BÖLÜM-19 FİNAL

1571 Kelimeler
Rabia'dan, 5 sene sonra.. Kara kışın ardından nihayet bahar gelmişti. Bugün dostlarımızla birlikte İstanbul dışı sayılabilecek bir yere pikniğe gidecektik. Nisan ayının o güzel ve insanı üşütmeyen esintisinde evlatlarım ve kocam da arabayı hazırlıyorlardı. "Anneeeee! Abdulhak benim ayakkabılarımı giyiyor!" diye sızlanarak mutfağa giren Abdullah'tı. Başımı, piknik sepetinden kaldırıp dört yaşındaki minik adamıma baktım. Ah bu çocuklar! Ne birbirlerinden ayrı kalabiliyor, ne de yan yana durabiliyorlardı. "Olsun birtanem, zaten ikinizinde ayakkabıları aynı. Sen de onunkileri giyersin, olmaz mı?" dedim benden cevap bekleyen oğluma. Küçüğüm bana biraz daha yaklaşıp "ama anneee! istemiyorum benim eşyalarımı kullanmasını! Hep böyle yapıyor, hiç beni dinlemiyor, ben onun eşyalarını kullanmıyorum O da benimkileri kullanmasııın!" dedi. Bu herşeyi bilen küçük beye söz geçiremeyeceğimi anladığımda "tamam anneciğim. Ben geliyorum şimdi, konuşurum onunla" dedim. Yüzündeki mimikler de hiçbir değişiklik olmayan Abdullah geldiği gibi sinirli bir şekilde geri çıkmıştı mutfaktan. Abdullah, Abdulhak'a göre daha olgun bir çocuktu. Bazen sanki Abdulhak'ın abisi gibi tavırlar sergiler ve hepimizi şaşırtırdı. Abdulhak ise daha hareketli ve hiperaktif bir çocuktu. Hayatta yerinde duramaz ve genelde de bizi hayrete düşüren sorular sorar, sonra da "ben biliyordum zaten" gibi cümleler kurardı. "Anneciğim?" Kapıdan gelen naif sesle düşüncelerden sıyrılıp gözlerimi güzel kızıma çevirdim. "Efendim tatlım" Amine'm yine tatlı tatlı gülümseyerek bana bakıyordu. Ben bu gülüşü biliyordum. Kesin bunun altından bir şey çıkacaktı. "Imm, şey.." bu cümleler size de tanıdık geldi mi? "Söyle bebeğim" Arkasında sakladığı elini yavaşça öne doğru çıkaran Amine "bu gözlükleri ben takabilir miyim anneee, ne oluuurrr?" Diyerek eline bile kocaman gelen güneş gözlüklerimi göstermişti bana. Biliyordum böyle birşey soracağını. "Güzel kızım tabiki takabilirsin. Ama o benim kişisel eşyam ve benim gözlerim için tasarlanmış bir gözlük. Peki biz, birbirimizin kişisel eşyalarını ne yapmıyorduk?" "Kullanmıyorduk.." diye mırıldanarak başını öne eğmişti, benim canım. "Sana özel, bir güneş gözlüğü aldığımızda onu takarsın. Hem baksana bu kocaman, yüzünü kapatır. Ben kızımın güzel yüzünü görmeden nasıl durayım, hı?" Dedim ben de. Güzel tek bir sözümle yüzünde gülücükler açan orman gözlü kızımı öpüp, babasının ve kardeşlerinin yanına gönderdim ve işime devam ettim. Evet. Kızım benim gibi orman gözlüydü ve Ömer'in en sevdiği şey de buydu. Önceden beri kızımız olursa gözleri sana benzesin derdi.. Ama saçları onunkine benziyordu. Huyu ise.. Çoğu zaman halasına benzese de, arada bir bana çeken tarafları da olmuyor değildi. Heyecanlanınca "şey, ıı, yani" gibi sözler ağzından çıkmaya başlardı. Biz de anlıyorduk ki Amine ya bizden bir şey isteyecekti ya da yapmaması gereken bir şey yapmıştı. Düşünceler arasında nihayet piknik sepetini ve diğer malzemeleri hazırlamış ve salona çıkarmıştım. Ömer'i bekletmemek için hemen yatak odasına gidip üzerimi değiştirdim ve feracem ile şalımı giyip, geri salona geldim. Tam sepeti almış çıkacakken içeri Ömer girmişti. "Rabia'm. Hazır mısın canım?" "Hazırım kocacığım" "Kocan sevsin seni" diyen Ömer iyice dibime yaklaşmış ve elimdeki sepeti alıp yere koymuştu. Tam yanaklarımı kavrayıp bana doğru eğilirken kapı birden açılmış ve içeri yaramaz oğlumuz girmişti. Bense hemen Ömer'i itmiş ve yerdeki sepete eğilmiştim. "Hay ben sizi.." diye mırıldanan Ömer Abdulhak'a doğru dönmüş ve "ne oldu oğlum? Ben size arabada bekleyin annenizi alıp geliyorum dememiş miydim?" demişti. Oğlumuz ise "Baba susadım beeen!" Demişti. Ben de hemen "Tamam oğlum hadi gidelim ben mutfaktan vereyim sana su" deyip Ömer'in korkutucu bakışlarından kurtarmıştım çocuğumu. Arkamızdan söylene söylene gelen kocam, biz mutfaktayken sepeti alıp gitmişti arabaya. Bizde işimizi bitirip, Abdulhak'la birlikte evden çıkmış ve arabamıza binmiştik. *** Sonunda sözleştiğimiz yere gelebilmiştik. Her zaman olduğu gibi, yine herkes gelmiş ve kurulmuştu bile. Üç çocuk olunca hep en sona kalmamız kaçınılmaz oluyordu. Ömer arabayı park ettiğinde arkamı dönüp üçüzlere "kuzularım, evde anlaştığımız gibi arkadaşlarınızla kavga etmeyin ve güzel güzel oynayın, tamam mı?" Dedim. Abdullah ve Amine aynı anda "tamam anneee" demişler fakat Abdulhak oralı olmamış ve cama dönerek şimdiden muzurluklar planladığını belli etmişti. "Abdulhak? Anlaştık mı oğlum?" Deyip tekrar sorduğumda da ise oğlum, yine aykırılığını göstermişti. "Hayır anne, anlaşmadık. Yiğit, Amine'nin saçını çekerse ben de onu döverim! Zaten Zeynep de Abdullah'la oynamak istiyor! Eğer benimle oynamazsa onun da saçlarını karıştırırım. Hihihi, saçları çok önemli onun" demişti. Allah'ım ben bu çocukla ne yapacaktım? "Güzel oğlum. Sen onların oyunlarını bozmazsan, seninle de oynarlar. Lütfen annem, benim üzülmemi mi istiyorsun?" Dedim ben de duygu sömürüsü yaparak. "Hayır anneee! Üzülme. Tamam bakarız" demişti bu seferde. En azından deneyecekti. Hadi inşaallah. Biz arabada konuşurken Ömer çoktan inmiş ve bagajdaki eşyaları indirmeye başlamıştı. Bende hemen arabadan inip çocukların kapısını açtım ve teker teker çocuk koltuklarından indirdim evlatlarımı, sonra da Ömer'in yanına geçtim. "Rabia!" Sesin olduğu yere, biraz aşağıma baktım. Bu Selim'di. "Selim!" Diyerek sekiz yaşındaki yakışıklı yeğenimize sarıldım. "Nasılsın kuzum?" "İyiyim Rabia, şey yani yenge" demişti Selim de. Nasıl demesin Ömer'in o bakışından sonra, ben bile korkmuştum. Biz bagajı boşaltırken bu sefer de yanımıza Şeyma gelmişti. "Rabiş naber? Abi, senden naber?" Demişti. Ayak üstü hal hatır sorularından sonra Şeyma' nın da yardımıyla hep birlikte bizimkilerin oturduğu alana gitmiştik. "Abi? Esma? Nasılsınız ya özledim sizi?!" Diyerek bizi görünce ayağa kalkan kardeşlerime gidip teker teker sarıldım. "İyi hamdolsun abim. Ne yapalım Zeynep ile uğraşıyoruz. Tutturdu bugün, saçlarımı sen yap baba diye, Şeyma da başa çıkamayınca mecbur ben yaptım. Şuna baksana saçma sapan oldu ama beğendi küçük hanım. Hayır üç yaşındasın sen bu neyin süsü?!" Dediğinde küçük bir kahkaha patlattım. Bu kız abime iyi çektiriyordu valla. "Halasına çekmiştir" deyip Esma'ya göz kırptığımda hemen cevabımı alıp oturmuştum. "Hangisine Rabia'cığım?" Diyen Esma pis pis sırıtıyordu. "Rabia'yı bilmem ama, senin süslü olduğuna yemin bile ederim karıcığım" deyip omzuna Esma'nın şaplağını yemişti Mahir enişte. Biz hep birlikte gülüşüp yerleştikten sonra bir eksiğimiz kalmıştı. Ah işte onlar da geliyordu! "Sinem, hoşgeldiniz canım" Sinem eli top gibi olan karnında nefes nefese "hoşbulduk Rabia. Uh, huh" diyerek banka oturmuştu. Ömer, Talha abim, Mahir enişte ve Zahit diğer banka geçip mangalı ayarlamaya başlamışlardı. Biz de onların biraz gerisindeki iki bankı birleştirip oturmuştuk. Çocuklarsa günün en çok eğlenenleriydi. Ama bir ara Esma'nın, üçüzlerden iki aylık küçük olan oğlu Yiğit, Amine'nin saçını çekmiş ve büyük bir kaosun içinde kalmıştık, ama tatlıya bağlamıştık en sonunda. "Eee, Sinem ne kadar kaldı doğuma?" Diyen Şeyma'ydı. "Şuan 34 haftanın içindeyiz tatlım. Biran önce doğursam da rahatlasam ya" diyerek cevap vermişti Sinem de. "Ya öyle deme. Çocuğun en rahat olduğu an karnının içinde olduğu andır" diyerek hepimizi güldürmüştü sevgili görümcem. "Baksana bizimkilere, Selim büyüdü diyoruz ama, edi ile büdü gibi kavga ediyorlar hergün Zeynep'le" demişti ve çocuklarına çevirmişti gözlerini Şeyma. "Siz hiç konuşmayın benim üçüzlerim var yani" dedim ben de şakasına sızlanıp. "Haklısın Rabia. O değilde Abdulhak'ı Talha'ya benzeten bir tek ben miyim? Çocuk büyüdükçe daha da benziyor sanki, tipe bak" deyip oğluşumu göstermişti Şeyma. Doğru söylüyordu. Abdullah babasının kopyasıydı saçları gözleri, yüz hatları aynıydı.. Ama Abdulhak, saçları benimkine benziyordu lakin yüz hatları abimi çok andırıyordu. Hoş, kuzen olduğumuzdan bizi de bezeten olurdu zaten Talha abimle. Amine'm de bana benziyordu canım, Allah Allah. Çocuklarımın hepsine teker teker bakıp şükrettikten sonra görümcemi onayladım. Hep birlikte geçen harika bir günün ardından, vedalaşmış ve evlerimize dağılmıştık. Eve geldiğimizde ise Ömer'le iş bölümü yapmıştık. Oğlanları duşa o sokmuştu, bense prenses kızımı yıkamıştım. Sonra da hepsinin pijamalarını giydirip salona geçmiştik. Piknikte yeterince yediğimizden kimse aç değildi, bende çocuklara güzel bir meyve tabağı hazırlayıp ellerine verdim ve Ömer'le bana da güzel bir yorgunluk kahvesi yapıp TV'nin önüne geçtim. Çocuklar olduğundan beri TV deki kanalları izlemiyor, onlarında öğrenebilmesi için sahabe hayatlarının dizilerini açıp izliyorduk. Bugünse Hz. Ömer dizisinin devamını izleyecektik. Çocuklar bu diziyi ayrı sevmişlerdi. Babalarının adı olduğundan pür dikkat izliyorlardı. Dizinin sonuna geldiğimizde, Ömer'le aramızda oturan üç küçük bedene baktım. Yavrularım benim, hepsi uyumuştu. Ömer'le birbirimize bakıp gülümsedikten sonra teker teker çocukları odalarına taşımıştık. Salona döndüğümüzde Ömer'in teklifiyle bahçeye çıktık. Ömer hemen üzerindeki hırkayı çıkarıp önüme geçti ve omuzlarıma bıraktı. Sonra alnıma bir öpücük kondurup yanıma geçti. Sarılarak banka oturduktan sonra ben de kafamı kocamın göğsüne yerleştirdim. Gece karanlığında ayın ışığı parlarken Ömer konuşmaya başladı. "Biliyor musun? Sen ilk bizim eve geldiğinde, senden çok etkilenmiştim. Hikayeni duyduğumda ise çok kıskanmış ve senin, başkasının olabilme ihtimalinden deliye dönmüştüm. Sırf o yüzden sana öyle saçma sapan davranmıştım aslında. Ama görüyorum ki, ön yargı denen şey, çok zavallı bir duyguymuş. Yine de bu deli adamı sevdiğin ve kabul ettiğin için sana çok teşekkür ediyorum güzelim" diyen Ömer yanağımı okşuyordu. Onun üzgün ve pişman çıkan sesine dayanamayıp başımı kaldırdım ve elimi yanağına koyup "Her şey eskide kaldı birtanem, lütfen kendini üzme. Olması gerekenler oldu sadece. Olanda hayır vardır" dedim. Biraz daha bahçede oturduktan sonra havanın esintisinde hasta olmamak için içeri geçtik. Birlikte namazlarımızı kılıp üstümüzü değiştirdikten sonra da yatağa geçtik. Ömer beni kollarının arasına alarak "bir şey söyleyeceğim, ama hemen hayır demek yok. Tamam mı?" Dedi. Bismillah! Ne gelecek acaba? "Tamam, neymiş?" "Hazır çocuklar büyümüş ve kendilerine de yetebiliyorken, onlara bir kardeş mi yapsak?" Diyen Ömer'le neye uğradığımı şaşırmıştım. Üç çocuk neyine yetmiyordu kocacığım ya?! "Ha-hayır. Ömer sen ne diyorsun? Üç taneyle zor baş ediyoruz. Yok yok, olmaz. Hani tamamdı? Bu kadar yeterdi? Nereden çıktı bu şimdi?" Dedim korkuyla. "Korkma karıcığım. Bunlar üç tane olduğundan zor oldu. Bu sefer bir tane olacak inşaallah bak, hissediyorum" diyerek beni ikna etmeye çalışıyordu, sevgili kocam! "Ay Ömer ben sana güvenemem. Ya yine üç olursa? Biliyorsun seninkiler fazlaymış" dedim, bu sefer utanmamıştım. Beş senelik kocamdı canım, niye utanayım artık, değil mi? Yok yok kat'iyen olmaz! "Biliyorum güzeliiim. Ama hissediyorum diyorum. Bu sefer tek olacak inşallah!" "Hayatım. Hissetmekle olacak iş mi bu?" "Amma uğraştırdın karıcığım. Gel bakayım sen buraya. Bana bırak kendini, herşey daha güzel olacak bak gör" Buyrun cenaze namazıma.. Daha fazla direnememiş ve kendimi kocamın huzurlu ama güvensiz kollarına bırakmıştım. Bu gidişle bir düzine çocuğum olur muydu acaba? Ne yapalım olacakla öleceğe çare yokmuş. Bakarsınız bir kızım daha olur, yada iki! Üç olmasın Allah'ım! Amin..
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE