Gece yorulmayalım diye otelde kaldık güya.
Bizim köy Mardin’ in bir ucunda, onlarınki başka bir ucunda gibi. Yol var, mesafe var, tamam da… insanın aklına başka şeyler gelmiyor değil. Köylerinde misafir edecek yer mi yok? Koca ağa evleri vardır, köy onların ama gelini düğünden önce oraya sokmuyorlar. Benim gibi bir kız bir şey duyar da cayar diye mi korkuyorlar acaba? Damat hala sır gibi saklanıyor ya, belki de ondan. Görsem vazgeçerim sanıyorlar herhâlde. Sanki vazgeçmeme izin verecek bir amcam varmış gibi.
Neyse.
Sonuçta benim güzel popişim de otel yüzü görmüş oldu.
Hayatımda ilk defa, bir yere ait olmadan, geçici bir yatakta uyudum. Odada klima vardı, tertemiz çarşaflar, sabun kokusu… Ama içimde öyle bir ağırlık vardı ki ne yumuşak yatak ne serin hava hafifletti. Tavana baka baka düşündüm. Yarın gelin olacaktım. Ama kime, neye, nasıl… hiçbirini bilmiyordum.
Sabah yine eltim geldi.
Bir karış surat.
Sanki gelin olan ben değilim de zorla onun düğününe getirilmişim gibi.
Kuaföre gidilecekmiş.
Saç, makyaj, üst baş… Klasik.
Arabada camdan dışarı baktım. İçimde tuhaf bir sessizlik vardı. Bugün gelin olacaktım ama kimse bana “nasıl olmak istiyorsun” diye sormuyordu. Zaten sorsalar da fark eder miydi bilmiyorum.
Kuaföre girdik.
Ve işte asıl cümbüş orada başladı.
Ben daha koltuğa oturur oturmaz “sade olsun” dedim.
Gelin olan benim ya.
En azından yüzümde söz hakkım olsun istedim.
Ama dinleyen kim?
Kuaför kafasına göre takılmaya başladı.
Eltim bir anda koltuğa kuruldu.
Hatice de yanına.
İkisi birden kuaföre talimat yağdırmaya başladı.
“Şuraya biraz daha koyu.”
“Topuz kabarsın.”
“Buna da far geçelim.”
“Dudaklar dolgun dursun.”
Ama bu sözler bana değil.
Kendilerine.
Bir baktım…
Asıl hazırlanmak isteyen ben değilmişim meğer.
Onlar hazırlanıyormuş.
Eltim, kapalı olmasına rağmen öyle bir makyaj istiyor ki…
Sanki gelin o.
Kocası da yok, düğün salonunda kim görecek bilmiyorum ama derdi görülmek değil zaten. Derdi benden güzel olmak.
Hatice desen…
Aynanın karşısında dönüp duruyor.
Kendi saçına bakıyor, kendi yüzünü inceliyor.
Sonra bana bakıyor.
Sonra tekrar aynaya.
İkisi de aynı telaşta.
Aynı yarışta.
Belli.
Bugün yarış benimle.
Ben koltukta oturmuş, yarım yamalak hazırlanıyorum.
Onlar ise kendilerini parlatıyor.
Sanki gelinlik bana değil, onlara yakışacakmış gibi.
İçimden bir an “Keşke gerçekten güzel olsanız da bu kadar uğraşmasanız” dedim.
Gerçekten güzel olsa insanın gözü doyar.
Ama bu…
Bu ispat çabası.
Bana güzel olduklarını değil, benden üstün olduklarını kanıtlamaya çalışıyorlar.
Ben aynaya baktım.
Yüzüm sade.
Saçım fazla kabarık değil.
İstediğim gibi olmasa da… en azından benim gibi.
Onlar ise ağır.
Kabarık.
Gösterişli.
Ben gelinim ama sessizim.
Onlar misafir ama sahnede.
O an anladım.
Bu evlilikte de böyle olacak.
Ben yaşarım.
Onlar yarışır.
Ve ben yine susarım.
Yani susmaya çalışırım. Garanti vermeyeyim yine de.
....
Arabalara bindik.
Hala damat yok.
Yol boyunca bunu düşündüm. İnsan bir kere olsun görür, bir selam verir, bir bakış yakalar. Yok. Sanki hayaletle evleniyorum. Köyün girişine gelince gelin arabası durdu. Diğer arabalar hiç durmadan devam etti. Bir an “beni burada mı bırakacaklar” diye düşündüm. Sonra anladım, planlı bir duruş bu.
Gelin atla girecekmiş köye.
Niye bilmiyorum.
Sormadım da.
Zaten sorsam kim cevap verecek? Kaynanam mı? Eltim mi? Amcam mı? Hepsi benimle değil, kendi kafalarındaki törenle meşgul.
Tam o sırada karşıdan bir hareketlilik oldu.
Toz kalktı önce.
Sonra siluetler.
Bir ordu gibi geliyorlar.
Koruma dedikleri o yağız adamlar.
Ve ortalarında… bembeyaz bir at.
Atın üstünde biri var.
Meraklı yanım yerimde duramadı.
İndim arabadan.
Kimse bir şey demedi. Zaten artık beni durduracak kimse kalmamıştı.
Damat.
İlk kez göreceğim.
“Acaba nasıl biri bu beyaz atlı prensim?” diye geçirdim içimden.
İnsan istemeden hayal kuruyor. Elinde değil.
At yaklaştı.
Eğerini tutan bir koruma vardı yanında.
Ve sonra onu gördüm.
Görür görmez…
İçim ısındı.
Çok değil.
Ama fark edilir kadar.
Uzun boylu. Omuzları geniş. Atın üstünde duruşu yakışıyor. Yakışıklı da. Öyle filmlerdeki gibi değil belki ama bakınca insanın gözüne takılan cinsten. Ama… yüzünde tuhaf bir ifade var. Saf. Fazla saf. Sanki dünyayı biraz geriden takip ediyor gibi.
“Yarım akıllı” demeleri boşa olmayabilir, diye düşündüm.
Ama bu düşünce bile içimi soğutmadı.
Koruma öne çıktı.
“Ağam, in artık. Gelin ata binecek.”
Atın üstündeki adam başını çevirdi.
Bana baktı.
Sonra korumaya.
“At benim.” dedi.
Ses tonu netti. Kararlıydı ama… çocuk gibi.
İşte o an anladım.
Bu adam her şeyi tam kavrayamıyor olabilir ama hissettiğini net hissediyor.
Bir anlık sessizlik oldu.
Koruma tekrar denedi.
“Ağam, adet böyle…”
“At benim. Vermem.”
İşte bu.
İki cümle.
Ama arkasında koskoca bir inat.
İçimden garip bir gülme geldi.
İyi dedim.
En azından sevdiği şeylere sahip çıkıyor.
Herkes ne yapacağını bilemez halde kaldı.
Ben orada, gelinliğimle ayakta duruyorum.
O atın üstünde, kimseye aldırmadan.
Sonra bana baktı tekrar.
Bakışı kaçamak değildi.
Uzun uzun da değildi.
Ama sakindi.
O bakışta korku yoktu.
Hesap yoktu.
Hile hiç yoktu.
Belki aklı eksik dedikleri yerden, kalbi fazla geliyordu.
O an içimden şu geçti:
“Belki de… belki de bu evlilik sandığım kadar karanlık değildir.”
Ama bunu kimseye söylemedim.
Sadece içimde tuttum.
...
Kafamdan bin tane şey geçerken, kendime şaşırarak gülümsedim.
İçimden değil, yüksek sesle söyledim.
“Tamam, sorun değil.”
Korumalar aynı anda bana döndü.
Yüzlerinde aynı ifade vardı. Olmaz.
“Öyle şey olmaz gelin hanım.” dedi biri.
“Adet var.” dedi diğeri.
“Gelin ata biner.”
Ben ise bir an bile tereddüt etmedim.
Gelinliğimin eteklerini hafifçe toparladım, iki adım attım ve atın yularını tuttum.
Bitti.
Bir an herkes dondu.
Sanki biri köyün elektriğini kesmiş gibi.
Bembeyaz gelinlik içinde, atın yanında yürüyen ben…
Atın üstünde oturan damat.
Damat olacak adam bana baktı.
Bir şey demedi.
Sadece atın başını hafifçe okşadı.
Sanki “Tamam.” der gibi.
Korumalar hala itiraz edecek gibiydi ama artık çok geçti.
Yular elimdeydi.
Bırakmadım.
Ve yürümeye başladım.
Köyün girişinden içeri böyle girdik.
Gelin yürüyordu.
Damat at üstünde.
Daha ilk evden fısıltılar başladı.
“Gördün mü?”
“Gelin yürüyor…”
“Ağa gelinine bak sen…”
“Bu ne biçim iş?”
“Yazık kıza…”
“Bu kız var ya…”
Fısıltılar büyüdü.
Kapılar aralandı.
Pencerelerden kafalar uzandı.
Kadınlar yazmalarını ağızlarına götürdü.
Erkekler sigaralarını durdurdu.
Herkes bakıyordu.
Ben ise…
Daha dik yürüdüm.
Omuzlarımı biraz daha geriye attım.
Başımı kaldırdım.
Gözümü kaçırmadım.
Her fısıltı, omurgamı biraz daha sertleştirdi.
Her bakış, adımlarımı biraz daha netleştirdi.
“Bakıyorlar.” dedim içimden.
“Baksınlar.”
Beni satmış olabilirler.
Beni almış olabilirler.
Kocamın aklı tam olmayabilir.
Ama eğilmem.
Gelinliğin ağırlığı vardı üstümde.
Ama utanç yoktu.
Tam tersine…
Bir güç dolaşıyordu içimde.
Yanımdaki at ağır ağır yürüyordu.
Ben adımlarımı ona uydurdum.
O bana değil.
Bir kadın “Tüh tüh…” dedi.
Bir diğeri “Bu kız başka…” diye fısıldadı.
Evet.
Başkayım.
Köyün ortasına geldiğimizde artık dedikodular netleşmişti.
Bu gelin konuşulacaktı.
Bugün, yarın, yıllarca.
Varsın olsun.
Ben yürüdüm.
Damat at üstünde.
Ve o an anladım:
Bu köy beni eğemeyecek.
Ben bu köye böyle girdim.
...
Köy meydanı uzaktan bile belliydi.
Davulun sesi toprağı dövüyordu resmen. Zurna öyle bir bağırıyordu ki, insanın içindeki her şey ortaya dökülmek zorunda kalıyordu. Meydan baştan sona hazırlanmıştı; bayraklar, renkli kumaşlar, ışıklar… Sanki düğün değil de bir güç gösterisi vardı.
Ve biz…
Biz yine öyle girdik.
Bahoz hala attaydı.
İnmedi.
İndirtemediler de.
Ben gelinliğimle, atın yularını tutarak yürüyordum. Korumalar iki yanda, arkada, önde… Sanki gelin değil de teslim alınan bir şeydim.
Meydana doğru yürürken herkes susup bakmaya başladı.
Fısıltılar başladı hemen.
“Bak gelin yürüyor…”
“Damat attan inmedi herhalde…”
“Bu ne şimdi?”
“Ağa oğlu böyle olsun yazık…”
Her fısıltı kulağıma çarpıyordu ama ben duymamış gibi yaptım.
Başımı dik tuttum.
Omuzlarımı geri aldım.
İnsanlar acıyarak bakınca daha da dik yürür ya…
Öyle yürüdüm.
Damat yukarıdan bakıyordu.
Bana mı, kalabalığa mı, yoksa hiç kimseye mi… hala emin değilim.
Ama atın üstünde rahattı. Sanki dünyadaki yeri orasıydı.
Ben ise gelinliğin içinde yürüyen bir soru işaretiydim.
Meydana girince davul daha sert vurdu.
Zurna iyice yükseldi.
Kadınlar bağırmaya başladı.
Erkekler kenarda toplandı.
At meydana yürüdü.
Ben yanında durdum.
Yular hala elimde.
Ve o an…
İlk kez bana baktı gerçekten.
Göz göze geldik.
Bakışı tuhaftı. Ne sertti ne de boş.
Sanki bir şeyi merak eder gibiydi.
Sonra eğildi biraz, atın üstünden bana doğru.
Ve ilk kez sesi çıktı.
“Ağa olacak olmasam…” dedi durdu.
Sonra cümleyi tamamladı, herkesin ortasında, davul zurna arasında bile net duyuldu sesi ama sadece bana duyuldu.
“Benimle evlenir miydin?”
Bir an meydan durdu sanki.
Davul çalıyordu ama kulaklarım uğulduyordu.
Bu soru…
Burada…
Bu şekilde…
Ne diyeceğimi bilemedim.
İçimden geçenleri söylesem meydan yanardı.
Ama ben başımı kaldırdım, gözlerine baktım.
Belki yarım akıllı dedikleri adam, bu meydandaki herkesden daha gerçekti.
Ve ben hala yuları tutuyordum.
Ama ilk kez…
Sanki biri bana bir şey sormuştu.
Gerçekten fikrimi sormuştu. Beni yermek için bile olsa. Gerçi öyle hesaplar yapabiliyor mu bilmiyorum. Aslında daha adını bile bilmiyorum.