibi hissetmek istedi ve gözlerini kapattı. “Buraya külkedisi olmaya gelmedin küçük hanım. Sallanma da içeriye gir” diyen kadınlardan biri Joanne’i tatlı düşlerinden ayırırken genç kız kendi kendine fısıldadı: “Ben külkedisi değilim belli ki ama sen kesinlikle kötü kalpli cadısın! ” Arkasından mutfak denen ve Owen’ların çiftliğinden bile büyük bir alana giriş yaptı. Aşçılar harıl harıl çalışırken yaşlı bir kadın köşedeki bir gruba bir şeyler anlatıyordu. Daha doğrusu emrediyordu. “Servis yapacak kızlar buraya” diyen bir kadın Joanne’i o tarafa yöneltti. Onunla beraber yaklaşık yirmi kadar kız kadının etrafını sardılar. Madam De Pinon, çatal ve bıçakların konuşu, tepsiyi tutma, şarapları ne kadar eğilip ikram etme, pastaları nasıl takdim etme üzerine uzun bir nutuk çekerken Joanne kalçasını bir masaya dayadı ve kimseye fark ettirmeden gözlerini kapattı. Ah birazcık uyuklamasında ne sorun vardı ki! Zaten O sapık Brian’dan dolayı geceleri gözüne uyku girmiyordu, hazır uygun mekan ve zamanı bulmuşken usulca gözlerini kapattı.. “Evet Bayan Leeves, şimdi önünüzde balsamik sirke ve şarap var. Hangisini servis edecektiniz?” diye gürleyen bir ses kulaklarına dolunca hızla yerinden doğruldu ve henüz gözlerini bile tam açamamışken cevap verdik: “Tabi ki sirke!” Tüm mutfağı alaycı kahkahalar sararken genç kız utançla başını eğdi. Lanet Madam Pinon genç kızı çok fena yakalanmıştı. “Bayan Leeves etrafınıza bir bakın… Nerede olduğunuzu fark ettiniz mi? Burası Saray… Sizin inek çiftliğiniz değil… Eğer bu gece en ufak bir hata yapacak olursanız gözünüzün yaşına bakmam” diyen kadın uzun tırnaklı parmağını açıkça tehdit ederek Joanne’e uzattı. Zavallı kız kendi için değil ama teyzesi için susup kaldı ve bu gecenin hemen bitmesi için dua etmeye başladı. Nihayet konuklar geldiğinde de kalbi deli gibi atarken diğer kızların arasında salona girdi. Bir süre durup muhteşem balo salonunu seyretti. Tüm köyleri aydınlatmaya yetecek kadar kandil ve mum vardı. Sarayın yüksek tavanında altın yaldızlı işlemeler, büyük kolonlara dolanmış sarmaşıklar, duvarlarda çıplak kişilerin olduğu gözalıcı tablolar vardı. Tabi şıklık yarışına giren leydiler, genç ve güzel kızları avlamaya çıkan kart zamparalar, kızların avlanmak için peşlerine düştüğü gözde bekarlar da olmazsa olmazdı. Her şey ama her şey Joanne’nin zerresini bile tahmin edemediği bir dünyayı gözler önüne seriyordu. Elindeki tepsiyle nihayet adım atması gerektiğini hatırladığında o kokuyu duymuştu. Burnu her zaman iyi koku alır ve keskin bir ayrıştırmayla neyin ne kokusu olduğunu bir çırpıda söylerdi. Babası küçükken onu zaman zaman köpek niyetine kullanıp kaybolan tütün tablasını arattırsa da onun bu özelliğiyle hep gurur duymuştu. Şimdi de yine burnu yanılmamıştı. O güçlü erkeksi parfüm kendisini hızla çekerken silkindi ve kalabalığa karıştı. Köşelerden birinde genç bir kadın gördü. Üzgün bir yüzü vardı ve diğer kişilerden ayrılan kırsal bir güzelliğe sahipti. Joanne onu görür görmez içerideki kasıntı takımından olmadığını anlamıştı. Genç kadın, küçük ekler tepsisini uzatırken de son derece güler yüzle bakmıştı kendisine. Bu hüzünlü leydinin