Kızıl ve Toprak: İğneden Kalbe Uzanan Hikâye ELA'nın Anlatımı ile
Gece yarısı Urfa’nın Yüzbaşı Mete’nin bağ evinde, Fıstık dalları sessizce rüzgârla sallanırken içeride tatlı bir telaş vardı. Bağ evinin çatısında yıldızlar kadar çok anı vardı, ama bu geceye damgasını vuran tek bir olay oldu: Teğmen Kerem’in diş ağrısı.Urfa’nın bağ evinde yaz geceleri sessiz olurdu. Sadece rüzgârın yapraklara dokunuşu ve uzaklardan gelen cırcır böceklerinin inatçı sesi... Ama o gece öyle bir çığlık yankılandı ki, Kerem beyimizin bağ evinin duvarları bile ürperdi.
“Aaaahhhh! Vallahi beni burada gömün, mezar taşım da zeytin ağacı olsun!”
“Aaah! Vallahi çenemi kesip atacağım!” diye inledi Kerem, yere çöküp başını yastıklardan birine gömerken.
Mete abim damdan koşarak aşağı inecekken. Elif ablam, yastığını kafasına bastırmış, gözlerini açmaya bile niyetli değildi.
“Yine ne oldu?” dedi Elif, uykulu gözlerle.
“Kerem'in dişi ağrıyor sanırım. Az önce ‘çenemi kes, içinden kurbağa çıkacak o kadar zonkluyor’ diye bağırdı.”
Alt kata indiğimizde de Kerem yerde kıvranıyordu. Üstü çıplaktı, alnı ter içindeydi. Bir elini yanağına bastırmış, diğer eliyle yastığı dövüyordu.
“Arkadaşlar ben bu geceyi göremem. Elif, bak vasiyetimdir. Defin işlerimi sen organize et. Mete, silahımı devlete iade edin.”
Elif ablam gülümsedi.
“Abartma Kerem, birazdan geçer.”
“Geçmez! Bu diş değil, bu bir volkan az sonra gümleyecek!”
Mete abim hemen yanına çömeldi.
“Dayan biraz, sabah olur olmaz şehir merkezine götürürüz.”
“Sabaha çıkmaz bu, Mete. Diş mi bu? Kalp gibi atıyor. Kulağımın arkasında çarpıyor!”
Araç çalışmıyordu çünkü inat etti Kerem beyimiz o gece arabanın motorunu kendi tamir edecek diye kablolarını çıkarayım derken koparmıştı. Etrafta hastane, klinik yoktu. Issız bir geceydi. Ancak sabah ekip gelip bizi ıssız evden alabilirdi...
Tam o sırada Ben içeri girdim dayanadım Kızıl saçlarını düz atkuyruğu yaptım, beyaz tişörtü ince hırkam ve sade gülümsemem ile, Hah bu arada Elif’in kız kardeşiyim aynı zamanda da hemşire'yim mesleğimi seviyorum Babam hep doktor olmamı isterdi benim kısmet diyelim ama biraz sonra olacak olaylardan sonra sanırım babama hak verdim... Soğuk kanlı ve pratiktim ama elimde taşıdığım çanta geceyi değiştirecekti ve benim hayatımıda...
“Sessizlik olur mu?” dedim. “İğne yaparsam ağrım bir saate kadar azalır. Ağrı kesici var.”
“Bana bırakın,” dedim. “ Geçici de olsa rahatlatır.”
Kerem hemen toparlandı. Gözleri irileşti.
“Ne?! İğne mi?! Kardeşim yok artık. Benim dişim ağrıyor, kıçımla ne alaka?”
Ben durdum. Elimdeki çantayı usulca yere bıraktım.
“Kalçadan daha hızlı etki eder. Uygulama yeri bu. İstersen bekleriz ama sabaha kadar can çekişirsin.” diyerek tek kaşımı havaya kaldırdım...
Offf ne inatçı dudaklarımı sıktım sinir ediyor beni, sabırlı olmaya çalıştım ben anlayışlıyım o çok hasta canı çok yanıyor o günden böyle..
Tekrarladım...
“Ya kolundan vurayım ama çok geç etki eder. Kalçadan daha hızlı.”
Kerem’in sesi yankılandı bağ evinin duvarlarında:
“Tamam... Ama şunu da söylemeden geçemem...”
Ayağa kalktı, ellerini iki yana açtı:
“Bu hemşirelere her zaman diyorum! Benim dişim ağrıyor, benim kıçıma iğne yapıyorlar. Bu hemşireler benim kıçımdan ne istiyorlar yaaa?!”
Mete abim kahkahasını zor tuttu, Elif ablam gözlerini devirdi alltta'n mete'yi gülmesin diye sürekli dürtüyor'du... Ama ben sessizdim. Ne güldüm, ne cevap verdim. Sadece eldivenlerimi taktım, iğnesini hazırladım. Kerem, direnmesine rağmen sonunda iğne olmayı kabul etti:
Ama içinden geçen başkaydı: Kerem’in asıl meselesi, Ela’nın o an kalçasını görecek olmasıydı. Kafasını çevirip, gözlerini sıktı. Ve Ela o an içten içe kırıldı, içinde hiç bilmediği bir yer sızladı. İlk defa, mesleğine dair bir şaka kalbine dokunmuştu.İlk defa biri onun mesleğini hafife alıyor gibiydi:
"Bu mu yani..." dedim kendi kendime, "hemşirelerin hep 'kıç' ile anıldığı dünya."
Ve o gece, küçük bir karar alındım...
Ertesi sabah, Kerem biraz mahçup ama hâlâ şakacıydı.
“Ne dersen de Kızıl güzellik, senin ellerin acıtıyor ama iyi geliyor. Belki de iğne denince hep seni hatırlayacağım seni seni Kızıl güzelliği..”
Ben gülümsedim ama içinde başka bir karar filizlenmişti.
“O zaman senin gibi adamlara karşı hep önde olacağım,” dedim içimden. “Doktor olacağım evet Doktor.”
*****
Yıllar Sonra
Ben, kararımı verdiğim gibi yaptım. Geceli gündüzlü çalıştım. GATA (Gülhane Tıp Fakültesi’ni ) kazandım. Ardından askeri tabip subay statüsünde cerrahlık eğitimi aldım. Kışla, askeri hastane ya da sınır birliklerinde görev alabilir.(genellikle tabip teğmen olarak başlayabilirdim).
Elif’ ve Mete’nin düğün gününden sonra kimse benim ani değişimime anlam veremiyordu.Kerem’in görev yerlerini duysam da hiç umursamadım. Kendi yoluma baktım. Hiçbir iğne esprisini unutmadım ama hiçbirini de önemsemedim. Kalbimde bir yerde Kerem'in o geceki bakışı kalmıştı—biraz mahçup, biraz korkak, biraz da gururlu.
Antalya’da göreve başladım, başarılı ameliyatlar yaptım. Güzelliğimle, zekâmla her ortamda dikkatleri üzerime çekiyordum. Ama aşk konularında hep mesafeliydim. Kalbimde hâlâ adını koymadığı bir ukde vardı nedense biri aşk yada erkekden bahsetse direk aklıma Kerem geliyor ama bu duruma kendi kendimede kızıyordum..
“Cerrah”
– Antalya
Beyaz duvarların ardında kalp gibi atan bir monitör sesi vardı. Ellerimi cerrahi sabunla yıkadım, aynada kendimi izledim. Gözlerimin altındaki yorgunluk, alnımdaki kararlılıkla dengelenmişti.
“Bu hemşireler benim kıçımdan ne istiyorlar?”
Kerem’in o sesi yine aklıma düştü. Ve her sabah kalktığında, her iğne esprisinde, her erkek doktorun gölgesinde hatırlıyordum onu anlamsız bir şekilde.
Ama artık Genel Cerrahtım. Antalya Eğitim Araştırma Hastanesi’nde çalışıyor, yılda onlarca hastayı ameliyat ediyordum.
Kimse benim zekâmı, bilgeliğimi ya da emeğimi kıçıyla anmıyordu.
URFA
Ela’nın Anlatımıyla devam
Uçağın tekerlekleri piste dokunduğunda, motorların o tanıdık uğultusu kulaklarımı doldurdu. Herkes aceleyle telefonlarına sarılıyor, bagaj bölmesinden çantalarını indiriyordu. Ben ise, koltuğumda öylece oturmuş, pencereden Urfa’nın tozlu ufkuna bakıyordum.
Yıllar… Ne kadar da hızlı geçmişti.
Ama aklım hâlâ o güne gidiyordu.
Yine böyle bir uçak inişi…
Yine Urfa…
Ve o zaman hayatımın en büyük korkusu.
Kışla avlusunda patlayan siren…
Ayaklarımın altındaki metalin soğukluğu…
Bomba olduğunu anladığımda dizlerimin titremesi…
Ve o, Kerem Toprak…
Ayağımı sertçe çekip yere yatırışı, "Daha şehit olmaya niyetim yok kızım en azından bugün"..
Yüzüme eğilen bakışları…
“Sarı tel mi, kırmızı tel mi?” diye sormuştu panikle.
Ve dudak kenarında o ukala gülümsemeyle, Sen bu kızıl saçlar ile fenerli olmaya utanmıyormusun..
Saniyeler uzamış, kalbim göğsümden fırlayacak gibi çarpmıştı. Sonunda o tel kesilmişti ama o gülümseme…
Ah, işte o gülümseme yıllardır hafızamdan silinmemişti.
Bagajımı aldım, havaalanından çıktım. Yol boyunca şehrin değişen yüzüne baktım. Urfa hâlâ aynı sıcağa sahipti ama binalar, yollar, insanlar… hepsi farklıydı. İçimde tuhaf bir sıkışma vardı. Belki de yıllar sonra buraya gelmek, geçmişi yeniden karşıma çıkaracaktı.
Kapıdan içeri adım attığımda tek istediğim şey, odama çıkıp üzerimi değiştirmekti. Uzun bir gün, yoğun bir kongre programı ve Urfa'nın Temmuz sıcağı... Ruhum bile terlemişti.
Otelin cam kapısından içeri adım attığımda, klima serinliği yüzüme vurdu. Birkaç gün dayanırsın,” dedim kendime. “Zaten çok kalmayacaksın.”
Lobi sessizdi. Resepsiyonun yanındaki koltuklarda birkaç kişi oturuyordu. Çantamın askısını omzumdan indirdim, adımlarımı ağırlaştırdım.
Konakladığım otelin lobisinde bir anda durdum.
Ama işte, tam o an…
Bir bakış çarptı bana.
İlk başta tanıyamadım. İnsanlar değişir, derler ya, göz değişmezmiş.
Gözleri aynıydı.
O tanıdık kısık bakış.
Sanki hep gülmeye hazır, ama aynı zamanda içinde sakladığı başka bir şey var gibi.
Kerem.
Ayaklarım bir an yerinden kıpırdamadı. Gözlerim onu tararken içimde bir cümle döndü durdu:
“Bu kadar yıl… hiç mi değişmedin?”
Hayır. Değişmişti. Yüz çizgileri keskinleşmiş, omuzları daha geniş, duruşu daha netti. Ama o bakış… hâlâ oradaydı.
Ve ben...
Hâlâ etkileniyordum.
"Ne saçma!" dedim içimden.
"Sen onca yılını dişini tırnağına takarak geçirdin. Gece gündüz çalıştın. Yalnız kaldın. Hayatını yeni baştan kurdun. Bambaşka biri oldun."
Ama işte...
Bir bakış.
Bir isim.
Ve ben...
Yine eski Ela gibi nefesimi tuttum.
"Merhaba Teğmen," dedim. Sesim o kadar sakindi ki, kendi içimdeki fırtınayı bastırmaya çalışıyor gibiydim.
Ve şimdi karşımdasın. Üniforman içinde, hala bıraktığım gibi gözlerin yıllar öncesinden bana bakıyor.
Karşısımda tertemiz üniformasıyla Üsteğmen Kerem duruyordu. Yüzünde o eski muzip ifade, ama gözlerinde tarifsiz bir şaşkınlık vardı.
~☆“Ela”☆~
Keremin Anlatımıyla
Lobide bir serinlik vardı ama benin içim yanıyordu.
Kalabalığın arasından yürüyen bir kadın… Başta tanıyamadım. Ama sonra o adımlar, o duruş, o netlik…
Ve bir an… Göz göze geldik.
Zaman durdu.
Ela.
Ama bu tanıdığım Ela değildi. Ya da artık o gece iğne vururken dişine söylenen Ela’dan çok daha fazlasıydı.
Siyah kalemle belirginleştirilmiş gözleri bir çeliği andırıyordu: hem sert hem ışık yansıtıyor. Kızıl saçları, omzuna doğru dökülen nazlı dalgalarla ışıkla yarışan bir ateş gibiydi. Dudaklarında gereksiz bir boyama yoktu ama o tebessüm, Benim tüm sistemini bozdu. Zarif bir elbise giymişti; ne fazla iddialı ne de sade... Ama yürüyüşündeki özgüven, üniformayla on yıl cephede durmuş bir askeri bile durup izlemeye zorlardı.
Ben o an yutkundum. İçimden tek bir cümle geçti:
“Bu kız… benim hayatımda gördüğüm en güzel yanlışı yaptı. Hayatımdan çıkmak gibi.”
Omuzlarındaki çanta, bir cerrahın yükünü taşıyordu; ama ona bakan herkes, yanında bir salon parfümü, ince bir kahkaha ve kendinden emin bir kadın hissediyordu.
Ve o bakış…
Yıllar önceki Ela’nın bakışları yumuşaktı. Bu Ela’nın gözlerinde bir netlik vardı. Hayatın içinde dövülmüş, kendini yeniden kurmuş bir kadının bakışıydı bu.
Sadece güzellik değildi bu. Bu… başka bir şeydi.
Benim iç sesim bağırıyordu:
“Bu kadın... işte bu kadın... Koca bir dağ gibi duruyor karşımda. Ve ben hâlâ o gece yaptığım yanlışı unutamadım.”
Çünkü karşımda artık sadece eski bir Ela değil...
Bir kadın vardı. Benim içimi darmadağın eden bir kadın.
“ E Ela Kızıl ?”
Ela başını hafifçe eğdi, ama yinede dik durdu, gözlerini kırpmadan bana baktı. Sonra başını eğmeden, tüm zarafetiyle konuştu:
“Merhaba Üsteğmen Kerem bey.”
Benim yüreği resmen yer değiştirdi.
“Ela…” diye mırıldandım çünkü kendi sesimi duyamadım. “Evet Üsteğmen oldum çalışınca rütbe alınıyor tıpkı senin doktor olduğun gibi tebrik ederim.”
Ela başını eğmeden gülümsedi.
“Evet Cerrah. Antalya’dayım.”
“Ben... o gece...”
Ela susturdu beni.
“Sen bana bir şey göstermiştin. Saygının ne kadar değerli olduğunu. Teşekkür ederim, senin sayende o gece karar aldım Üsteğmen Kerem bey”
Derin bir nefes aldım.
“Ben ben hâlâ utanıyorum. O gece aklıma geldikçe çünkü... Aslında sen... kalçamı göreceksin diye çekinmiştim...”
Ela kahkaha attı.
“Yani aslında iğne korkusu değil, kıç bakış korkusumuydu.”
İç sesim bağırıyordu: “Sen sadece iğne vurmadın Ela. Kalbime girdin.”
Göz göze geldik. Gülüştük. Ama o an çok daha fazlası vardı.
Onu yıllarca unutamamış tım bir an bile.
Bir anlık sessizlik olsu. Sonra dayanamadım:
“Kızıl güzellik yoksa... şimdi de beyin ameliyatı falan mı yapıyorsun? O iğne olayı yüzünden mi bu seviye?”
Ela gülümsedi. Gözleri parlıyordu.
Ela kahkaha attı.
“Senin kıçın demek asıl mesele!”
“Öyleydi"
İkimizde gülmeye başladık. Ama bu kahkahanın altında bir şey daha vardı: Yılların boşluğu, kırgınlıkları ve gizlice büyümüş duygularımız.
~☆“Boynuma İğne, Kalbime Sancı”☆~
Ela otelin lobisindeki yüksek koltuklardan birine geçerken, Gözlerimi ondan alamadım. Sessizce izledim onu. Başını geriye atarak saçını düzelttiği an, sanki zaman tersine aktı. Yıllar önce o bağ evinde iğne çantasını çıkarırken de böyle yapmıştı.
Ama artık farklıydı.
Bu kadın… başka bir Ela'ydı.
Duruşu değişmişti. Konuşması, yürüyüşü, hatta bakışı bile…
Eskiden Ela, naifti. Şimdi ise kendi zırhını kendisi kuşanmış bir komutandı adeta.
Ela, garsondan bir Türk kahvesi istedi. Elleri masaya uzanmıştı. Onun, parmaklarına takıldı gözlerim bu kez. Uzun, zarif, narin. Ama içimden bir his fısıldadım:
“Bu ellerle hayat kurtarıyor şimdi... Ve ben ona ne dedim? ‘Bana iğne vurma!’ dedim. Elalemin kıçından başka bir şey görmeyen herif gibi konuştum.”
Sessizce yürüdüm yanına. Uzak kalmaya dayanamadım. Kalbinin hızlandığını hissettim her adımda.
Ela başını kaldırdı. Göz göze geldik.
Boğazımı temizledim.
“Ben şey... kahve ısmarlasam olur mu?”
Ela başını yana eğdi. Sesi yumuşaktı ama içinde belli belirsiz bir kıymık vardı bana karşı belli:
“Ben artık kendi kahvemi kendim alıyorum, Kerem. Ama yanımda oturabilirsin.”
Bir an durdum. İç sesim fısıldadı:
“O zaman... ben de kendimi sana adım adım geri anlatırım Kızıl Güzellik. Çünkü senin hikâyene yanlış yerden girdim. Ama sonunu doğru yazmak istiyorum.”
“Göz Gözeyiz, Ama Kalbim Yana Kaydı”
~~~~~
Elâ’nın içsesi
Yine eski Ela gibi nefesimi tuttum.
"Acaba," dedim içimden,
"acaba sen de hâlâ beni biraz olsun merak ediyor musun?"
Ama sonra hemen geri çekildim o duygudan.
Hayır Ela. Hayır.
“Sen onun karşısında çok yıprandın. Artık bir cerrahsın. Kendini ona değil, kendine kanıtladın.”
Ama yine de...
Gözlerini benden ayırmadan o şekilde durunca…
Bir şey oldu kalbime.
Yerinden bir milim yana kaydı.
Sanki o da ‘geri dönmek’ ister gibi.
Ama hâlâ kırgın.
Ve hâlâ temkinli.”
Yanıma geldiğinde, ne diyeceğini kestiremedim. Ama kahve teklif ettiğinde içimden hafifçe gülümsedim.
“Ben artık kendi kahvemi kendim alıyorum, Kerem. Ama yanında oturabilirsin.”
İçimden geçen şuydu:
“Belki... bu sefer, beni gerçekten dinlersin.
Ve ben seni yeniden kırmaktan korkmam.
Çünkü bu sefer, seni yaralayacak yerim yok.
O yarayı yıllar önce sen açtın, ben ameliyatla kapattım.”
Ama kalbim hâlâ onunla göz göze geldiğimde küçük küçük titriyordu nefesim yerli yersiz.
“Sen hâlâ aynı adamsın, Kerem.
Ama ben...
Aynı kadın mıyım?”
Tam o anda lobide çalan şarkı:
Emir can iğrekten:
Giyindim, hazırlandım
Aynı yer, aynı masa
Anlatacak çok şeyim
Birikti sana
Yıllar sonra burada
İki dost bir arada
Anlatacak çok şeyim birikmişti sana
Nerdesin, nerdesin?
Bir işin çıktı kesin
Bekledim, bekledim yoksun
Arada bi hafif yel esiyor
Sesine de benziyor
Özlüyor ya insan tabi
~~~~~
Kerem’in İç Sesi:
> Bu kız… baş belası. Ama gözleri... gözleri Karacadağ’ın sabah sisi gibi. Ne zaman onunla karşılaşsam, gülümsememle savunma yapıyorum aslında. Çünkü içimde bir şeyler eziliyor. Sahi, ben neden her onu gördüğümde konuşmadan duramıyorum?
Ama yok, olmaz. Askerlikte kural nettir: mesafeni koru. Kalbini kalbini koru. Hele ki bir kızıla... hele ki Ela’ya...Ama Kızıl Ela'm sen kendini benden koru...
Ama bu yol ya öyle ya böyle
Yürünecek seninle
Görürsün başardığım vakit
---
Ela’nın Düşüncesi:
> Bu Teğmen kesinlikle rahat durmuyor. Her lafı şaka, her bakışı oyun. Ama içimde bir şey var… Sanki her dalga geçişinde bir şey gizli. Sanki... kendi kalbini susturmaya çalışıyor gibi.
Aklım değil ama... Kalbim, onun her gelişinde bir an duruyor.
---
KIZIL ve TOPRAK
“Ateşe yazılmış bir aşkın hikâyesi”
Dikenli Başlangıç
Yaz sıcağı Urfa’nın her köşesini kavuruyordu. Toprak kızıl bir örtü gibi serilmişti ovaya, her nefeste ciğerlere dolan kuru hava insanı yormaya yetiyordu. Güneş, gökyüzünün en öfkelendiği yerdeydi sanki. Ama bu kavrulmuş topraklarda, bir aşk, en inatçı nar ağacı gibi kök salmaya hazırlanıyordu.
Ela, henüz tayinle gelen bir acil servis Doktoru. Saçları kızıl-kahverengi arası, gözleri denizin mavisi balın karışımı gibi... Gülüşü yaralıları bile iyileştirecek kadar yumuşaktı ama bakışı, görev anında buz keserdi. Hastane koridorlarında hızıyla yarışabilecek tek şey, damar yolu açarken ellerindeki beceriydi.
Ve sonra Teğmen Kerem...
Boylu poslu, Ela gözleri güneşte neredeyse altına çalan, hafif çatık kaşlarıyla bir anda herkesi susturabilecek bir duruşa sahipti. Ama tanıyanlar bilirdi; bir kere gülümsedi mi, Urfa sıcağı yanında serin kalırdı. Askerlerin gözdesi, timin en hızlısı, ama disipline en çok çekileniydi de...