~ ŞANS VEYAHUTTA KÂBUS ~
Oğlumdan birkaç saattir uzaktım ve bu birkaç saat bile yüreğimi yakmaya, içimdeki huzursuzluğu arttırmaya yetmişti. Bu odadan çıkıp oğlumu aramamak için kendimi öyle bir zor tutuyordum ki, odada volta atıp durarak ve arada pencereden bahçeye bakarak kendimi oyalıyordum.
Son bir, son iki, son… dört, beş dakika daha bekleyeyim diye diye kendimi kandırmaya bir son verip duşa girdim ve bir güzel duşumu almış, temiz giysilerimi giymiş vaziyette banyodan çıktım. Hayat Hanım hâlâ da oğlumu getirmemişti.
Dayanamadım.
Oğlum olmadan bu boğucu odada bir saniye daha kalamayacağımı kanaat getirerek odadan çıktım.
Odadan çıkarken kapıyı ardımdan sessizce kapattım ve kimseler var mı diye etrafıma bakına bakına sessiz adımlarla geniş holden geçip büyük, ana salona doğru ilerledim.
Aşağı kata inmek için merdivenleri ineceğim sırada "Bu saçmalık!" diye Arslan'ın kükremsi kulaklarımı doldurdu, yerimde donup kaldım. O normalde bu saatlerde mâlikaneye uğramazdı. O hâlde ne diye evdeydi? Üstüne üstlük ne diye bu denli öfkeyle bağırıyordu ki? Yoksa…
Aklıma üşüşen binlerce kötü ihtimallerle, merdivenlerin hemen yanı başındaki büyük kolona omzumu dayayarak aşağıda ne olup bittiğine bakmaya başladım. Tanımadığım ve daha önce hiç görmediğim bir kadın kanepede oturmuş gözyaşı dökerken, Arslan ile Hayat Hanım ayaktaydılar.
Oğlum nerdeydi?
◇◇◇
Beynim algını tamamen kaybetmiş durumdaydı. Ne bir hareket edebiliyor ne bir tek kelime edebiliyordum. Hayat Hanım, bunu bana nasıl yapar? Kendimi geçtim, bir anneye bunu nasıl yapar? Nasıl olur da bana ait olan bir evladı başka birine aitmiş gibi gösterir? Sırf oğlu, yeğeniyle evlenmeye mecbur kalsın diye bir evladı nasıl annesinden ayırır?
"Kılıç..." diyen Arslan'la kendime gelirken dolmuş gözlerimden bir damla yaş firar edip özgürlüğüne kavuşmuştu. Kılıç ve Umut birbirine çok tersti; biri umudu vaad ederken bir diğeri ölümü vaad ediyordu. Ne hakla? Ne hakla oğluma isim koyardı?
Ben oğluma Umut diye seslenirken o, oğlumun adını Kılıç koymuştu.
Buna izin veremezdim, oğlumun üstünde hiçbir hakkı bulunmayan bu acımasız pisliğin oğlumu oğlu olarak görmesine ve sevmesine izin veremezdim. Üstelik Hayat Hanım'ın haince planına sessiz kalmayacak ve oğlumu bu canilerin elinde oyuncak etmeyecektim.
El kadar oğlumu bu canilerin elinde oyuncak edeceğime ölüme bile razıydım. Arslan benden öğreneceği gerçeklerle beni öldürecekse öldürsündü, umurumda değildi. Sadece ne olursa olsun biricik oğlumu ellerinde heba etmeyecektim.
İçimde kaynayan öfkeyle aşağıya ineceğim sırada arkadan ağzıma kapatılan küçük bir bez parçasıyla gözlerim ardına kadar açıldı, daha ne olduğunu anlamazken beni hapsine almış kişinin kolları arasında umutsuzca debelenmeye başladım. Fakat doğumdan ötürü daha bir düşmüş iradem ardımdaki kişinin gücüne yetmedi, böylece sonunda nefessizlikten dayanamayıp derin bir nefes aldım.
Ve bilincim yavaş yavaş kapanmaya başladı.
◇◇◇
Yüzüme damlatılan su damlacıklarıyla kaşlarımı çattım, sanki çok uzaklardan bebeğimin ağlayışları kulaklarımı dolduruyordu. "Kalk Allah'ın cezası, kalk! Torunumu emzir!" diye beni dürterek çimdikleyen Hayat Hanım'ın sert sesi bebeğimin ağlayışlarına karıştı.
Bilincim çok ağırdı.
İçimi yakan oğlumun ağlayışlarına yüreğim daha fazla dayanamadı, bu yüzden ağırlaşmış göz kapaklarımı yavaş yavaş açtım ve böylece başımda dikilen Hayat Hanım'ı ve simsiyah tavanı gördüm. İçimi karartan tavana bakılırsa cehennemin başladığı odadaydım. Beni ne diye bu cehenneme kapattılar?
Kısa bir an kendime gelmeye çalıştım, sonra "Oğlum…" diye fısıldadım. "Umut…" derken kendimi dikleştirmeye çalıştım, tam o esnada kalkmama yardım etmek için görüş açıma giren Mehtap Hanım sayesinde -tecavüz edildiğim yatakta- kendimi dikleştirdim.
Hayat Hanım, tanımadığım kadının kucağından oğlumu alarak kucağıma verdi. "Kılıç'ı emzir." diye sanki hiçbir şey olmamış gibi emir verdiğinde neye uğradığımı şaşırdım. Nasıl olur da hiçbir şey olmamış gibi vurdumduymaz davranırdı?
"Neden?" diye hayal kırıklığıyla fısıldadım. "Bana bu ihaneti neden yaptınız? Oysa söz vermiştiniz…” Umut etmiştim ben, kurtulacağım diye umut etmiştim. Gerçi tecavüzcü bir pisliğin annesine ne diye güvenmişsem? Bu olanların hepsi benim aptallığım yüzündendi.
Bir anda kolumu sertçe kavradı. "Boş boş patavatsızlık edeceğine torunumu emzir!" diye tıslayarak kolumu ittirircesine bıraktı. "Ayrıca her ne olduysa seni ilgilendirmiyor!"
Ne demek beni ilgilendirmiyor? Oğlumu benden koparmaya niyetliler ama bana dedikleri şey...
Tam ağzımı açıp itiraz edecekken "Kılıç'ı emzir! Açlıktan geberecek yoksa," diyerek itirazımı ağzıma tıktı.
Sırf bu canilerin inadına oğlumu emzirmek vardı… ama oğlumu aç bırakmaya gönlüm razı gelmediği için göğsümü sütyenden kurtarıp oğlumu emzirmeye başladım, böylece nefes kesen ağlayışları yavaş yavaş yerini iç çekişlere bıraktı.
"Benden bu ay yüklü bir avans alacaksın, keza sen olmasaydın bu kaltak yüzünden planımız suya düşecekti." diye Mehtap Hanım'a hitaben konuşan Hayat Hanım'la, hayal kırıklığı içerisinde Mehtap Hanım'a baktım. Beni o mu bayıltmıştı? Hiç beklemezdim.
Ne diye şaşırıyorum ki? Keza bu cehennemden farksız dünyada kimseye güven olmazdı.
Yine aptallığıma yenik düştüm, gerçi aptallığım kimine göre saflıktı ama bu bana göre aptallıktan başka bir şey değildi.
"Ne yaparsanız yapın oğlumu sizin gibi canilerin eline vermem!" diye Hayat Hanım'ın gözlerinin içine baka baka tısladım ve sonra nefret dolu bakışlarımı tanımadığım kadına çevirdim. "Sen ne pislik bir kadınsın! Sırf o piçle evlenebil diye nasıl bu cani kadının planlarına uyup beni oğlumdan edersin? Hiç mi vicdan, hiç mi utanma yok sende?"
"En azından senin gibi başkalarının kocalarını ayartmıyorum." diye kibirli kibirli konuşmasıyla iğrenç bir varlıkmış gibi ona baktım. "Üstüne o yetmezmiş gibi bir de bana âşık olan sevgilimin altına yattın, kaltak!" diye gerçeklere tahammül edemiyormuş gibi tısladı.
"Bilip bilmeden konuşma!" Sesimin güçlü çıktığına umut ediyordum ama zayıf ve titrekçe çıkmıştı. Her an gözyaşlarıma boğulup ağlayacak bir hâlim vardı. Zira artık bu iftiralara ve yalan yanlış çıkarımlara dayanamıyordum.
Karşımdaki kadın canımı yaktığı için "Madem o pislik sana âşık, ne diye seninle evlensin diye oğlumu oyunlarına alet ediyorsun?" dedim canını yakmak istercesine. "Kıyamam… yoksa bana âşık diye kendini mi kandırıyorsun?" diye alayla eklememle suratıma tokadını basmıştı. Belli ki sözlerim kanına dokundu.
Oh olsun.
Sözlerimin ağırlığından olsa gerek karşımda sinirden titrerken, Hayat Hanım yeğenini sakinleştirmek istercesine kadının kolunu sıvazladı. "Birkaç güne kalmaz sonu elimden olacak, onun için kendini boşuna üzme birtanem." demesiyle şok ve korku dolu benliğimle Hayat Hanım'a baktım. Beni öldürecekler miydi?
Hayat Hanım, "Şimdi izin ver oğlunu emzirsin." dedi ve Mehtap Hanım'a dönerek "Sen de bir an önce sağlıklı bir süt anne bul!" diye tısladı, ardından yeğeninin elinden tutarak odayı terk etti.
Ben daha öldürüleceğimin şokunu üstümden atamazken, kendim bizzat doğurduğum oğlum sanki o kadının oğluymuş gibi konuşması beni daha bir şoka uğratmıştı.
Ben neyin içindeydim böyle Allah'ım?
Yalvarırım kâbus olsun.
Mehtap Hanım da odadan çıkıp kapıyı ardından kapatırken kendime irkilerek geldim, tam o sırada kapının kilit sesi kulaklarımı doldurdu.
Şoktaydım.
Tüm bu yaşananlar beni büyük bir şoka sürüklemişti.
Kimden yardım isteyecektim şimdi? Kime gidecektim?
Yaşananların acısıyla hıçkırmamak ve bağırıp çağırmamak için acıyla alt dudağımı dişledim. Oğlumu korkutmak istemiyordum, zaten daha demin o pislik kadın bana tokat attı diye korkmuş ve ağlamaya başlamıştı. Hem zaten isyan edip bağırıp çağırsamda sesim kimseye gitmezdi ki. İşte bu yüzden beni bu odaya kapatmışlardı.
Kaçabilmem için ne bir balkon vardı ne de sesimi duyurabileceğim bir an.
"Seni kimselere vermeyeceğim, oğlum." diye gözyaşları içerisinde fısıldarken sütümü emen oğlumun şakağına küçük bir öpücük kondurdum. "Seni o canilerin eline asla bırakmayacağım." dedikten sonra daha fazla dayanamayıp hıçkırıklarıma boğuldum.
Kendimi kandırmaktan bıkmıştım artık. Bu cehennemden kurtulmam zordu. Öyle bir zordu ki, daha önce bu tutsaklıktan kurtulmak için kaç kez kaçtığımı hatırlamıyorum. Bir de üstüne her kaçma planım hüsranla sonuçlanıyordu.
Ne yapacağım, Allah'ım? Bir yol göster… yalvarırım bir yol göster. Oğlumun hatırı için bir yol…
◇◇◇
Dün geceden beri oğlumla bu karanlık odada kapana kısılmıştım, sadece arada bir Hayat Hanım yanıma uğruyor ve oğlumu benden alıp birkaç saat sonra emzirmem için geri getiriyordu.
"Ne olur bana bu vicdansızlığı yapmayın! Ne olur…" diye gözyaşları içerisinde kapıya vururken acıyla haykırdım. Kapının dibine çökmüş, vicdansızlara yalvarıyordum. "Peygamber aşkına yapmayın. Beni evladımdan ayırmayın, ne olur."
Oğlumu benden aldıklarından beri kapının önünde o canilere durmadan yalvarıyordum, belki biri vicdana gelirde beni burdan kurtarır diye. Ama tüm yalvarış ve yakarışlarım nafile bir çabaydı. Gücüm kalmamıştı artık. Haykırmaya, kapıya yumruklarımı sıralamaya gücüm kalmamıştı.
Elim pes edercesine kucağıma düşerken, kâbus olmasını çok istediğim tüm olanları kabullenircesine başımı eğdim. Elimden bir şey gelmiyordu artık.
Bu vicdansızlara gücüm yetmiyordu.
Kısa bir süre sonra oğlumun ağlayışları kulaklarımı doldurunca, bebeğimi bana getirdiklerini anlamam uzun sürmedi.
Acıkmıştı benim oğlum, çok acıkmıştı.
Kapının kilit sesiyle çömeldiğim yerden hemen ayaklandım ve kucağında oğlumla içeriye giren Hayat Hanım'ın kucağından oğlumu çekip alarak onu bağrıma basıp öpüp koklamaya başladım. "Geçti oğlum, geçti. Annen burda…"
"Süt anneyi bulduk,” dediğinde kendimi kötü hissederek oğlumu öpüp koklamayı bıraktım ve ona baktım. “Son saatlerini torunumla iyi geçir, çünkü nikâhtan sonra işin bitecek."
Ne kadar da rahat konuşuyordu? Bir insan katletmek onun için o kadar kolay mıydı? Allah korkusu hiç mi yoktu o’nda?
"Vicdanınız yok, onu en acı şekilde öğrendim. Ama Allah korkunuz olsun bari…" Ölümden korkmuyordum, oğlum bu canilerin elinde heba olacak diye ve oğlumdan ayrı düşeceğim diye korkuyordum.
"Senin orospuluğun yüzünden kızım intihar etti be!" diye acıyla birlikte sinirle tısladıktan sonra "Ne korkusundan ne vicdanından bahsediyorsun!?" diye bağırdı.
Başımı iki yana doğru sallarken "Yemin ederim bildiğiniz gibi değil." diye isyan edercesine konuştum. "Ne olur beni bir dinleyin," diye acizce yalvardım. Acizce diyordum çünkü ne dersem diyeyim bana inanmayacağını bildiğim hâlde yalvarıyordum.
"Boş palavraları bırakta son saatlerini oğlunla iyi geçir!" diye tısladı ve kapıyı ardından sertçe kapatıp kapıyı kilitledi.
Sanırım sonum gelmişti.
Yüreğimde derin, kapanılmayacak bir kırgınlık oluşmuş hâlde kucağımda ağlayan oğlumla ölü bir varlık gibi yer yatağına doğru adımladım. Oğlum açlıktan ağlarken onu emziremedim, zira yaşadıklarımın ağırlığı yüzünden oğlumu emzirmeye mecalim yoktu. Yaşayan ölüden bir farkım yoktu.
Yer yatağında oturmuş, belki bir umut biri gelirde beni kuratrır diye dalgın bakışlarımla öylece kapıya bakıyordum. Neticede Allah'tan umut kesilmezdi. Oğlum ise açlıktan ağlaya ağlaya kucağımda uyuyakalmıştı. Emziremedim, buna mecalim yoktu çünkü.
Bu anda değildim.
Beklemediğim bir anda kapı sessizce açıldı, Hayat Hanım içeriye girecek zannettim ama içeriye Ebe Hanım girdi. "Şehla, hadi kuzum kalk." dedi Ebe Hanım üzerime doğru gelirken.
Yanıma varınca belimden kavrayarak beni ayağa kaldırdı ve elindeki büyük hırkayı sırtımdan dolayıp önüme getirdi. "Kaç Şehla… çalışanlar dahi herkes akşam yemeğinde, şimdi kaçmanın tam zamanı." Ne yani? Kurtulacak mıydım?
Hâlâ da kendimde değilken elindeki zarfı elime tutuşturdu. "Bunlar Hayat Hanım'ın bana verdiği avans paralar, bu paralarla kaç!" dediğinde yeni yeni kendime geliyordum.
Kurtulacaktım.
Oysa buradan kurtulacağıma dair umudum tükenmişti.
Kolumdan tuttu ve etrafına bakına bakına beni mâlikanenin arka kapısına doğru sürükledi. Şu an o kadar mutluydum ki, şoktan dolayı mutluluğumu yaşayamıyordum. Sonunda bu cehennemden ebediyen kurtulacaktım. Allah bana ve oğluma merhamet etmişti.
Evin arka kapısından bahçeye çıktığımızda Ebe Hanım, mâlikanenin etrafında nöbet tutan adamlarla duraksadı ve beni büyük kolon duavarın arkasına çekti. Sanırım adamların yemek saatleri için yer değiştirmelerini bekliyordu.
Adamların çoğu, yemeklerini birden yemek yerine birkaç gruba ayrılıyorlardı. Bir grup yemeğini yedikten sonra nöbet için diğer gruplarla yer değiştiriyorlarken, ben bu değişimden az faydalanmadım. Her nöbet değişimlerinden faydalanarak çok kaçmıştım ama ne yazık ki her seferinde başarısız olmuştum. Ama bu defa ne olursa olsun başarmak zorundaydım, en azından oğlum için.
Nöbet değişimine birkaç dakika kala Ebe Hanım bana döndü. "Ne yapacağını biliyor musun?”
Başımı salladım sadece.
Zamanında az kaçmamıştım.
Ormandan çıkıp ana yola girdiğim gibi bir taksiye binecek ve doğrudan otogara gidecektim.
Acı acı gülümseyen Ebe Hanım'la, gözlerimden mutluluktan yaşlar akmaya başladı. "Allah sizden razı olsun! Hakkınızı ödeyemem…" diye titreyen sesimle mırıldandım.
"Oğluna iyi bak, o zaman hakkımı ödemiş olursun."
◇◇◇
Yağan yağmura inat bağrıma bastığım bebeğimle koşuyordum.
Ormanlıktan çıkmama az kalmıştı, etraf zifiri karanlık olsa dahi ilerideki çevre yolundan geçen arabaların sesi kulaklarıma ulaşıyor ve farlarını görebiliyordum.
Hele bir ormandan çıkayım, ilk işim bir araba bulup durdurmak olacaktı.
Ayaklarıma batan taşlar ve altında sırılsıklam olduğum şiddetli yağmura inat sonunda çevre yoluna vardım ve biraz nefeslenerek etrafa bakındım. Umarım bir an önce araba gelirde bu cehennemden kurtulurdum ama maalesef ki bu çevre yolunda arabalar çok nadir geçerdi. Yapacak bir şey yok, eğer araba gelmese mecbur yürüyecektim çünkü bu yağan yağmurun altında daha fazla kalamazdım.
Kısa ama bana uzun gelen bir bekleyişin ardından yürümeye karar verdiğimde üst üste birkaç tane arabanın geldiğini gördüm. Belli ki bu gece şansım yaver gidiyordu.
Biri almasa bir diğeri muhakkak alırdı.
İçimdeki mutluluğa engel olamayıp gitgide bana yaklaşan arabaya doğru yürüdüm ve geçip gitmesin diye tam arabanın önünde durdum. "Lütfen durun, lütfen." diye bağırdım, böylece araba acı bir frenle durdu. Aslında arabanın önünü kestiğim için durmuştu, bağırdığım için değil. Zira bu fırtınalı yağmurda sesimin şoföre gitmesi imkânsızdı.
Öndeki arabanın ardından gelenler bile durunca kaşlarımı çattım. Hepsi ne diye durdu ki? Bir diğer şeritten geçebilirlerdi. Belli ki bugün gerçekten de en şanslı günümdeydim. Bugünkü şansıma içten içe şükrederken kısa bir süre sonra önünü kestiğim arabadan çıkan kişiyle, şanslı günümde olmadığımı acı bir şekilde öğrendim.
Hiçbir zaman şans yüzüme gülmedi ki bugün gülsün.
Ne acı ki her günüm kâbusumdu, tıpkı şimdiki gibi.