BÖLÜM 3

2255 Kelimeler
BÖLÜM 3 Joanne Chris’e sesini duyuramadan silah yeniden ateş almıştı. Genç kız gözlerini açmaya korkarcasına sımsıkı kapattı. O acı iniltiyi duymuştu ve muhtemelen Robert’in kalbine saplanan o mermi Chris’in hayatını mahvedecekti. Ah belki de zavallı kardeşi şehrin meydanında asılacak ve ablasının gözleri önünde son nefesini verirken Joanne de oracıkta ruhunu teslim edecekti. Hem Babasına verdiği sözü tutamamış olmak utançtan ölmek için yeterli bir sebepti. Genç kız sıkıcı hayatının kısa bir özetini bu kısıtlı zamanda hızlıca aklından geçirirken nihayet gözlerini açabildi. Chris silahı yere atmış ve kıpırtısız bir halde gözlerini gece karanlığına dikmişti. Joanne diğer herkesi unutup kardeşine koştu. İçinden taşan şefkatle kardeşini başından tutup “Geçti hayatım, bir şey yok sakin ol” diye fısıldadı. Zira Chris sinir krizine girecek olursa onu durduramayacağını ve etrafı kırıp dökmeden sakinleşemeyeceğini biliyordu. “Seni aptal serseri” diye gürleyen Robert’i duydu bu defa. Kız ona döndüğünde adamın vurulmadığını fark edip derin bir nefes bıraktı. Öte yandan o iri yarı adam Chris’e doğru yürüyordu. Muhtemelen onu bir güzel dövecekti. Kız korkuyla “Lütfen lordum, durun!” diyerek genç adamın tam önünde durdu. Robert derin bir nefes verip bir saniye için kızın gözlerine baktıktan sonra az önceki çığlığı basan Leydi’yi hatırlayıp koşar adam arabaya yöneldi. Nina Burke arabacının uzattığı bir şişe liköre iğrenerek bakarken Robert’i görünce abartılı bir çığlık basıp genç adamın göğsüne kapanıp ağlamaya başladı. Genç leydi dışarıda ne olup bittiğini anlamak için kısa süreliğine kafasını pencereden uzatmış ve kurşun tam şapkasının üzerinden geçince çığlığı basarak arabanın içine yığılmıştı. Robert da fırsattan istifade Nina’yı sıkıca sararken kızın şakaklarına tatlı öpücükler bırakmayı ihmal etmiyordu. Bu sırada dışarıda Elenor da Chris’in yanında belirmiş ve ne olduğunu sormuştu. “Teyze sen Chris’i hemen eve götür. Lütfen soru da sorma. Birazdan her şeyi anlatacağım. Acele et Owen’lar uyanmadan” diyen genç kız teyzesinin kolundan tuttuğu gibi onu bahçeye doğru itti. Şaşkın bir halde bakakalan Elenor bu saatte görmeyi beklemediği yeğenine tamam deyip Chris’in kolundan sürüyüp içeriye götürdü. Joanne bir an bile düşünmeyerek Leydi Burke’ün arabasına bindi. Sarmaş dolaş olan çifte ağlamaklı gözlerle baktı. “Lütfen efendim. Affedin… Sizi başkasıyla karıştırdı.” “Ah şu köylüyü hemen gözümün önünden götürün lordum” diyen Nina Joanne’e tiksinir gibi baktı. “Bu meseleyi sonra halledeceğiz, Artık insen iyi olur” diyen Robert de centilmence kızı arabadan kovdu. Joanne yerlere serilen gurunu korumayı o an için aklına bile getirmedi. O an tek düşündüğü bu olay Lord Burke’ün kulağına giderse ve biricik kızlarının ölümden döndüğünü öğrenirse ne olacağıydı! Muhtemelen değil bu köyde, bütün İngiltere’de bile barınamazlardı. “Lordum bu olaydan kimseye bahsetmeyeceksiniz değil mi? Yani kazaydı işte.. Bilirsiniz.. Kardeşim sizi hırsız sandı.” Çaresizliği sesinden okunuyordu. Hırsız lafını duyan Nina yeni bir çığlık kopardı. “Ah bayılacağım!” Fakat Robert ona göstermeden Joanne’e “Peki” anlamında başını salladı. Konuyu kapatacaklardı belli ki! Genç kız engel olamadığı bir şekilde Robert’a minnetlerini sunarken bir anda kendine geldi. İğrenç bir böceğe bakar gibi kendisine dikilen bakışları o anda fark etmişti sanki. Kardeşinin özel durumunu anlatıp onlara açıklama yapacakken bir anda içi öfkeyle doldu. Uzatmadı çünkü onlardan gelecek bir iyiliğe muhtaçtı! Onlara itiraz edemez, kendilerinin de bir insan olduğunu açıklamaya çalışamazdı. Birkaç saniye sonra bir anda arabadan atladı. Hiçbir şey olmamış gibi eve doğru sinirle hızlı adımlar atarak yürüdü. Atların hareketliliğini, arabacının komutunu işitti. Soylunun arabası yanından geçip giderken genç kız oraya bakakaldı. Sonra bir anda hatırladı. Adamın kendisine verdiği para kesesi hâlâ elindeydi! Hızla arabanın peşinden koşacakken atlar gürültülü bir şekilde gecenin karanlığına karışmıştı bile. Genç kız sinir, korku, endişe ve daha pek çok karışık duyguyla kendi kulübelerine girdi. Elenor ellerini beline dayamış ve kızı bekliyordu. “Dinliyorum” diyen genç kadına bezginlikle baktı. Nereden başlayacaktı ki! Külkedisi masalının yakışıklı prensin oturan yerlerinde açılacak olan bir delikten mesela! Joanne bu düşünceyle arsızca kıkırdadı. Ah ne iyi olurdu o serseri adamın felaketi olacak bir kurşun deliği. Ya da Leydi Çıtkırıldım’ın şişkin kibrinin havasını alacak bir mermi! “Bak ne diyeceğim? Sana yirmi pound vereyim ve sen de bana hiçbir şey sorma.” Ne var ki meraklı teyzesinin bu gece soru sormazsa bile yarın cevapları alana kadar susmayacağını bildiğinden her şeyi anlattı. “Aman Tanrım Jo! Leydi Burke’e bir şey olsaydı kaçabileceğimiz tek yer şu insan yiyen kabilelerin köyleri olurdu. Onların bize kudretli ve korkunç Lord Burke’ten daha merhametli davranacağına eminim.” Elenor olayları anlayışları karşılamıştı. Joanne de bu sözlere katıldığını belirtir şekilde başını sallayıp eliyle alnındaki teri siler gibi yapıp derin bir de nefes verdi. Sonra da kabusu yeniden yaşamak için gözlerini kapattı. Saraya girerken ne kadar da hevesliydi oysa ki! Ah anlaşılan Joanne’de saray alerjisi vardı. Ya da bu kadar kolay kovulması kaderin bir oyunu olmalıydı. “Şu genç marki de seninle mi ilgileniyordu Joanne? Gözünü senden ayıramadığını gördüm de” Elenor’un tatlı atışmasıyla Joanne minik bir kahkaha attı. “Biliyor musun Elenor onun bana bakarken değerli bir kumaşın üzerine damlamış iğrenç bir lekeye bakar gibi baktığına eminim. Zaten tüm yol boyunca sevgili Leydimiz Nina’nın dağlarını ve ovalarını gezmekle meşguldü. Hoş! Şekilsiz, çorak bir araziden fazlası değil bana sorarsan da..” “Tatlım sen biraz bozuldun mu? Seni keşfe çıkmasını beklemiş gibisin de,” diyen kadın köşede uyumuş Chris’i uyandırmamaya çalışarak kıkırdadı. “Ah Elenor saçmalıyorsun. Hem biliyorsun ben Susan Kartalımı bekliyorum!” “Umarım tatlım… Gizemli Kartalın bir gün gelir ve seni alır. Ancak o zaman senin için kaygılanmayacağım.” “Benim için endişelenmene gerek yok Elenor. Ben iyiyim.” “Şu Brian denen iki ayaklı öküz olmasa endişelenmeyeceğim ama seni bir gün kıstırırsa ve ben yetişemezsem diye aklımı yiyorum. Keşke seni gönderecek güvenli bir yer olsa” diyen kadın kızın şakağına şefkatli bir öpücük bıraktı. “Benden kurtulamazsın. Ölene kadar kuyruğun olacağım.” Genç kız teyzesine döndü ve sevgiyle gülümsedi. Uykusunda sayıklayan Chris de kendi dilince sohbete dâhil oldu. “Uzaklarda Kokan Kartal Gelip Joanne’i al, Joanne’i al…” Joanne ve teyzesini sessizce gülümserken bir süre sonra sessizliğe gömüldüler. Yeni günün ne getireceğini bilmiyorlardı. Owen’lerin hiçbir şeyden haberleri olmamasına şükretmek şu an ellerinde olan tek şeydi. Nina’nın babasına, Lord Burk’e hiçbir şey anlatmayacağını umarak uyumaya çalıştılar. Güne her zamanki işlerle başlayan Joanne iki gün boyunca da korkudan öldüren bir tedirginlikle çalıştı. Hem saraydan kovulmak hem de gece yaşanan olayın yaratacağı infiali merak ederek kimi zaman tuttuğu sabanın tahtasını kemirdi, kimi zaman yemeğe tuz yerine şeker atarak teyzesinden bir sürü azar işitti. Ancak korktuğu başına gelmedi ve iki gün boyunca çiftliğin her zamanki rutini devam etti. Owen’ların asık suratı, Brian’nın fırsat kollama planları, Chris’in manileriyle geçen iki gün boyunca bir sırrı paylaşan Elenor ve Joanne birbirlerine destek olarak olayları unutmaya çalıştılar. Zavallı Joanne korkudan kiliseye bile tam saatinde giderek ruhunu huzura eriştirmeyi umuyordu. Evlerinin hemen yanındaki tepeye çıkıp kuleleri görünen Burke Malikanesine bakıp köylerine doğru gelen bir tabur askeri, ya da atlı birlikleri görememek de olayların kapandığını gösteriyordu. Tam içindeki fırtınalar dindi derken Burke Malikanesinin üst düzey sorumlu uşağı Bay Wilson kendilerini ziyaret edince Joanne kalbinin göğsünü yarıp geçeceği korkusuyla baş başa kaldı. Elleri karnında birleşmiş, itaat eder bir duruşla adamı dinliyordu. Elenor da uşağın karşısında geçip sebebi ziyaretini sordu. Sebebi ne olacaktı ki! Lorde Burke kızının canına kast eden Leeves ailesinin derhal şehri terk etmelerini isteyecekti. “Lincolnshire Düklüğünün iki gün sonra yapılacak olan balolarında hizmetli eksiği hasıl olmuş ve bizzat Leydi Berrington Bayan Joanne’i hizmetine istedi.” Diyen uşağa iki kadın da ağızlarını sonuna kadar açarak baktılar. Çenesini ve aklını ilk toplayan Elenor olurken kekeleyerek “A-anlamadım e-efendim” dedi. Uşak; Leydi Lisa Berrington’un haftasonu balosu için Joanne’i istediğini bir kez daha anlatırken Joanne ruhunu teslim etmenin kıyısından dönmüş ve Azrail’e çelme takıp onu alt etmişçesine derin bir nefes verip odayı nefesiyle doldurdu adeta. “Elbette gelirim. Ah nasıl gelmem. Leydi Lisa’yı çok severim. Lütfen geleceğimi iletin” diyen abartılı heyecanını saklayamayan genç kız uşağı adeta kovarcasına evden gönderdi. Tanrım! Hayatta böyle güzel sürprizlere denk gelmek için ne gibi bir iyilik yaptığını düşünmeye başladı Joanne. Bir şey bulamayınca da yatağına uzanıp elini sakinleşmek için kalbine koydu. “Leydi Lisa da kim ve seni nasıl tanıyor? Saraydan kovulduğunu sanıyordum” Elenor’un sorusuna o gece kendisini koruyan Leydinin Bayan Berrington olabileceğini söyledi. Elbette ondan başka kim olabilirdi ki! Nitekim sonraki gün Davidstown malikanesine gidince de o kadının Lisa olduğunu görecekti. Davidstown Malikanesi geniş bir düzlüğe inşa edilmiş kadım bir binaydı. Devasa bahçesi ve bahçenin muhteşem dizaynı Joanne’nin aklını başından almıştı adeta. Binanın ise nispeten soğuk görüntüsünü ısıtan iki kadın vardı: Lincolnshire düşesi Leydi Lisa Berrington ve Leydi Susie Glenda Kingsley… Lisa da genç kıza önceki hayatından bahsederken hanlarda çalıştığını anlatınca Joanne onu neden sevdiğini anlamıştı. Bu hayata doğuştan sahip değildi Lisa. Garip bir şekilde kendini Lord Andrew Berrington’la evlenmiş olarak bulmuş ve bu görkemli zenginliğin içine adeta damdan düşer gibi karışmıştı. Bu yüzden Joanne’i iyi anladığı aşikardı. Samimi bir sohbetin ardından Joanne yorgun görünen Lisa’dan devraldığı işlerin başına geçti. Servisler ve ikramlarla ilgilenirken yavaş yavaş konuklar da gelmeye başlamıştı. Neyse ki saraydaki gibi tek tip bir forma giymektense şık siyah ve beyazlı bir elbise vermişlerdi kendisine. Kapıda durup servisleri koordine ederken Onu gördü. Lanet Düklüğünün kibirli markisi Çapkın Serseri Robert Markham’ı... Joanne adama kendini gösterip o kabus dolu anları hatırlatmamak adına hemen kuytu bir yer arayışına girdi. Ancak geç kalmıştı. Robert Lisa ve Lord Berrington’la selamlaştıktan sonra kalabalığa karışmadan uzaktan Joanne’e el salladı. Ah ne rezalet ama! Bir markinin kendisine çapkınca sırıtıp el salladığını gören Joanne utançla kızarıp hemen kafasını başka bir yöne çevirdi. Sonra adamın kendisine sadaka verir gibi eline iliştirdiği para kesesi geldi aklına. Neyse ki yanındaydı o kese ve bu gece Robert’a verip ona bir dilenci olmadığını gösterecekti. ~ Robert Markham Londra’daki evinden sabahın erken saatlerde çıktı. Geçen gece Nina Burke’i malikanesine bıraktıktan sonra istemeye istemeye buraya dönmüştü. Zavallı genç leydiyi başına gelen o felaketten sonra teselli edebilmek için köyden çıktıktan sonra yolu biraz uzatmış ve gereken teselliyi verdiğine kanaat getirdikten sonra malikanesine bırakmıştı. İki gündür de kulüplere takılmış, kumar oynamış, gecesini ve gününü amcasının deyimiyle ayağı yanık it gibi dolaşarak tüketmişti. Eve gelen davetiyeyi görünce de avını bekleyen yırtıcı bir kuş gibi heyecanlandı. İngiltere’nin aristokrasi basamağında üst sıralarda yer alan Lord Berrington’un malikanesinde verilen daveti elbette kaçırmayacaktı. Tembel tembel arabaya kurulmuş ve gözlerini uzaklara dikmişti Robert. O uzaklarda onun için bir zamanlar çok değerli olan bir kadın vardı. Onu düşünmeyeli neredeyse aylar oluyordu ama durduk yere yine içine çöreklenmişti o meşum his. Aklından ve kalbinden söküp atmak için çareyi Avrupa’yı gezmekte görüp bütün kışı ülkeden ülkeye geçirirken hala unutamadığı için kendine kızmayı da ihmal etmedi. Neyse ki malikanenin geniş bahçesine giriş yapmışlardı da tüm ilgisini yeniden genç, bekar, dul, ateşli, utangaç kadınlara verebilecekti. Hemen hemen herkesten sonra teşrif etmişti. İçeriye girerken birkaç leydiyi kibarca selamladıktan sonra şu yürüyen belayı gördü. Geçen gece kafasına onarılamaz bir delik açmaya çalışan çılgın akrabaları olan şu kızı. Kocaman yeşil gözleriyle salonun tümünü o aydınlatıyormuş gibi etrafa bakıyordu. Robert kızın mütevazı kostümüne bakarken önceki geceden çok daha güzel göründüğünü anladı. Siyahlar içindeki elbisesinden hatlarının ne kadar baştan çıkarıcı olduğunu pek ayırt edemese de kızın güzelliğinin hakkını verdi. Joanne’nin de kendisini fark ettiğini ancak beceriksizce görmezden geldiğini görünce kıza göz kırpıp onu iyiden iyiye telaşlandırmanın keyfini çıkardı. Joanne hemen başka tarafa dönünce Robert onun telaşını görüp keyiflendi. Fakat uğraşmaya değer bulmadı zira uğraşmaya değer hevesli leydiler görüş alanına girmişti. Gece boyu son derece dinç bir halde her işe koştu Joanne. Kolladığı fırsat nihayet ayağına gelince de hemen işe koyuldu. Robert Markham az önce kur yaptığı bir leydiyi yeniden salona gönderince balkonun tenha bir köşesinde yalnız kalmıştı. Joanne ürkek, korkak, telaşlı adımlarıyla genç markiye doğru giderken keseyi eteğinin cebinden çıkardı ve elinde sıkıca tuttu. Robert genç kızı fark ettiği an onu tepeden tırnağa süzüp abartılı bir reveransla “Leydim” diyerek karşıladı. Joanne dalga geçen bu adama öfkeyle bakarken hiçbir şey demeden keseyi çıkardı. “Geçen gece unutmuştunuz.” Adama uzattı. Robert kaşlarını çatıp dünyanın en büyük gizemini çözer gibi süzdü keseyi. Ardından çenesini sıvazlayıp neşeyle konuştu: “Böyle bir şeyi daha önce gördüğümü hatırlamıyorum.” “Bakın efendim... Öncelikle bir konuda anlaşalım. Ben dilenci değilim ve o gece kendi beceriksizliğim yüzünden kovuldum. Bana borçlu falan değilsiniz. Üstelik beni eve bıraktınız ve başınıza bir sürü dert açtım. Bir borçlu varsa ancak ben olurum. Bu yüzden kabul edemeyeceğim.” Keseyi yeniden uzattı. Adamın gözlerinden bakışlarını kaçırdı. Zira açıkça eğlenen bu genç adama bakarken yeterince güçlü olamamaktan korkuyordu. “Bunu bir teşekkür olarak kabul edin o halde.” “Ne için teşekkür ettiğiniz bilmiyorum, bilmek de istemiyorum, zaten mahcubum…” diyen genç kız keseyi alıp adamın ceketinin cebine sıkıştırdı. Robert da aynı anda keseyi çıkarıp gitmek üzere arkasını dönen kızın bileğini çekip avucuna yeniden koyarken cevap verdi: “Bana yaşattığınız göz zevki için bu teşekkür,” derken kıza beğeni dolu bir bakış attı. “Çok güzelsiniz.” Bu tavır karşısında Joanne köpürdü ve kendisine vitrindeki iri bir koyun etine bakar gibi bakan adama karşı öfkesi hızla ayaklanırken elinden olmadan da bağırdı. “Seni ahlaksız herif! Sen beni ne sandın ha! Koynundan çıkarmadığın o kadınlardan biri mi!” “Doğrusu her gün onların koynuna girmektense bir gece, sadece kısacık bir an seni koynuma almayı tercih ederim.” Neredeyse cümlesi bitmemişti ki Joanne tüm gücüyle onun dizine bir tekme attı. Robert önce acı sonra büyük bir öfke hissetti. Acı geçer geçmez kızın kolundan çekip dişleri arasından tısladı: “Bana bak vahşi cadı… Sen…” demişti ki kız bütün gücüyle genç adamı itti. O kadar güçlü bir itişti ki Robert’ın iri gövdesi dengesini kaybetti. Balkonun tırabzanlarından aşağı doğru düşüşe geçince Joanne dehşet içinde kaldı. Ne var ki genç soylu aşağı doğru uçacakken kız yakalarını kavradığı gibi onu kendine çekti. Genç Adamı düşmekten son anda kurtarmıştı ama kendini nasıl kurtaracaktı. Kahretsin! Robert’i son hızla kendine çekerken adamın yüzü kendi yüzüne değince durmuş ve dudakları çarpmanın etkisiyle birbirine kenetlenmişti!
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE