Oyun devam ediyor, bebeğim

2434 Kelimeler
AŞKIM Aradan geçen iki gün boyunca, otel odasından dışarı adımımı dahi atmamıştım. Olanları sindirmeye çalışıyordum. Bir şehirden başka bir şehre gelmem, abilerimden kaçmam, kumarhane, peşimdeki adamlar, Ekin ile karşılaşmam... Her şey üst üste gelmişti. Ama artık kaçamazdım. Bugün iş başvurumun günüydü. Sabahın erken saatlerinde uyandım. Uykusuz gözlerimi bir süre aynada inceledim. ''Bu sadece bir iş görüşmesi.'' diye fısıldadım kendi kendime. Ama içim öyle söylemiyordu, beni her seferinde yanıltmayı başarıyordu. Hızlıca hazırlandım. Siyah, sade ama şık bir elbise giydim, saçlarımı topladım. Kendimle ne kadar savaşsam da kalbimdeki tedirginliği bastıramıyordum. Beni takip eden adamları fark ettiğim günden beri içimdeki korkuyla boğuşuyordum. Yüzümü biraz canlandırdım. Bu iş görüşmesine ölü gibi gitmek istemiyordum, tüm gücümü topladım ve yüzüme sahte bir tebessüm yerleştirdim. Adamın karşısına negatif enerjiyle çıkıp, onun tüm pozitif enerjisini sömürmek istemiyordum. Saat tam 11:00'da otelin odasından çıktım ve asansörlere yürüdüm. Kapılar açıldığında, hiç beklemediğim o yüz ile karşılaştım. Ekin. Otuz iki diş sırıtıyordu, güneş gözlüklerini hafifçe indirip bana baktı. İnci gibi parlayan dişleri dikkatimi çekmişti. ''Yine tesadüf, yine tesadüf!'' dediğinde oralı olmadım. Gözlerimi devirerek asansörlerin tuşuna bastım, diğer asansörü bekleyecektim. ''Hadi ama!'' diye isyan etti, onu görmezden geliyordum. ''Sonuçta düşman değiliz, Aşkım!'' ismimin üzerine basa basa konuşması sinirlerimi bozuyordu. Öfkeyle asansörün tuşlarına tekrar bastığımda, sırtını duvara yaslayarak kollarını göğsünde birleştirdi. ''Diğer asansör bozuk, sadece bu çalışıyormuş Aşkım'cım.'' Bıkkın bir soluk vererek onun alay ifadesi içeren suratına baktım. ''O halde sen git, seninle aynı asansöre binmeyeceğim.'' dediğimde yüzünü buruşturarak gözlerini devirdi. ''Ne kadar kabasın! Vahşi!'' siyah deri ceketinin cebine soktuğu eli ve umursamaz tavrıyla fazla rahattı. Ama ben, onun içte içe ne kadar tehlikeli biri olduğunu biliyordum. Sinirle gülümsedim. Bu iki gün içinde zaten sürekli denk geliyorduk, birde asansörde denk gelip onun kötü esprilerine maruz kalmak istemiyordum. ''Beni rahat bırak, senin yüzünden iş görüşmesine geç kalacağım!'' dudakları aralandı. ''Vay! İş görüşmesine mi gidiyorsun? Ben bırakabilirim.'' ''Ekin, sabrımı taşırıyorsun. Git başımdan!'' dediğimde kapanan kapıları durdurdu. ''Seninle hiçbir yere gelmiyorum.'' ''İşe gireceksen, kumar borcunu da ödersin değil mi?'' gözlerimi devirerek, sahtelikle başımı aşağı yukarı salladım. ''Aynen öyle, kumar borcunu ödeyeceğim. Sizin leş paranıza kalmadım!'' diyerek, pes ettim ve asansöre bindim. Tuşlara basarak gözlerimi kapattım, asansör hareket ettiğinde başım dönüyordu. ''Leş mi? Ayıp! Yahu, biz seni o kadar koruduk... Sen gel, bana böyle davran!'' ''Hak ediyorsun, sus artık!'' kaba bir şekilde konuştuğumda, sessizliğine büründü. Asansör durduğunda hızla dışarı çıktım, peşimden geldiğini adım atışlarından hissediyordum. Elimdeki çantayı sıkıca tutarken, otelden dışarı çıktım. Otelin önünde sessizce beklerken, önümüzde lüks bir araç durdu. Arabadan inen vale, Ekin'in avuçlarına anahtarları bıraktı. Sert adımlar atarak otelden uzaklaştım ve taksi beklemeye karar verdim, bu sırada telefonum çalmaya başladı. Gelen yabancı aramayı cevaplayarak kulağıma yasladım. ''Alo, merhaba Aşkım hanım. Görüşmeye geliyorsunuz, değil mi?'' tiz gelen kadın sesiyle gülümsedim. ''Evet, geliyorum.'' ''Tamamdır Aşkım hanım. Yekta bey, sizi bekliyor.'' diyerek telefonu kapattığında heyecandan içim içime sığmıyordu. Ayağımdaki topuklu ayakkabılar olmasaydı, olduğum yerde resmen tepinecektim. Taksi beklemeye devam ederken, Ekin lüks arabası ile önümde durdu ve siyah camlarını indirdi. ''Emin misin?'' Arabaya doğru yaklaşarak, camlara parmaklarımı yasladım. ''Defol git, Ekin! Beni rahat bırak, bıktım senden! Takip etmeyi kes artık!'' dediğimde omuzlarını silkti. Gözlüklerini tekrar takarak önüne döndü. Dudaklarının kenarında beliren hafif bir gülümsemeyle arabasına yaslandı. ''Takip mi?'' diye sorduğunda dişlerimi sıkarak ona öfkeyle baktım. Başımı hiddetle aşağı yukarı sallayarak, arabasına vurdum. ''Evet! Beni takip edip duruyorsun, düş yakamdan!'' kısa bir kahkaha attı. ''Seni takip ettiğim falan yok, bunu nereden çıkardın? Sadece... Sen nereye gidersen git, yollar bir şekilde bize çıkıyor.'' kaşlarım çatılırken, gözlerindeki o karanlık bir anlığına nefesimi kesti. İçim ürperdi. Ama bunu ona belli etmemeye çalıştım. ''Bence sen öyle sanıyorsun.'' diyerek geriledim, bakışlarım yola kaydı. Bir taksi geliyordu. ''Seninle zaman harcamayacağım, randevuma geç kalacağım.'' dilini dudağında gezdirerek başını aşağı yukarı salladı. ''Peki.'' dedi keskin ama kararlı bir ses tonuyla. ''Öyle sana kolay gelsin, hayatında başarılar.'' göz kırparak motoru çalıştırdı ve gaza yüklenerek tozu dumana kattı. Arkasından öylece bakakalırken, taksiye durması için işaret yaptım. Araç önümde yavaşladığında hemen ön koltuğa oturup, holding'in adresini verdim. Ekin gittikten sonra, içimi bir huzursuzluk kapladı. Her an takip ediliyormuşum gibi hissediyordum, sürekli taksinin arkasından gelen arabalara bakıyordum. Lakin hiç biri dikkat çekici değildi, şüpheli hareketler yapmıyorlardı. Bu yüzden birazda olsa gevşemek istedim, gözlerimi kapatarak sırtımı koltuğa yasladım. Böyle yaparak kendimi dinlendiriyordum. Geçmek bilmeyen zamanın ardından taksi duraksadı, cüzdanımdan çıkardığım parayı uzatarak taksiden indim. Karşımdaki binaya hayranlıkla baktım. Soğuk, ama etkileyici bir ihtişamı vardı. Bina, simsiyah camlarla kaplı, modern ama ürkütücü bir tasarıma sahipti. Güneş ışığı camlara çarpıp keskin yansımalar oluşturuyordu, sanki içeride neler döndüğünü gizleyen bir perde gibiydi. Ne kadar yaklaşırsam yaklaşayım, içi görünmüyordu. Kapının hemen üstünde gümüş harflerle yazılmış sade ama güçlü bir şirket adı vardı."Doğan Holding." Basit ama kendini fazlasıyla belli eden bir isimdi. Bina sadece yüksekliğiyle değil, etrafındaki detaylarla da gücünü hissettiriyordu. Kapının iki yanında, oldukça dikkat çekici ama gereksiz duran iki siyah SUV araç park edilmişti. Sürücüleri içlerinde oturuyordu ama hareketsizdi. Adeta gözcü gibiydiler. Girişin önünde, siyah takım elbiseli birkaç adam vardı. Güvenlik mi, yoksa başka bir şey mi, emin olamadım. Ama bu kadar sıkı korunmaya ihtiyacı olan bir yerin sıradan bir şirket olmadığını hissediyordum. Derin bir nefes aldım ve adımlarını kapıya doğru yönelttim. Burası sadece bir iş yeri değil, aynı zamanda bir gücün simgesiydi. Tüm gücümü toplayarak şirketten içeri adımladığımda soğuk bir hava dalgası gibi gelen atmosferle karşılaştım. Burası, sıradan bir şirket lobisinden çok; gücü, otoriteyi, disiplini hissettiren bir yerdi. Zemin simsiyah mermerle kaplıydı ve üzerinde adımlarım yankılanıyordu. Tavan yüksekti, büyük ve geniş cam pencerelerden içeri ışık giriyordu, ama bu ışık bile mekânın soğuk havasını ısıtamıyordu. Minimalist ama ürkütücü bir şıklık vardı. Sessizlik... İçerisi her şirkette olduğu gibi, tıklım tıklım bir ofis değildi. Burası, çalışanların başıboş gezdiği bir şirket değil, düzenin hâkim olduğu bir imparatorluk gibiydi. Evet, tıpkı bir imparatorluk! Lobide iki uzun siyah deri koltuk takımı vardı. Ortasında ise mermer bir sehpa, üzerinde ise sadece birkaç lüks dergi… Ne bir kahve makinesi, ne de rahatlatıcı bir müzik vardı. Burada işler net ve sertti. Ayağımdaki topuklu ayakkabıların tıkırtısı binanın siyah duvarlarına ulaşıyor ardından büyük bir yankı yapıyordu. Hayran dolu bakışlarım şirketin her bir ayrıntısında gezinirken, dudaklarım her seferinde aralanıyor. Hâlâ olanları kabullenemiyorum, her şey birer rüyadan ibaret geliyor. Gerçeklik algımı yitirmek üzereydim. Gerçekten şu anda burada mıyım? Etimi cimcikledim, bir rüya değil… Heyecanlı nefesler alıp verirken, adımlarımı durdurdum. Yüzümde geniş bir gülümseme vardı. Sonunda istediğim hayatı yaşayabilecek, aileme güzel imkanlar sunabileceğim. Kendimi fazlasıyla şanslı hissediyordum lakin bir o kadarda tedirgindim. İçimi kaplayan bir huzursuzluk vardı. Her ne kadar kendimden emin adımlar atsam dahi, bacaklarım geri adımlar atmak istiyordu. Neden bu kadar sessiz ve koridorlar boş? Yoksa, bugün herkesin izin günü müydü? Alt dudağımı ağzımın içine doğru yuvarlarken, titrek bir nefes aldım. Omzumun üzerinden geriye doğru baktım, kapının önünde duran adamlar oldukça soğukkanlı görünüyordu. Üstelik hemen kenara park edilmiş, hazır bir araç duruyordu. Birileri burada olmalı ki, bu kadar korumacı görünüyorlardı. Başımı ağır ağır çevirerek önüme döndüm. Her şey tuhaf ilerliyordu, sanki bir sorun vardı. Bu şirkete kimse kolay kolay giremezdi, kapının ucundan bile alınamazdı fakat ben girebildim. İçeri girerken kim olduğum dahi sorulmadı. Derin bir nefes aldım. Koridorlar boştu, sanki bir şirkette değil ıssız sokaklarda gibi hissettim. Tüylerim ürperirken biraz titredim. Sonunda birini gördüm. Tam karşımda, bana doğru ağır adımlar atan bir kadın. Kolu ile göğsü arasına sıkıştırdığı dosyalar, bakışları ise oldukça dalgın. Dudaklarım tekrar kıvrıldı, ona doğru adımlar atarak önünü kestim. “Merhaba.” uzattığım ele soğuk bir şekilde baktı. “Sekizinci kat. Sağ koridora dön ve ilerle, karşına çıkan ilk kapı.” Yanımdan geçip gideceği sırada tekrar duraksadı. “Solda asansörler var.” ardından gitti. Öylece arkasından bakarken, gözlerimi devirerek önüme döndüm. Hoşgörü bu kadar zor bir şey değildi! Başımı sağa sola sallayarak yürümeye devam ettim, asansörlere ulaştım. Sekizinci kat. Tuşa dokundum ve gözlerimi sıkıca kapattım. Asansör hareket etmeye başladığında ise başım bir anlığına döndü. Sendeleyerek duvarlara tutundum. Her zaman olan bir sorundu. Asansör hareket ettiğinde ister istemez baş dönmesi yaşıyordum. Saniyeler sonrasında duran asansörün kapıları açıldı. Koridorlar hala sessizdi, duvarların altında loş ışıklandırmalar vardı. Aralık kapıya kısık bakışlarla baktım. Yekta Doğan. O kadar gerilmiştim ki, stresten midem bulanıyordu. Kapıyı tıklamadan içeri girdim, bir yandan ise korkuyorum. Neden bilmiyorum ama ses yapmamak için ayak uçlarımda yürümeye başladım. Ağır ve yumuşak adımlar atarak, sessizliği bozmamaya özen gösterdim. Odanın boşluğuyla suratım asıldı, bunca yolu boşuna mı geldim? Saniyeler sonrasında bağırışma sesleri duydum. Sanki… Sanki, yerin altından gelen bir ses gibi. Odayı incelemeye karar verdim, sesler git gide azaldı. Gördüğüm dolap ile kaşlarım çatıldı ve oraya doğru adımladım. Dolabın arkasında ince ve uzun bir koridor vardı. Burayı gizlemek için dolap mı yaptırmış? Ben olsam giyinme odası yapardım. Dikkatli adımlar atarak duvarlardaki tabloları incelemeye karar verdim, en azından o gelene kadar. Fark ettim ki, bu koridorun sonu yoktu. Yürüdükçe uzuyordu, bir labirent gibi. Karşıma çıkan merdivenlerle yutkundum, bir an önce çıkmam gerekiyordu. Hızla arkamı döndüğümde, gözlerim korkuyla irileşti. Kapı… Kapı mı vardı? Bu duvarların arasında kapılar mı vardı?! Ama… Ama ben nasıl fark edemedim! Hayır, fark etmeliydim! Kapıyı açmak için ittirdim ama o kadar sıkıydı ki asla açılmıyordu! Burada kalmış olamam, hayır! “Kimse yok mu?!” Alt kattan gelen seslerle yutkundum. Hızla arkamı dönerek merdivenlerden koşar adımlarla indim. Sanki merdivenlerinde bir sonu yok gibi, uzundu. Ben neredeydim böyle? Neyin içine düştüm? Burası neresi?! Merdivenlerin sonuna geldim, vücudum korkudan titrerken nefesimi tutmuş etrafa bakıyordum. Sağdan dönüş olduğunu görür görmez koştum, aralık kapıyı hızla ittirdim. “Öldürün onu!” öfkeli bir erkek sesi, benim kadınsı sesim ile karıştı. “Ben, ben mahsur ka-“ Gördüğüm manzara karşısında cümlemi tamamlayamadım. Bir silahtan gelen ateş sesi, kulaklarımı sağır etti. Lakin dudaklarımdan çıkan o çığlığa engel olamadı. Çığlıktan sonrası ise koca bir hiç çünkü bedenim yere sert bir şekilde düştü. *** Başımda zonklayan bir ağrı ile uyandım. Ağrı o kadar keskindi ki bir an nerede olduğumu ve zaman kavramını hatırlayamadım. Göz kapaklarım ağır, bilincim ise bulanıktı. Burnuma keskin bir koku geldi. Bu koku, fazlasıyla tanıdık bir kokuydu: Kumarhane. Sigara, pahalı parfümler, purolar ve alkoller... Bu koku, kaçmak için arkama dahi bakmadan gittiğim yere aitti. Nefes alışverişlerim hızlandı, görüşüm hala bulanıktı. Ama etrafımdaki ışık oyunları, loş sarı aydınlatmalar, zar sesleri, rulet çarkları... Biliyordum. Tekrar buradaydım. Kumarhane. Görüş alanım yavaş yavaş netleşmeye başladığında önümde duran masayı gördüm. Bu kumar masası tanıdıktı. Aynı sandalye. Aynı masa ve aynı oyun. Ama burası, herkesin oynadığı salonlardan biri olmamalıydı. Büyük ihtimalle burası, bir VİP bölgeydi. Başımı ağır ağır kaldırdım, oyun masasında üç kişi duruyordu. Karşımda Yekta. Buz gibi bakışları, kontrolü elinde tutan duruşu ile bana gözlerini dikmişti. Sadece beni seyrediyordu. Elinde sabırsızca uğraştığı kartlar ve zar vardı. Korkuyla yutkundum. Sağımda Tayfun. Rahat tavırları, hafif bir tebessümle bana bakan bakışları… Ama gözlerindeki o tehlikeli ışıltı midemin bir düğüm atmasına sebep oldu. Solumda ise Ekin. Kolunu sandalyeye atmış, gevşek bir tavırla oturuyordu. Yüzünde hafif bir gülümseme vardı ama bakışlarında alay ve tehlikenin mükemmel dengesi saklıydı. Ağzını şapırdattı, sakız çiğniyordu. Nefesim kesildi. Kalbimin atışlarını kulaklarımda duyuyordum. Bedenim mükemmel bir korkuyla titriyordu. Kaçış yoktu. Ve bunu en iyi bilen kişi, tam şu anda karşımda oturuyordu. Yekta. ''Yine kaçmayacaksın, değil mi?'' sesi pürüzsüz ve kesin tınıyla çıktı. Konuşan kişi Yekta. Gözlerinde mükemmel bir tehlike ateşi vardı. Zorlukla yutkunurken etrafıma bakındım. Burada olduğuma inanamıyordum. Bu bir uyarı mıydı? Ekin'in gülüşleri doldurdu kulaklarımı, nefesimi tutmuş bir şekilde onları izliyordum. "Bence önce nerede olduğunu bir anla. Neden burada olduğunu, ne yaptığını, bizim kim olduğumuzu sorgula. Sonra çıkış yollarını düşünmeye başlarsın, ha pardon! Kaçış yollarını." dedi, sesi sahte bir merhamet taşıyordu. Tayfun, eğlenceyle kartları karıştırmaya başlarken gözlerini bana çevirdi. ''Oyun devam ediyor, bebeğim.'' Tüm vücudumun titrediğinin farkındaydım. Ve burada ne için oturduğumu sorgulamaya cesaretim yoktu. Zaten biliyordum. Vücudumda hissettiğim titremeyi kontrol altına almaya çalıştım, ama bir türlü başaramadım. Ve içimdeki korku, her geçen saniyede büyüyordu. Bakışlarım karşımda oturan adama kaydı, hiçbir şey olmamış gibi sakinlikle masadaki kartları karıştırıyordu. Fakat gözlerinden yalnızca hesaplanmış bir soğukkanlılık sızıyordu. Benim burada olmamın, onun için hiçbir anlam ifade etmiyor gibiydi. ''Oynamaya devam et.'' onun sesi, benim tüm duygularımı yok sayar gibi sertti. ''Kaçmayı düşünme. Bu gün senin için son gün değil.'' Nefesim hızlandı, onun sözleri bir bıçak gibi keskin ve tehditkar anlam taşıyordu. Ama beni en çok zorlayan şey, onun sadece beni izlerken soğuk bir şekilde gülümsüyor olmasıydı. Sessizdim. Onlar kendince yazıp çiziyor, bana karşı bir şeyler söylüyordu. Ama ben fazlasıyla sessizdim, boş bakışlarım üçünün üzerinde dolanıyordu. Ekin, başını kaldırıp bana dikkatlice baktı. Alaycı gülümsemesi sinsi bir şekilde derinleşti, sakızını patlattı. ''Biraz eğlence zamanı, Aşkım.'' dedi, dudaklarının köşesinde kesik bir gülüşle. Şu anda burada olanları bir türlü algılayamıyordum. Zihnim karmaşa içindeydi, midem bulanıyordu. "Yekta burada olduğunda işler asla kolay olmaz, senin gibi birinin buraya girmesi ise... Hayal edebileceğinden çok daha büyük bir oyun." Tayfun, kartları yavaşça masaya yerleştirirken bana göz attı. ''Bunlar çok önemli kartlar biliyorsun, değil mi? Hayatın, ya da en azından, buradaki her şeyin... Sana bağlı.'' sesindeki alaycı ton yine tehlikeli bir mesafe taşıyordu. Bu adamların sadece kumar oynamak için burada olmadıklarını biliyordum. Onların arasındayken, bende bir oyun gibi hissettim. Ama hangi oyun? ''Neden buradayım?'' diye sordum, sesim titriyor ama ne kadar güçlü kalmaya çalışsam da duygularımın farkındaydım. Deli gibi korkuyordum, bedenim zangır zangır titriyordu. Yekta, kartları yavaşça masaya koydu ve parlayan gümüş irislerini bana çevirdi. ''Bir adım attığında, geriye dönüş yoktur.'' diye mırıldandı, o an bir yönetici gibi tüm ortamı kontrol ediyor, her hareketin ve kelimenin gücünü hissediyordu. Sinirlerim iyice gerildi, neredeyse kahkaha atmak üzereyken kendimi sıktım. Bu adamların dalgaya alınacak bir tarafı yoktu. Gözlerimde hala bir şeylere karşı direncimi saklıyordum. Korkuyordum, ama aynı zamanda bir şeylerin farkına varmaya başladım. Bu, bir sınavdı. Her anım, her hareketim bir testti. Ve ben, bu sınavdan geçebilecek miydim? Yoksa her şeyin içine çekildiğim bir tuzak mı? "Oyun başladığında, kaçış yoktur," dedi Yekta, masadaki kartları biraz düzelterek. "Şimdi, sana neler öğreteceğimi görmen için sabırsızlanıyorum." Ruhum, bir anda bu odadaki atmosferle dolmuştu. Tehlike her köşede, korku her nefeste. Bu üç adamın karşısında ne yapacağımı bilemedim, dilim lal oldu. Beni köşeye sıkıştırmışlardı ve bunu çok iyi başarmışlardı. Merak ettiğim birçok şey vardı. Eğer bu kumarhaneye o gün adımımı dahi atmasaydım, bugün holding'de her şey yolunda mı gidecekti? Bakışlarım üç oyunbazın üzerinde gezindi. Karşımdaki adam; soğukkanlı, hesaplayıcı ve oldukça tehditkar bakışlar atıyordu. Sağımdaki adam; hafif alaycı ve sinsi bakışlar atıyordu, gözlerinde bir tehditten çok eğlence vardı. Solumdaki adam; Şüpheli, ilgisiz ve dikkatli bakışlar atıyor, aynı zamanda gözlerinin içinde aşağılayıcı bir soğukkanlılık vardı. Defalarca yutkundum, gözlerim masaya kaydı. Bu adamlar bana böylesine bakarken, kaçmamın imkanı yoktu. Her hareketim, onların gözüne batacaktı. ''Gözlerindeki o duyguyu görüyorum.'' Yekta'nın sesini duyduğumda başımı kaldırdım. ''Gözlerimde, ne duygusu varmış?'' diye sordum, ses tonum alaycı ve çok bilmiş çıkıyordu. ''Kaçış.'' tüyler ürperten ses tonuyla fısıldadı. ''Kaçmayı mı istiyorsun?'' tam o anda, arkamdan gelen adım sesleri ile nefesimi tuttum. Gözlerim kocaman açılırken, omzumun üzerinden geriye doğru baktım. Buraya doğru adımlayan, siyah giyinimli kaslı ve kaba adamları gördüm. Her birinin gözlerinde acımasızlık vardı. Ve bu acımasız adamlar, etrafımı sararak, bütün kaçış yollarımı engelledi. Beni dumura uğrattılar.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE