~ GÜN YÜZÜNE ÇIKANLAR ~
Altı yıldır ailemden uzak, bir başıma yaşıyordum.
Babamla olan anlaşmazlıklarımız yüzünden doğup büyüdüğüm şehirden uzaktım.
Babamın fabrika zincirleri vardı ve benden de tıpkı abim gibi o işi yapmamı isiyordu fakat ben, kendime çoktan bir yol seçmiştim ama babam bunu bir türlü kabullenmek istemiyordu. İşte bu yüzden zamanla o şehirden ve Karâslan mâlikanesinden uzaklaşmıştım.
İllegal işlerle uğraş içerisinde olduğum için bu yoldan geri dönmem imkânsızdı, ki zaten geri dönmek isteyen de yoktu. İşin ucunda ölüm vardı ve ben işim her ne kadar tehlikeli olsa da işimi seviyordum. Üstelik mafya örgütünün lideri olmam beni işime daha bir bağlıyor ve heyecanlandırıyordu.
Tehlike içinde olmak ve o tehlikeyi yönetmek hoşuma gidiyordu.
"Neden inat ediyorsun?" diye isyan edercesine konuşan annemle, içimden sabır diledim. Uzun bir zamandan sonra yine Antalya'ya dönmem için beni ikna etmeye gelmişti. Buna ne zaman bir son verecekti bilmiyorum ama bir son vermesi gerekiyordu, aksi takdirde Rusya'ya göç edecektim.
"İllegal işini baban da kabullendi artık." derken elimi tutmuştu. Babamın kabul etmediğini içten içe biliyor ve hiçbir zaman kabul etmeyeceğini de biliyordum. Aslında annem de illegal işlerle uğraş içerisinde olmamı içten içe istemiyordu ama beni üzmek istemediği için sessiz kalıyordu.
Ailemin işmi öğrendiği o ilk zamanlar babam bana demediğini bırakmamış ve hatta evlatlıktan reddetme raddesine gelmişti, annem ise babam kadar olmasa da işime baya bir karşıydı ama zamanla babam kadar üstüme gelmeyip anlayış göstermişti.
Annem hâlâ da beni yatıştırmak istercesine elimi okşarken "Anne kimi kandırıyorsun?" diye bezmişcesine söylendim ve elimi annemin elinden çekip kurtardım. Beni her dediğine itaat eden küçük bir oğlan çocuğu gibi görmesi ve beni ikna edebileceğini sanması hoşuma gitmiyordu.
"Babanı ikna ettim diyorum." diye dönmem için beni isyan edercesine celallendi. "Lütfen dön artık! Bu dağ başında bir başına olman beni üzüyor." -kısa bir sessizlikten sonra- "Başına bir iş gelecek diye korkuyorum." diye az önceki ses tonuna nazaran hüzünle mırıldandı.
Ailemden ve şu an yaşadığım şehirden baya bir uzakta yaşadığım için bana karşı endişe duyması gayet normaldi, neticede illegal işlerle uğraşıyor ve düşmanlarım tarafından her an saldırıya uğrayabilme ihtimalim olabiliyordu. Ve bu gayet normaldi, yani annemin endişe duyması gereksizdi. Çünkü bu işte para ve gücü yöneten bendim.
Kurduğum örgütün baş lideriydim.
Kimse kolay kolay bana kumpas kurmaya cesaret edemezdi.
"Beni zorlama anne!” diye kesin bir dille konuşurken yemek masasından kalktım ve salonun küçük bir köşesinde bulunan bara doğru yol aldım. "Mâlikaneye dönüp babamın söylenmelerini hiç çekemem."
"Konuştum diyorum oğlum." derken peşimden geliyordu. "Sana hiçbir şekilde karışmayacak artık." dediğinde bardan kendime bir bardak viski doldurdum.
"Sana inanamıyorum anne! Uzun bir zaman sonra bunun için geldiğine inanamıyorum!" derken alkolün tadını çıkaramadan viski bardağını masanın üzerine sertçe bırakmıştım. Annemin inat etmesi beni boğuyordu. "Özlemini gidermeye değil de beni ikna etmeye geldiysen boşuna geldin!" dedim ve bardaktaki alkolü es geçip masadaki alkol şişesini elime alarak çalışma odama doğru yol aldım.
"Şehla kim, oğlum?" diye ısrarlarına bir son verip bambaşka bir şey sorduğunda merdivenlerin başında adımlarım duraksadı.
Şehla'yı gördüğüne şaşırmamıştım, aksine bunu ne zaman soracak diye merak etmiştim ama anlaşılan daha fazla dayanamayıp Şehla'nın kim olduğunu sormuştu. Ama Şehla'yı neden eve geldiğim gibi değil de şimdi sorduğunu anlamamıştım. Belki de ilk benden duymak istediği için konuyu hemen açmamıştır.
Annemin sorusunu cevapsız bırakıp yukarı kata çıkmak yerine anneme dönerek "O rehin anne. Ona yaklaşma." diye gayet rahat bir tavırla onu cevapladım, ardından ardıma dönüp üst kata çıkacağım sırada "Ayrıca eve dönmem için ısrar etmeye devam edeceksen bir an önce bu evi terk et." diye kesin bir dille konuştum ve üst kata çıktım.
Şehla'yı neden rehin tuttuğumu sormaması hoşuma gitmişti, gerçi annemin sormamasının nedeni cesaret edememesi ve bana inanmıyor oluşuydu. Bana olan güvenini kötü işlere bulaşıyorum diye sekiz yıl önce kaybetmişti, fakat bu benim umurumda bile değildi.
Annemin merakı içini kemireceğini bildiğimden, nedenini bana soramasa da Şehla'ya soracağından adım kadar emindim. Ama Şehla'nın buna cevap verebileceğini zannetmiyorum. Sonuçta nasıl diyebilir ki ‘kızının kocasını kendime ayarttım’ diye? Annemin elinde kalırdı.
Şimdiye kadar Şehla'yı bu mâlikaneden defetmem ya da öldürmem gerekiyordu ama onu uçurumun kenarından alıp evimde esir tutmuştum, tabii her gün yerleri silmek ve sadece günde iki öğün yemek yemek kaydıyla. Fakat bu nereye kadar devam edecekti ki? En kısa sürede işini halletsem iyi olacaktı ama ondan önce bu tutsaklıkta biraz daha acı çekmesi fena olmazdı.
Kimi kandırıyordum ki?
Yüreğimin derinlerindeki bir yanım suçsuz olduğunu haykırdığı için ölüm gününü uzatıyor ve kendisini bir sekilde suçsuz ilan etmesi adına ona zaman tanıyordum. Eğer gerçekten de suçsuzsa belki bir gün suçsuz olduğunu ispat eder diye bekliyordum zira bu kadarını hak ediyordu çünkü ırzına geçmiş ve ona acımadan sahip olmuştum.
Alçaklığıma karşın kendimi kınıyor ve pişmandım.
Her ne kadar o gecenin pişmanlığını içten içe yaşasam da bir nevi kendimi suçlu bulmuyordum çünkü o gece kör kütük sarhoştum, yani o durumda doğru ve yanlışı ayırt etmem neredeyse imkânsızdı. Ama buna rağmen neden böyle bir his içerisinde olduğumu bilmiyorum, belki de ilk kez tecavüze teşebbüs ettiğim içindir.
Peki ya eğer Şehla bunu hak etmemişse?
Hayır!
Hayır kesinlikle Şehla hak etmişti ve suçluydu, zira suçlu olduğunu haykıran yanım daha ağır basıyordu. Her ne kadar kendisini o derin uçuruma teslim etmeye kalkışsa da en büyük suçlu oydu.
*GEÇMİŞ*
Kendimi aşağılık hissetmem normal miydi? Şehla'yı kan revan içinde kapının önüne koyduğum için ve acımadan ırzına geçtiğim için pişmanlık duymam peki? O ürkek dolu bakışlar neden insanın içine oturacak şekilde masum bakmak zorundaydı ki?
Kendi içimdeki pişmanlığa rağmen bu şekilde düşünmem kesinlikle yanlıştı çünkü her ne kadar gözleri masum olduğunu haykırsa da gerçekler ve kanıtlar bunu göstermiyordu. O sadece masum görünümlü bir fahişeydi, hepsi bu.
Şehla'yı kapının önüne koymamın ardından yaklaşık bir yarım saatin geçmesiyle oturduğum yerden ayaklandım ve Şehla'nın peşine takılıp onu takip etmeye başladım. Tek temennim Şehla'nın o piçi aramış olmasıydı. Ve bu yüzden belki arar diye adamlarımı her ihtimale karşı önceden her bir noktaya salmıştım fakat Şehla'yı ben takip edecektim.
Kıyafetlerini yerden topladığım esnada o fark etmeden cebine koyduğum takip cihazı sayesinde nerede olduğunu kolaylıkla bulabileceğim için telefonu açtım ve bulunduğu konuma doğru ilerledim. Konum bir uçurumun kenarını gösteriyordu.
Arabayla bir beş dakika içerisinde konumun gösterdiği yere gelirken Şehla'yı uçurumun kenarında görmemle şüpheyle kaşlarımı çattım. Bu fahişe aptal ne yapıyordu böyle? Kendini o uçurumdan aşağıya atmayı düşünmüyordu, değil mi?
Tam olarak amacının ne olduğunu anlamadığım için arabayı fark etmeyeceği şekilde ağaçlıkların altına park edip arabadan indim ve o fark etmeden arkadan ona yaklaşmaya başladım.
"Ben bunların hiçbirini hak etmediğim hâlde bunları bana reva gördün Allah'ım." Ağzında gevelediği sözleri şiddetli yağmur ve rüzgardan dolayı anlamıyordum. "İntihar edeceğim diye beni cezalandırma." diye yine ağzının içinde bir şeyler geveledi ve kendini uçurma teslim edeceği an kolumu hemen beline dolayıp onu kendime çektim.
"Ne yaptığını sanıyorsun sen!?" Öyle bir bağırmıştım ki, sesim uçurumda yankılanmıştı. "Âşığını ne diye aramadın!? Gelip seni alsaydı ya!" O puşt herifi aramak yerine intihara kalkışması sinirimi bozmuştu.
"Bırak beni, bırak!" diye kollarımın arasında debelenirken haykırmaya başladı. "Yaşamak istemiyorum, bırak!"
Kollarından sıkıca kavrayıp bana bakmasını sağlarken "Neden?" diye bağırdım. "Yoksa o piç seni almaya gelmedi diye mi, haa?" Ürkek gözleriyle ıslak ıslak bana bakıyor, şiddetli rüzgardan dolayı uzun saçları uçuşuyordu. Sırılsıklam olmuş hâliyle öyle yorgun ve öyle bitap bakıyordu ki bana.
Bir an ona acıdım.
"Artık kirlendin, seni istemiyorum mu dedi?" dedim fısıltıyla. "Başkasının artığını istemiyorum mu dedi?" Ona acıdığım hâlde sözlerimi canını yakmak istercesine sarf ediyordum ama bu sözlerim ona işlemiş gibi görünmüyordu.
Acaba aramadı mı?
"O boktan amcığını ona değil de bana açtın diye mi gelmedi?" Ağır sözlerimle kollarını benden kurtardığı gibi tokatı suratıma geçirmesiyle çenem kaskatı kesilirken ellerim öfkeden sıkı birer yumruk hâlini almıştı. İki bacak arasını kendi isteğiyle açmadığı için tokadı suratıma bastığına adım kadar emindim.
Bana tokat atmasından çok, suratıma en büyük tecavüzcüymüşüm gibi bakması gururuma dokunduğu için kolundan sertçe kavradım ve haykırışlarına kulak asmayıp onu peşimden sürükledim. O Suat denen piç kurusu elime düşmeden, Şehla özgür kalmayacak ve elimde tutsak kalacaktı.
◇◇◇
Şehla'nın, Suat denen piçi arayacağını zannetmem tamamen aptallıktı.
Şehla'nın aracılığıyla olmasa bile neyse ki orospu çocuğunun nefesi beş ay önce kesilmişti yoksa Şehla'nın benden daha çok çekeceği vardı. Ama o piç geberip gittiği hâlde hâlâ da Şehla'yı bırakmamış olmam ne kadar doğruydu? Ya da onu öldürmek istemem?
♧ŞEHLA♧
Arslan'ın annesine hiçbir şey dememiş, sadece bebeğin Arslan'dan olmadığını dile getirmiş ve kim olduğumu oğlunuza sorun diyerek salondan hemen ayrılmıştım. Bebeğin Arslan'dan olduğunu söylememiştim çünkü Arslan, bebeğin kendisinden olduğunu annesinden öğrenirse bebeğimi acımadan öldürürdü.
Umarım Hayat Hanım hamile olduğumla ilgili oğluna tek kelime etmezdi, zira eğer ederse Arslan her şeyi anlardı.
Bulunduğum odanın kapısı sessizce açılırken ani bir refleksle uzandığım yer yatağından kendimi dikleştirdim ve gelen kişiye baktım, gelen kişi Arslan'ın annesiydi ve bana hiç iyi bakmıyordu. Acaba gerçekleri öğrenmiş olabilir miydi?
Kapıyı ardınan kapatıp içeriye girdi ve geceleri sadece sokak lambalarının aydınlattığı odaya kısa bir göz gezdirerek yanıma doğru adımladı, ben ise oturduğum yerden hemen ayaklandım. Bu odada, geceleri bahçeden gelen sokak lambalarından başka bir ışık kaynağım yoktu. O beni karanlığına da mahkum etmişti.
Bir süre beni anlamak istercesine öylece suratıma baktı. "Oğlum bana her şeyi anlattı, Şehla." demesiyle neye uğradığımı şaşırdım, bunu beklemiyordum. Arslan'ın bana dokunduğunu da ögremiş olmalıydı, bu da demek oluyor ki çocuğun kimden olduğunu biliyordu.
"Neden bebeğin babası hakkında yalan söyledin?" diye azarlarcasına konuştuğunda hamile olduğumu Arslan'a söylemiş mi diye emin olmaya çalıyordum. Ben düşüne dururken "Bebeğin babası oğlum, değil mi?" diye bir anda karnıma dokunup sorunca ne cevap vereceğimi bilmiyordum.
Yanlış bir şey demekten, kendimi bilmeden ele vermekten korkuyordum ama Hayat Hanım'ın sorusuna bakılırsa korkmama gerek yok gibiydi zira Arslan hiçbir şey bilmiyordu ve ben kendimi yalanlarla bir şekilde kurtarabilirdim. Arslan'ın bilmediğinden emindim çünkü Hayat Hanım bu bebeğin Arslan'dan olup olmadığından emin değildi ve bu yüzden hamile olduğumu Arslan'a söylememişti. Eğer hamile olduğumu söylemiş olsaydı, o değil de Arslan gelirdi bu odaya. Ve işte o zaman kıyamet kopardı.
"Bb-bu doğru değil." diye yalan attım. "Oğlunuz ırzıma geçince ben zaten hamileydim." dememle sanki ilk kez duymuş gibi ela gözleri irice açılmıştı. Arslan bunu annesine söylememiş miydi? Ne aptalım! Kim annesine der ki birine tecavüz ettim diye?
Ne denli aptal olduğumu sözlerimle belli ederken aptallığıma lânet okuyordum. Salak gibi başıma iş açmış, yetmezmiş gibi Arslan'ı ele vermiştim. Aslında söylediklerim doğruydu ama annesi bana inanmazdı. Hem hangi anne buna inanmak isterdi ki?
"Ne dedin sen?" diye inanamıyorcasına fısıldarken bakışlarımı kaçırdım. "Oğlum öyle biri değil, Şehla. Ne dediğine dikkat et!" derken sesi kendinden emin ve sert çıkmıştı. Belli ki Arslan, tecavüz ettim demek yerine ikimiz de istedik demişti.
Ben ne dersem diyeyim bana inanmayacak ve gerçekleri kabullenmeyecekti.
Acaba damadı Suat'a fahişelik yaptığıma dair söylenen yalanlara inanmış mıdır? Gerçi bunu Arslan dediyse ne diye inanmasın ki? Sonuçta oğluna inanmak varken bir yabancıya ne diye inansın?
Bir anlık korkuyla "Bb-benim hiçbir suçum yok." diye titreyen sesimle konuşurken gözlerimden yaşların akmasına engel olamadım. "Kızınızın kocası bana gerçektende takıntılı biriydi. Lütfen inanın bana," derken acıyla hıçkırdım. İnanılmamak bana acı veriyordu.
Şu an kendimi inandırmak yerine bebeğimi düşünmem gerektiği için bir anda yere diz çöktüm ve ayaklarına kapandım. "Lütfen hamile olduğumdan oğlunuza bahsetmeyin. Bebeğimi öldürecek o." diye acizce yalvardım. "Lütfen bana ve bebeğime merhamet edin." dediğimde hıçkırıklarıma boğulmuştum.
Bana ve bebeğime merhamet etsin istiyordum.
Bu acınacak hâlime acısın ve beni oğlu Arslan'ın acı tutsaklığından kurtarsın istiyordum.
Kadının ayaklarına kapanmış vaziyette hıçkırıklara boğulurken "Yy-yemin ederim ki kızınızın intihar etmesine ben sebep olmadım." diye kendimi inandırmaya çalıştım. Bana inansın ki beni ve bebeğimi burdan kurtarabilsin.
Ayaklarına kapanmış ağlarken, kadın öylece ayakta dikilmiş vaziyette ne bir kelime ediyordu ne de herhangi bir harekette bulunuyordu. Bir şeyler düşündüğü kesindi ama ne düşündüğü hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Belki de beni ve doğmamış bebeğimi buradan nasıl kurtaracağını düşünüyordur.
Aklımdaki ihtimelle içimdeki umut tomurcukları yavaş yavaş yeşermeye başlamıştı.
Sonunda bu tutsaklıktan kurtulacak ve bebeğime iyi bir hayat sunabilecektim.
Kısa bir süre sonra bir anda benim gibi diz çökerek beni kendisinden uzaklaştırdı. "Bebeğin gerçek babası hakkında bana tekrar yalan söylersen, oğluma hamile olduğundan bahsederim." diye tüm ciddiyetle konuşurken bebeğin bir başkasından olduğunu inanmadığını anlamıştım. İyi de neden? Acaba yalan attığımı çok mu belli ediyordum?
"Söyle Şehla, bebeğin babası kim?" diye sordu son kez sormak istercesine. Eğer tekrar yalan atacak olursam hamile olduğumu hemen Arslan'a yetiştirir gibi bir hâli vardı. Ama bebeğin gerçek babasının kim olduğunu söylersem ya yine gidip Arslan'a derse? O zaman ne yapacaktım?
İçimdeki karmaşayı, korkumu anlamış olacak ki "Söz veriyorum oğluma hiçbir şey demeyeceğim, yeter ki bebeğin gerçek babasının kim olduğunu söyle." dedi beni kendisine inandırmak istercesine. Sanırım ona inanmaktan başka çarem yoktu.
Gergince yutkundum ve sonumun ne olacağını bilmeden "Oğlunuz…" diye içim yana yana fısıldadım. "Bebeğimin babası oğlunuz Arslan."