~ OĞLUM ~
Kör kütük sarhoş olsam dahi kardeşim gibi gördüğüm Yıldız'ı altıma alacak biri değildim ama lânet olsun ki DNA sonuçları bunu göstermiyordu.
Kendime anlamsız bir şekilde yakın hissettiğim bebeğin benden olmadığına adım kadar emindim ama bizzat kendim test ettiğim sonuçlar, o veledin benden olduğunu haykırıyordu.
O velet bendendi, inkar edemem.
DNA sonuçlarına rağmen annem ile Yıldız'ın bir işler çevirdiğini içten içe hissedebiliyorum. Acaba o bebeği, altıma aldığım ve hamile bıraktığım başka bir kadından mı almışlardı? Ama en son altıma aldığım kişi Şehla'ydı. Ve ona ilaç içirdiğime göre bu imkânsızdı.
Belki de kör kütük sarhoşluğumdan ötürü doğru düşünemediğim için Yıldız'ı bir ihtimal altıma almış olabilirdim, neticede Şehla'ya tecevüz etmek gibi bir niyetim yoktu ama o lânet olası gece de öfkeden ve kanıma karışmış alkolden dolayı aklım başımda olmadığı için onu altımda hırpalamıştım. Ve gece sefasını sürdüğüm zevkin sabahında kendime gelirken köpek gibi içten içe pişman olmuş ama gururuma yediremediğim için pişmanlığımı Şehla'ya göstermemiştim, aksine onu daha bir kırıp parçalamıştım.
Pişmanım.
Dün gece kendi içimde Yıldız'la evlenmeye köpek gibi mecburum diyordum ama sanırım bu evliliği gerçekleştirmeyecektim. Çünkü o kahrolasıca velet tamamen şans eseri olmuştu, üstelik Yıldız'ı bacım gibi görüyordum, yani onu nikâhıma almam imkânsızdı.
Annem bu gece aile arasında nikâhın kıyılmasını, birkaç gün sonra da büyük bir düğün olmasını istiyordu. Ama bunların hiçbiri olmayacaktı; ne düğün olacaktı ne nikâh. Yine de her şeye rağmen oğlumu kabullenecek ve ona en iyi şekilde babalık yapacaktım.
O benim oğlumdu; Kılıç.
Kimden olduğu önemli değildi.
Sağanak yağmurda, aklımda kol gezen düşüncelerle çevre yolundan hızla geçereken ben daha ne olduğunu anlamadan önüme çıkan kişiyle son anda frene bastım.
Ne sikim oluyor, lan!
Bir dakika, bu düşmanlarım tarafından kurulmuş bir komplo olabilirdi.
Önümü bir anda kesen kişiyle neye uğradığımı şaşırmış, gözlerimi şüpheyle kısmıştım. Far ışıklarının izin verdiği kadarıyla karşımdakine dikkatle bakmaya başlarken soğuktan yaprak misali titrediğini ve kucağında ne olduğu hakkında hiçbir fikrimin olmadığı şeye sıkı sıkıya sarındığını gördüm. Üzerindeki hırkayla onu iyice sarmalamıştı; bu yüzden o şeyin ne olduğu hakkında hiçbir fikrim yoktu. Kucağındaki bomba mıydı?
Siktir! Kızı canlı bomba niyetine mi kullanmışlardı?
Genç kıza bunu yaptıkları için içimden küfürler savururken, gözlerimi tekrar ona çevirdim. Islak, uzun saçları yüzüne yapışmıştı ve başını biraz eğdiği için kim olduğunu çıkaramıyordum. Fakat bir anda, yerdeki bakışlarını kaldırıp bulunduğum şoför koltuğuna dikmesiyle ürkek mavi gözlerle karşılaştım.
Şehla…
♧ŞEHLA♧
Arabanın camları siyah filmle kaplı olduğundan dolayı içindeki kişiyi göremiyordum. Ama kısa bir süre sonra içinden çıkan kişiyle gözlerim ardına kadar açılırken, nefesim kesildi.
Arslan...
Onu beklemiyordum.
Şaşkınlığım yüzüme olduğu gibi yansırken, bir süre öylece donakalmış hâlde karşımdaki kişinin gerçekten Arslan olduğunu sindirmeye çalıştım. O ise gözlerini şüpheyle kısmış, bir gözlerim bir kucağımdaki bebeğim arasında mekik dokumaya başlamıştı. Bu keskin ve sorgulayıcı bakışları karşısında korkuyla yutkundum.
Bebeğimi öğrenecekti.
İçimde kabaran korkuyla bebeğimi daha sıkı kendime çektiğimde, gözlerimi ondan ayırmadan yavaşça geriye doğru bir adım attım.
Benim ilk hareketimle birlikte, Arslan arkasındaki arabalara bir işaret verdi. Ve işte o an arkamı dönüp koşmaya başladım ama daha birkaç adım bile atamadan, gecenin en koyu tonunda parlayan arabalar etrafımı sardı ve içlerinden hızla Arslan’ın adamları indi.
"Bana dön, Şehla." Arslan’ın derin ve tok sesi tam arkamdan geldiğinde, bu defa soğuktan değil, korkudan titremeye başladım.
Ne yapacaktım şimdi? Ona gerçekleri anlatsam... bebeğimi benden koparır mıydı? Ya da daha kötüsü, onu öldürür müydü? Bilmiyorum, zaten artık kaçacak yerimde yoktu; kapana kısılmıştım. Gerçi nereye kadar kaçabilirdim ki? En iyisi yüzleşmekti.
Kucağımdaki bebeğimle ona dönerken bakışlarım yerdeydi; ayaklarına bakıyordum. Acaba beni bırakması için ona yalvarsam mı? İçten içe bu hâime histerikçe gülümsedim, zira şimdiye kadar yalvarıp yakardım da ne oldu? Koca bir hiç.
Birden, ondan hiç beklenilmeyecek bir naziklikle çenemi kavrayıp kendisine bakmamı sağlarken, titreyen bakışlarım onun o tanıdık, buz gibi bakan gözleriyle buluştu. “Biliyor musun, kaçman iyi oldu." diye dudaklarının kenarında beliren belli belirsiz bir gülümsemeyle fısıldadığında, kaşlarımı istemsizce çattım.
Ne demek istiyordu?
Yoksa beni özgür mü bırakacaktı?
"Keza sen kaçmasaydın ben seni sokağa atacaktım." dedi, derin ve anlamlandıramadığım boğuk bir sesle. Gerçekten bırakacak mıydı? Yoksa beni mi deniyordu?
Çenemi bıraktı ve gözlerimdeki keskin bakışlarını kucağıma indirdi, işte o an kendimi daha bir korkmaktan alıkoyamadım. "Mâlikanemden kaçmadan önce ne çaldın?" dediği vakit keskin bakışları tekrar gözlerimi buldu. "Para mı, yoksa yine çikolata mı?" diye alaycı bir tebessümle sırıtarak sorduğunda, mutfakta gizliden aldığım çikolataları unutmadığını anlamıştım.
O kadar mı gözüne batmıştı, çikolatadan bir parça yemem?
"Bb-ben... hırsız değilim." diye istemsizce mırıldandım sadece.
"Onun için mi başkasının kocasını çaldın?" diye acımasızca konuştuğunda, içimde birikmiş tüm acılarımı semaya haykırmak istedim. Ben ne hırsızdım ne de başkasının kocasını çalan o kişiydim. Suçsuzdum ben, büyük bir iftiraya uğrayan suçsuz.
Bir süre boyunca gözlerime baktı.
Derin harelerimde ne gördü bilmiyorum ama bir anda bakışlarını kaçırdı ve keskin bakışlarını yeniden kucağıma indirdi. "Bu kucağında tuttuğun şey, çikolata ya da para olamayacak kadar büyük..." diye sonda şüpheyle mırıldandığında tekrar gözlerime baktı. "Ne çaldın? Annemin mücevherlerini mi?" Elini bebeğime uzatacağı anda hemen bir adım geri çekildim. Bu hareketim kaşlarını çatmasına neden olurken "Ne saklıyorsun benden?" diye sert, aynı zamanda şüphe dolu sesiyle sordu.
"Hiçbir şey çalmadım," diye panikle hızla konuşurken kendimden emindim. Ama buna rağmen bana hâlâ da şüpheyle bakıyordu. "Elimde sadece kıyafetlerim var. Şimdi izin ver, gideyim," dedim ve gitmek için ardıma döndüm. Zaten beni sokağa atacaktı, yani gitmeme izin vermesi gerekiyordu.
Ben daha birkaç adım bile atamadan Arslan aniden önümde belirdi ve kucağımda taşıdığım oğlumu benden acımasızca çekip aldı, böylece oğlumun çığlıkları sağanak yağmurun sesine karıştı. Her şey öyle hızlı gelişmişti ki, olduğum yerde öylece donup kaldım. Beynim, bir an olup biteni algılamayı reddetti.
Oğlumu alacaktı.
Biricik oğlumu benden koparacaktı.
"Anlamayacağımı mı sandın, seni kaltak!" diye bağırmadan önce oğlumu en yakın adamı olan Haydar abinin kucağına verdi. Kollarımı kavrayarak cılız bedenimi pençeleri arasında sarstığı an ise "O aklından ne geçiyordu, ha? Sana yaşattıklarımın acısını oğlumdan mı çıkaracaktın?" diye kükredi. Gür sesi, sağanak yağmurun gürültüsüne inat kulaklarımı çınlamıştı.
Gözyaşlarım yağmura eşlik ederken, başımı yavaşça iki yana salladım. Ama o, beni sertçe itip yere savurdu. "Toparlanın, gidiyoruz," diyerek adamlarına emir verdi ve arkasını dönüp gitmeye yeltendi.
Oğlum... Benden oğlumu alacaktı.
O daha küçüktü.
Henüz bir bebekti.
Onun bana... annesine ihtiyacı vardı.
İçimde büyüyen öfkeyle ayağa kalkarken "O benim oğlum!" diye gücümün yettiğince haykırdım. "Onu ben doğurdum! O benim oğlum, kimsenin değil!"
Bu saatten sonra ne olacaksa olsundu. Yeter ki oğlumu benden koparmasınlar.
♧ARSLAN♧
İşte bunu bekliyordum. Gerçekleri itiraf etmesini… Tam da bu yüzden damarına basmıştım.
Şehla'nın kucağında fark ettiğim oğlumla, onu bilerek konuşmaya tutmuş ve konudan konuya atlamıştım. Niyetinin ne olduğunu, daha doğrusu annem ile Şehla arasında neler geçmiş olabileceğini düşünedurdum. Tabii annemle Yıldız'ın arkamdan ne gibi işler çevirdiğini de anlamaya çalışıyordum. Zira başından beri o ikisinden şüpheleniyordum.
Neyi anlamaya çalışıyordum ki?
Her şey gün gibi ortaydı.
Şehla bana döndüğü anda battaniyeye sarılmış hâlde, elini emen oğlumu fark ettiğimde ilk başta neye uğradığımı şaşırdım ama sonra bütün taşlar yavaş yavaş yerine oturdu.
İçten içe sırıttım.
Oğlum Şehla'dandı.
Bunu hissedebiliyordum; gerekse Şehla'nın korkusundan gerekse bebeği kimselere vermek istemiyormuşcasına bağrına basmasından anlamıştım. Anlayamadığım tek bir şey vardı: İlaçlara rağmen.... Bu bebek nasıl doğmuştu?
Şehla ilaç içmişti, hem de iki tane. O hâlde bu bebek nasıl can bulmuştu? Belki de ilaçları içmiş gibi yaptı, bilemiyorum.
Ona tüm bunların hesabını elbette soracaktım.
Tüm gerçekleri yalnızca Şehla’dan öğrenebilirdim; ilacı gerçekten içip içmediğini, bu bebeği bunca zaman nasıl sakladığını, annemle arasında neler geçtiğini ve daha birçok şey.
Şehla’nın acı dolu haykırışıyla adımlarım durdu, ardıma dönüp ona baktım. Yağmurun altında sırılsıklam olmuş hâliyle tam karşımdaydı; mavi gözlerinde, bana karşı tutuşan saf öfkeyle bana bakıyordu.
"Oğlumu bana verin!" diye itiraz kabul etmeyeceğini beyan eden cılız sesiyle bağırırken, karşımda korkusuzca dikilmesine hayran kalmıştım.
"Adamına söyle, oğlumu bana versin; çünkü o senin oğlun değil!" diye ufak tefek hâliyle, küçük hokka burnunu dikmiş vaziyette tısladı. Ne kadar komik göründüğünün farkında mıydı acaba?
Normal bir günde olsaydık, bu hâline kahkahalarla gülerdim.
"Benim mi değil mi, göstereceğim sana. Yürü!" derken kolundan sıkıca kavradım ve onu peşimden sürükleyerek arabama yöneldim.
Oğlumu bunca zaman neden benden sakladığının hesabını soracak ve aklımdaki planı sırf annem ile Yıldız'ın inadına işleve dökecektim. Çünkü annemle Yıldız’ın o an ki oluşacak surat ifadeleri her şeye değerdi.
Beni aptal yerine koymak neymiş, gösterecektim onlara.
♧ŞEHLA♧
"Bırak beni, bırak!" diye pençeleri arasında debelenirken, kolumu sımsıkı kavramış elini kendimden uzaklaştırmaya çalışıyor, kaslı koluna yumruklarımı indiriyordum. Ama onun gücü karşısında benimkisi cılız kalıyordu.
"Hayvan herif, bırak beni!" diye bağırdım ama nafileydi, zira tüm direnişlerime rağmen beni hiç zorlanmadan arabanın ön koltuğuna yerleştirmişti bile.
Sinirle ona döndüğümde “Seninle gelmek istemiyorum!" dedim gözlerine öfkeyle bakarken. "Oğlumu ver de gideyim, ne olur..." diye bu defa yalvardım.
Bana ve oğluma ne yapacağını bilmemek yüreğimi korkuyla dolduruyordu. Beni nereye götüreceğini bilmemekse bu korkuyu ikiye katlıyordu. Beni ölüme mi götürecekti, yoksa anasının önüne mi atacaktı?
Beni kaale almayıp tam kapıyı suratıma kapatacağı sırada, son bir umutla yalvardım: "Bari oğlumu ver, ne olur... Sabahtan beri aç." Oğlumdan uzak kalamazdım, bu bana acı veriyordu. Üstelik ağlayışları yüreğimi parçalıyordu ve şu an açlıktan ağlıyordu. Allah bilir, açlıktan ne kadar acı çekmiştir...
"Haydar, Kılıç’ı getir." dediğinde, Haydar abi daha demin kendi arabasına yerleştirdiği oğlumu tekrar kucağına aldı ve bize yaklaşarak oğlumu Arslan’a verdi. Arslan ise kucağında ağlayan oğlumu sessizce bana uzattı ve ardından kapıyı kapattı.
Arslan sürücü koltuğunda yerini aldıktan kısa bir süre sonra arabayı çalıştırdı, ben ise içimdeki korkuya rağmen oğlumla ilgilendim.
"Geçti annem, geçti..." diye oğlumu sakinleştirmek istercesine kucağımda sallıyor, o yumuşacık saçlarını okşayıp duruyordum. Yüreğimi yakan ağlayışları diner diye yapmadığım bir şey yoktu.
Yaklaşık beş dakikadır yoldaydık ve oğlum bir an bile susmamıştı. Emzirmem gerekiyordu ama bu cani herifin yanında bunu yapmaya niyetim yoktu. Fakat bu gidişle... sanırım başka çarem yoktu.
"Beni nereye götürüyorsun?" diye sinirle tısladım, arabayı kullanan adi pisliğe. Normalde korkumdan böyle sert konuşmazdım ama oğlumun ağlaması yüreğimi parçalıyordu. Öyle ki... gözüm hiçbir şey görmüyordu artık, korkum dâhil.
Cevap vermeye tenezzül etmediği için "Bari gideceğimiz yere ne kadar kaldı, onu söyle!" dedim. Yine tek kelime etmediğinde başka çaremin kalmadığını anlamıştım. Emzirmek zorundaydım, yoksa Allah korusun ağlamaktan nefesi kesilecekti.
Sırtımı ona dönerek elbisemin düğmelerini çözdüm, sütyenimi indirip oğlumu emzirmeye başladım ve böylece ağlayışları iç çekişlere dönüşerek rahat bir nefes aldı.
İşte şimdi biraz rahatladım.
"Umut’um benim, oğlum..." diye istemsizce mırıldanırken, sütümü huzurla emen biricik oğlumun şakağına küçük buseler konduruyotdum.
"Umut değil, Kılıç."