yanından ayrılıp başka bir tarafa geçmek istedi. O koku belli belirsiz yine geliyordu burnuna. Gözlerini hafifçe kapatıp konsantre olmak, kokuyu duyumsamak isterken elindeki tepsi havaya fırlayıp son derece gürültülü bir şekilde yere düştü. Lanet olsun ki üzerindeki küçük pastalar birkaç kasıntı düşesinin üstüne sıçramıştı. Koku tam burnunun dibindeydi ama önem vermeyerek yerdekileri toplamaya girişti beceriksizce. Oh hayır! Ne aptal bir hizmetçi” diyen bir ses kulaklarına doldu. Hızla kalkıp kadının üç kat peruklu saçına yapışmamak için kendini zor tutarken genç bir erkek sesi duydu. “Sanırım biri şu kıza elindekinin bir tepsi olduğunu hatırlatmalı. Bumerang değil” diyerek alay edercesine gülen adama şu elindeki tepsiyle suratının kalıbını çıkarmak isterken içinden Chris’in şarkılarından birini mırıldandı. Bir terapi gibi rahatlatırdı bu şarkılar. “benim ablam kız kurusu Hep kızdırır elenoru Benim ablam… Immm kısa boylu..” Kahretsin! Şarkıyı bile unutmuştu. Etrafından cık cıklayan kadınlar, kendisini aşağılayan kelimeler kuran kibar leydiler, burnu büyük dükler varken şarkıya nasıl odaklanabilirdi ki? “Lordum kızın eline çarpan sizdiniz ve gülerken kendinizi öylesine kaybetmiştiniz ki…” diye zarif bir kadın sesi. Ardından kolundan tutup onu kaldırdı. “Adın ne?” “Jo-Joanne leydim” dedi genç kız. “Kolunuzu öyle bir salladınız ki Joanne’nin tepsisini devirdiniz. Neyse ki kıza değip de onu salonun diğer ucuna fırlatmadınız” diyen genç leydi o kendini beğenmiş adama hitaben konuşuyordu. Konuşması bitince belli ki kocası olan bir erkek, onu olayların ortasından alıp götürdü. Joanne, gözden kaybolmadan önce o genç leydiye teşekkür edecek zamanı bulabilmişti. Hakkını koruyan birilerinin olmasından mutluydu. Bu mutluluk haliyle az önce onu azarlayan kızıl kadına döndü. Tam özür dileyecekken de birden onu gördü! Ah! Şu adam… Soylu bay Yoğun Erkeksi Koku! Hiç de çirkin yüzlü değil aksine duvardaki tablolarda çizilen adamlardan bile yakışıklı, Tanrı’nın yeryüzüne gönderdiği bir melek gibi güzel, aynı zamanda Tanrı’nın yeryüzüne gönderdiği bir iblis kadar çekiciydi. Uzun boylu ve iriydi. Kumral saçları, tatlı bir tonda açık renk gözleri vardı. Hipnotize olmuş gibi soylu adama bakarken kendi köyündeki erkeklerin ne kadar da sıkıcı olduklarını hatırladı. Bakışları yeniden kızıl afete dönünce de aynı anda kalbine Susan Kartal’ın büyük büyük dedesi olan Oturan Boğa kuruldu. Bu kadın varken böyle bir adamın değil Joanne’e bakması, cama konan bir sineğe gösterdiği özeni bile göstermeyeceğini biliyordu! Bir dakika ne yapıyordu böyle. Az önce elindekinin tepsi olduğunu söyleyip dalga geçen yine bu adam değil miydi? Sinirle kaşlarını çatarken artık gitmesi gerektiğini anladı. Bu sırada genç adam yanındaki kızıl saçlı dünya güzeli kadına dönüp konuşmuştu: “Leydi Burke bu olaylardan sonra canınız fena halde sıkılmış olmalı. Biraz hava almak isterseniz size eşlik etmekten mutluluk duyarım,” dediğini Joanne de duymuştu. Leydi Burke mü? Tüm arazilerinin, köylerinin sahibi Lord Burke’ün bekar kızı Leydi Nina Burke… Joanne kızın kendisini bir daha görmesi, özellikle köyde ya da Owen’ların himayesinde olduğunu bilmesinin bir felaket getireceğini anlayıp hızla uzaklaştı. Kalarak yüzünü kadının aklına kazımanın anlamı yoktu. Hoş! bu çıtkırıldım leydinin Joanne’nin yüzüyle değil ilgilenmek, varlığını bile taktığı yoktu ya yine de önlemleri sağlam tutmalıydı. Onların yanından geçip gidecekken de ansızın bir kol uzandı ve Joanne’nin koluna hafifçe dokundu. “Sen.. Leydi Burke’ten özür dilemedin!” Joanne az önce methiler dizdiği nefretle bakıyordu. Dışı hoş, çekici fakat içi geçmiş bir kavundan farkı yoktu şu lord bilmem ne haltsa! “Özür dilerim leydim” dedi isteksizce “Ah Lord Markham bırakın da gitsin,” diyen Nina ise bir an evvel balonun masalsı havasına dönmek istiyordu. Lord Markham kıza gitmesini işaret etti. Fakat kız çekip gitmeden evvel yüzünü yeterince görmüştü. Kocaman yeşil gözleri görmemesi imkânsızdı zaten. Kızın tüm varlığı gözden ibaretmiş gibi şahane gözleri vardı, ne var ki Lord Robert Markham’ın onu unutması çok kolay olmuştu. “Lordum hava almak istemiyorum. Sanırım eve gitsem daha iyi olacak.” Bir tutam deniz içmiş gibi masmavi gözleri olan Nina Burke sözleriyle Robert’ı anında tesiri altına aldı.  Fakat Robert ama bu gece için çok hızlı olmanın iyi olmayacağını da anlayacak bilgeliğe sahipti. “Sizi arabamla evinize bırakmama izin verin,” dedi kibarca. Gözleri şöyle bir etrafı taramıştı. Beatrice görünmüyordu. Demek bu gece ikisi de birbirleriyle ilgilenmiyorlardı. Robert bundan hoşnuttu. Nina Burke ona yeni bir heyecan vermişti. Onu evine bırakacak ve sonrası için planlar kuracaktı. Joanne sinirden gözü dönmüş halde mutfağa girince kafesinden kaçmış yırtıcı bir aslan gibi duran Madam Pinon’u görünce büyük bir korku parmak uçlarından saç derisine kadar işledi. “Pılını pırtını topla defol git” diyen kadın cebinden beş pound çıkarıp Joanne’e uzattı. “Ama benim yirmi pound alacağım vardı!” Joanne az önceki olay yüzünden kovulacağını düşünmüştü ancak bu kadar hızlı olacağını beklemiyordu. Yine de hakkını yedirmeyecekti! “Dua et ki elin boş göndermiyorum. Yaşattığın rezalet yüzünden ben dâhil bir sürü kişi azar işitecek ve sen hâlâ yirmi pounddan mı bahsediyorsun!” Kadın iri gövdesini Joanne’e doğru savurunca genç kız korkarak bir adım geriledi. En sonunda da kaderine razı oldu. Kıyafetlerini değiştirip gecenin o saatinde saraydan ayrıldı. Bu saatte, bu bilmediği şehirde köye nasıl gideceğini bilmiyordu. Arabalar gece yarısından sonra hareket edecekti ama kendisinin finali çok çabuk olduğu için ya altı saat boyunca dışarıda bekleyecek ya da başka bir araç bulacaktı. Bu gecenin beş poundunun on şilinini arabacıya vereceğini görüp memnuniyetsizce dudağını büzdü. Lordlara ait dışarıdaki arabalardan birine kendisini köye bırakmalarını teklif edince adamlar ona kahkahayla güldüler. “Araba istiyorsan tatlım Doğu Londra tarafına gitmelisin. Orada sana çok uygun arabalar bulacağına eminim” diyen saçları tel tel olmuş ve tıpkı bir ayyaş gibi görünen arabacının bu dalga geçen teklifine inanan genç kız doğu tarafına doğru yürümeye başladı. Kendisi gibi köylüler için kalkan arabalar oradan geçiyor sanmıştı. ~ Robert hemen yanına sokulmuş Nina’nın saçlarından bir bukleyi alıp koklarken gözlerini abartıyla kapattı ve “Immm kokunuz leydim; tıpkı cennetten bir buket çiçek gibi” diyerek gülümsedi. Genç kız işveli bir kahkaha atıp Robert’a göz kırptı. Biraz da sokulmuştu. Genç adam, leydinin tavırlarından güç alıp onu iyice kollarına çekti. Dudaklarına minik ve son derece centilmence bir öpücük bırakmak için eğilmişti ki pencereden gördüğü şey onu durdurdu. Az ötede dev bir sokak ateşinin yanında duran genç bir kız ürkek bakışlarla etrafı izliyordu. Yaklaştıkça o kız olduğuna emin oldu. Şu balodaki sakar hizmetçi! Araba kızın tam dibinden geçince şüphesi de kalmadı. İki koca atın çektiği araba kıza öyle yakın geçmişti ki Robert elini uzatsa ona dokunabilirdi. “Seni gidi hıyar herif…O atları bir de ağzıma soksaydın” diye bağıran genç kızın sesiyle hafifçe gülümsedi genç adam. Ardından arabanın tavanına vurup arabacıya durmasını işaret etti. Arabacı dizginleri hızla çekip arabayı durdururken Nina da doğu Londra gibi meyhane ve genelevleriyle ünlü bu semtin yakınında niçin durduklarını merak ediyordu. Robert Nina’ya biraz beklemesini söyleyerek arabadan indi. İki adım uzağında bekleyen ve eteklerini tutup ağlak gözlerle etrafı seyreden Joanne’nin yanına gitti. “Bu saatte burada ne yapıyorsun?” diye sordu istemsizce. Sahi ona neydi ve niye durmuştu ki! Joanne karşısında bir anda Robert’i görünce o koca gözlerini sonuna kadar açarken ağzı da bu ritüele uyarak o da açıldı. Hayal görmüyordu. Ah yakışıklı prens tam karşısında duruyordu! Bir dakika camdan ayakkabısı neredeydi. Genç kız şaşkınlığını atlatıp soyluya bakarken hızla kendi karakterine bürünüp cevap verdi: “Lordum asıl sizin bu saatte tepsiyle bumerangı karıştıran bir hizmetçiyi sormanız neden? Hem sizin yüzünüzden kovulmuşken” dedi bir an olsun çekince duymadan. Robert bu cevaptan memnun olmadığını gösterircesine homurdandı ancak kızın kovulmasından rahatsızlık duymuştu. Öte yandan kovulmasına şaşırmamıştı. Soylu dünyada aşağıdakiler kolayca gözden çıkarılırdı. “Sana bir araba ayarlayayım,” dedi vicdanını rahatlatmak isteyerek. Joanne asıl şimdi gerçek bir şaşkınlık yaşıyordu. Fakat bu olağanüstü teklifi reddedemezdi. Alaycı bir soyluyu, sarhoş bir katile tercih ederdi. “Fakat ben uzakta, çok uzakta yaşıyorum. Holmfirth kasabasında…” Robert bir süre çenesini sıvazladı ve tek kaşını kaldırıp konuştu. Belli ki yapacağı şey hakkında emin olmak istiyordu. “Ben de tam oraya gidiyordum. Burke Malikanesine” diyerek eliyle arabayı işaret etti. Joanne neredeyse Robert’ı dahi unutup hızla arabaya koştu. Şu Lord teklifinden her an dönebilirdi. Joanne soylulara güvenmiyordu. “Ah şu lanet BUrke’lerin balosuna hiç gelmemeliydim. O karpuz yüzlü Owen’ın da..” diyerek arabadan adımını atmıştı ki Leydi Burke’ü karşısında görünce nefes almayı bile unutarak az önce bahsettiği karpuz gibi kıpkırmızı kesildi. Adam Burke demişti tabi! O an Robert’in ne dediğini duymamıştı ki. Leydi Nina’nın da içeriye giren iğrenç bir fareye bakar gibi kendisine baktığını görünce hemen özür dileyip birkaç bahane uydurdu. O an Robert içeri girmiş, Nina’nın yanındaki boşluğu iri bedeniyle kaplamıştı. “Kız kovulmuş. Köyü malikanenize çok yakın leydim. Onu evine bırakmak istedim. Baksanıza acınacak halde… Sizin için de sorun olmazsa tabii…” diye konuştu. Nina cömert ve iyi kalpli olduğunu göstermek harika bir fırsat bulduğunu anlayıp gülümsedi. “Ah elbette olmaz lordum. Zavallı bir kıza yardım etmekten asla gocunmam.” Joanne gururunu hatırlamamak için öfkesine sığındı. Demek ona acıyorlardı! Tabii ya, başka ne olabilirdi ki! Nefretini içine atarken bakışlarını bu ikisinden kaçırıp dışarıyı seyretti. Tek derdi o bakımsız kulübelerine gidip teyzesine sokularak uyumaktı. Uyumadan önce de gururunu uyandırabilir ve ağlama seansıyla utancını yaşayabilirdi. Kulübeyi beklemeden şimdiden gözlerine hafifçe yaşların dolduğunu fark edince bir şarkı mırıldanmaya başladı. Chris’in şarkısıydı yine. “Kümesin çirkin tavuğu Bayen Owen’in yolunmuş peruğu” Olmuyordu. Karşısında cilveleşen bu aptal çiftin yanında kıskançlıktan ölecekti. En sonunda arabanın beşik gibi sallanmasından faydalanan kız yorgunluğun da verdiği etkiyle gözlerini kapattı. Şükürler olsun ki dalmıştı. Yoksa Robert’in ellerinin Nina’nın üzerindeki keşfini coğrafya dersi alırmış gibi seyretmek zorunda kalacaktı! Kolundan dürtülerek uyandırılınca da telaşla gözlerini açtı ve yine sonuna kadar açtığı gözlerini Robert’a dikip “Geldik mi?” diye sordu. Ardından ağzını yırtarcasına esnedi ve iki eliyle elbisesinin karnına toplanan bölümünü aşağıya çekti. Genç leydi bu görgü yoksunu kızı şoke olmuş halde izlerken Robert ise resmen eğleniyordu. “Şuradan dönün” diyerek arabacıya bağıran Joanne evlerinin tam önünde durması için komutunu da vermişti. Yaptığı şeyin ne kadar aptalca olduğunu bilmiyordu. Üstün servet sahibi Lord Markham’ın tek varisi Robert Markham’ın ihtişamlı arabasını resmen özel arabası gibi kullanıyordu. Ah kimin umurunda! Robert sadece eğlenirken Nina öfkeyle kollarını göğsünde birleştirip somurtuyordu. En sonunda araba durunca Joanne Leydi Nina Burke’e olabildiğince hatta abartabildiğince kibar bir selam verip Robert’a da teşekkür edip arabadan indi. Owen’ların çiftliğinin bahçe kapsındaydı. Bu sırada araba hareket etmek yerine durmaya devam ediyordu. Derken Robert da arabadan atladı ve Joanne’nin tam karşısında durup ona bir şey uzattı. Bir kese. “Bu gecenin ücreti. Kovulduğunu söylemiştin,” demişti. Kız onu şaşkınca izlerken devam etti. “Bu senin hakkın. Benim yüzümden kovuldun ve hizmetinin bedelini almalısın.” Genç kız artık gururunu hatırlaması gerektiğini biliyordu. İşvereni bu adam değildi ve hayır balonun sahibi de o değildi! Sırf acıdığı için verdiği bu parayı da kabul edemezdi. Kızgınlığı körüklenirken keseyi aldı ve tam adamın ceketinin cebine tıkacakken bir anda patlayan bir silahla ikisini aynı anda irkildiler. “Çekil ablamın yanından Brian” diyen Chris elinde tüfekle tam karşılarında duruyordu. Büyük bir dehşet Joanne’in gözlerine doldu. “Dur! Bekle Chris bu Brian değil!” demek için atılmıştı ki geç kaldı. O daha fırsat bulamadan Chris bir kez daha tetiği çekmişti. Lanet olsun! Bu bağırış… Ah yoksa bu defaki ıskalamamış mıydı?
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE