BÖLÜM 13: KADERİN OYUNU

2117 Kelimeler
~ KADERİN OYUNU ~ Gözyaşlarımın akmasından çok, içim kan ağlıyordu; kan gölüydü. Tüm bu asılsız suçlamlar ve daha niceleri neden benim başıma gelmek zorundaydı? Kime ne kötülüğüm dokundu da bu acılar beni buluyordu? Arslan’ın yaşattığı cehennem azabı yetmiyormuş gibi, bir de evlenmek istemesi ruhumu paramparça ediyordu; bedenimi diri diri toprağa gömüyordu. Kimseler ne duyuyor ne de el uzatıyordu. Göğüs ucumu bırakan oğlumla birlikte daldığım düşüncelerden sıyrıldım ve kucağımda uyuyakalan yavruma hüzün dolu bakışlarla baktım. Nasıl olur da biricik oğlumu o canilere verirdim? Veremezdim ki... veremezdim. Ama evlenemezdim de. Zaten yeterince zor olan hayatımı, daha da karartamazdım. Umut’u yatağın ortasına, yastıkların arasına usulca yerleştirdim ve uzun uzun seyrettim onu. Onu bırakmaya gönlüm asla razı değildi ama… ama başka çarem de yoktu. Eğer Arslan’la evlenirsem, o cehennemden bir daha kurtulmamın mümkünatı yoktu. Her gün tacize... tecavüze uğrardım. Hayır... Hayır, bunu istemiyorum. Oğlumun küçücük elini öpüp koklarken “Özür dilerim annem, özür dilerim…” diye hıçkırıklara boğuldum. Bu nasıl bir acıydı Allah’ım, nasıl bir imtihandı bu? Bu el kadar çocuğa, ne ara delirircesine bağlandım? Son bir kez… evet, son kez celladıma yalvaracaktım. Gerekirse ayaklarına kapanacak, işlemediğim suçlar için af dileyecektim. Yeter ki beni ve biricik oğlumu cehennemine mahkûm etmesindi. Gözyaşlarımı elimin tersiyle silerek ayağa kalktım, yatağın üzerindeki nikâh defterini elime aldım ve odadan çıktığımda, Arslan'ı bulabilme umuduyla etrafa göz gezdirdim. Suitten çıkmadığını biliyordum; çünkü dış kapının açıldığını gösteren hiçbir ses ulaşmamıştı kulaklarıma. Temkinli adımlarla salona yöneldim ve onu geniş camın önünde, sırtı bana dönük vaziyette sigara içerken gördüğümde adımlarım bir an için duraksadı. Korkuyordum. Ama şimdi korkmanın sırası değildi ki. Oğlum için güçlü olmalıydım. Boğazımda düğümlenen korkuyu yutarcasına derin bir nefes aldım ve onunla aramızda birkaç adımlık mesafe kalacak şekilde ona yaklaştım. Ne söyleyeceğimi düşünürken, varlığımı hissetmiş olacak ki derin bir sesle "İmzaladın mı?” diye sordu. Cevap vermedim, daha doğru veremedim. Sessizliğimle birlikte bana döndü ve dudaklarının arasından zehirli sigara dumanları süzülürken, elimde sıkı sıkıya tuttuğum nikâh defterine baktı. "Sakın… imzalamadım deme,” diye ürkütücü bir fısıltıyla konuştuğunda, deftere kilitlenmiş keskin bakışları bir anda gözlerimi buldu. Öylesine derinden bakıyordu ki, ürpermemek elde değildi. İçimdeki büyük korkuya, delicesine atan kalbime inat "Arslan, lütfen..." diye isyan edercesine fısıldadım. “Lütfen izin ver oğlumla gideyim,” dedim ani bir cesaretle. “Yemin ederim, bir daha karşına çıkmam… yemin ederim.” derken gözlerimi gözlerine dikmiştim, yalvarırcasına. Beni ve oğlumu bırakması için... buna ihtiyacım vardı. Özgürlüğe ihtiyacım vardı. Bu tutsaklık boğuyordu beni; nefesimi, ruhumu kesiyordu. Gözlerimin derinliklerinde kaybolurken, bir süre öylece sessiz kaldı. Bir an kabul edecek sandım, bir an özgür olacağım sandım ama “Ve ben de gitmene izin vereceğim… öyle mi?” diyerek içimi yakmış, alaylı sözleriyle beni gerçekliğe döndürmüştü. Arslan, beni öylece bırakacak biri değildi ki. Ne diye umut etmiştim? Kaşlarını derinden çatarken “Taşak işi mi bu?” dedi ve hemen ardından elindeki sigara izmaritini sertçe kül tablasına bastırarak söndürdü. Sertleşen çehresi, diretmeme tahammülünün kalmadığını açıkça gösteriyordu. Ama hoşuna gitse de gitmese de, umurumda değildi. Katilimle evlenmeye niyetim yoktu. Kül tablasındaki derin bakışları gözlerime doğru süzülürken "Beni uğraştırma da imzala, Şehla. Yorgunum," diye yorgun bir fısıltıyla mırıldandı. Yorgun olan bendim, o değil. Hayatı zindan olan, gençliği ziyan olan bendim. "Neden benimle evlenmek istiyorsun?" diye sordum titreyen sesimle. Gözyaşlarım yine beni yanlız bırakmamıştı. Ben o zindandan kurtulmak istiyordum, hapsolmak değil. Hiç mi gözlerimdeki yorgunluğu görmüyordu? Hiç mi? "Neden olmayan hayatımı daha da cehenneme çevirmek istiyorsun?" Ben daha ne olduğunu anlayamadan bir anda üstüme geldi ve çenemi sertçe kavrayarak sırtımı en yakın duvara yasladığında öfkeyle donmuş gözleriyle karşılaştım. "O gözlerini oyarım, Şehla. Andım olsun ki o kahpe gözlerini oyarım! Bana öyle bakma!" Ona nasıl bakıyordum ki? ♧ARSLAN♧ Şehla’yı kırıp hırpalamak gibi bir niyetim yoktu ama elimde değildi. Ona her baktığımda kardeşime yaşattıkları, o lânet olası fotoğraflar, kısacası orospuluğu aklıma geliyordu. Ve bu da ona sert davranmama neden oluyordu, gerçi hak ediyordu. Ama işte… şu lânet olası vicdanım susmuyordu; gözleri susmasına izin vermiyordu. İçimi ısıtan, masumiyetle bakan o gözler… bu denli saf bakmak zorundaydı mıydı? Gözleri başından beri sınırlarımı zorluyordu ama bir şekilde vicadanımı susturabiliyordum, artık susturamıyorum. O bakışlar, bir şekilde susturabildiğim vicdanımı artık susturamıyordu. Bir yanım ona acımasızlaşırken, diğer yanım… Pençelerimin arasında titreyen bedeniyle, korku dolu hareleriyle gözlerime bakıyordu. Ben de ona bakıyordum; o iri gözlerine, hafifçe aralanmış dolgun dudaklarına, çehresine… ve daha birçok yerine. Güzeldi. İnsanın aklını başından alacak kadar güzeldi ama bana göre değildi. Çocuktu. Fahişeydi. Katildi! Korkudan olsa gerek, sıklaşan nefeslerinden dolayı hızla inip kalkan göğsüyle sabır diledim. Zira her nefes alışında göğsü, benimkine çarptığı için penceredeki yansıması aklıma geliyordu. Arabadaki son görüntüsü gözlerimin önünden bir film şeridi gibi geçerken derin bir ihtiyaçla yutkundum. Kahretsin! Etkilenmiştim… Bir türlü kabullenmek istemediğim bu can sıkıcı gerçekliği içime sindiremiyor, kendime yediremedikçe içten içe öfkeleniyordum. Bu öfkeyle Şehla’yı ittirircesine bıraktım ve ondan birkaç adım uzaklaştım. “İmzala,” dedim, kesinlikle itiraz istemeyen derin bir sesle. “Kılıç’tan olmak istemiyorsan, imzala.” “Onu ben doğurdum, ben! Duydun mu beni? Ben doğurdum!” diye bir anda var gücüyle bağırmasıyla neye uğradığımı şaşırırken, ne olduğunu anlayamadan üstüme yürüdü ve beni gücü yettiğince göğsümden itti. Beklenmedik bir anda, boşluğuma denk geldiği için birkaç adım geriye doğru sendelediğim esnada “Umut’u benden koparamazsın! Oğlumun üzerinde hiçbir hakkın yok! Onu ben doğurdum!” diye öfkeyle bağırdı. Sinirden titriyordu, gözleri öfke ve acıyla dolmuş, neredeyse kriz geçirecek gibiydi. Öfkesine aldanmayıp “Doğurmasaydın...” diye acımasızca fısıldadım. “Ben mi dedim doğur?” Gözyaşları içinde, öfkeyle dolup taşan o masum gözleri şimdi gözlerime hayal kırıklığı ve… nefretle bakıyordu. Ama onun benden nefret ettiğinden daha çok ben nefret ediyordum ondan. Tiksiniyordum. ♧ŞEHLA♧ Ne kadar da rahat, ne kadar da acımasızca konuşuyordu... Ben de zamanında en az onun kadar bebeğime karşı acımasızdım, onu doğurmak istemediğim için düşmesi adına elimden gelen her şeyi yaptım. Ama şimdi düşünüyorum da, hiçbir zaman elimden gelenin en iyisini yapmadım. Çünkü her adımımda ileriye kadar gitmek yerine korktum ve geri çekilerek şansımı bir sonrakine bıraktım. Nefret ediyordum… O bebekten nefret ediyordum ama… "Bb-bak… istemiyorsun onu," diye fısıldadım. "Eğer isteseydin öyle demezdin." Oğlumu istemediği hâlde benimle evlenmekte ısrarcıydı. Bir şeye inat ediyordu ama neye inat ettiğini bilmiyorum, keza mümkünatı yoktu benimle evlemezdi. Gözlerine yalvarırcasına bakarken "Yalvarırım izin ver oğlumla gideyim, Arslan..." diye fısıldadım onu ikna etmek istercesine. "İstersen ayaklarına kapanırım, yeter ki izin ver." dediğim sırada gururumu bir an bile düşünmeden ayaklarına kapanacakken, birden kollarımdan tutup beni engelledi. "Değil ayaklarıma kapanmak, canını uğruma feda etsen de Kılıç'la hiçbir yere gitmene izin vermem." dedi net bir tavırla. Kararlıydı, oğlumu bana vermemekte… "Ama bir başına gitmek istiyorsan, kapı orda." Acımasız sözlerini dile getirdikten sonra beni kollarımdan ittirdi. "Neden bana bunu yapıyorsun, Arslan? Neden evlenmek istiyorsun?" Gözyaşlarım sicil sicil yanaklarımdan süzülürken zorlukla konuştum. "Sikimin keyfi öyle istiyor! Oldu?" diye hemen sözlerimden sonra bağırdığında, korkuyla irkildim. Ne kadar da iğrenç bir ağzı vardı. Ona iğrenircesine baktım, o da bu yüzden "Anlaşılan imzalamayacaksın!" diye teyit etmek istercesine sordu. Omuz silktim. İmzalamayacaktım. Hayatımın celladıyla asla evlenmeyecektim ama oğlum... "Belli ki sen beni ciddiye almıyorsun, seni sikerkenki gibi!" Bana geçmişi hatırlatan acımasız sözleriyle üzerime geldi ve kolumdan sertçe kavrayarak beni peşinden sürüklemeye başladı. Bir anda kolumdan kavrayıp beni sürüklediği için neye uğradığımı şaşırırken, ilk birkaç saniye öylece kalakaldım. Ama sonra Umut'tan ayrı düşeceğim aklıma dank edince, hıçkırıklara boğularak pençeleri arasında debelenip durdum. Oğlum olmadan hiçbir yere gitmek istemiyordum; gidemezdim. Oğlum daha küçücüktü… "Yalvarırım, bırak beni... Yalvarırım!" diye hıçkırıklarımın arasından yalvarırken, ona direnmek için ayaklarımı yere sabitliyor ve kolumu kavrayan elini itmeye çalışıyordum. Ama nafileydi; o benden katbekat güçlüydü. "Ne olur, oğlumu ver bana... Ne olur!" El kadar oğlumdan ayrı düşeceğim korkusu, beni yiyip bitiriyordu. Süitin dış kapısına geldiğimizde aniden saçlarımdan tuttu, beni önüne çekti ve gözlerime nefretle baktı. "Kılıç'ı unut! Duydun mu beni? Onu unut!" diye vahşice kükrediği sırada, oğlumun ağlayışları kulaklarımı acıyla delip geçti. Umut, işte bir kez daha karşımdaki bu şeytan yüzünden ağlıyordu. Umut’un feryatları yüreğimi dağlarken "Yalvarırım Arslan, yalvarırım... Umut’u bana ver. Onun bana ihti..." diye yalvardığımda, bir anda sözümü kesti: "Kılıç’tan olmak istemiyorsan, imzala!" dedi, kararlı ve acımasız bir sesle. Hayatımı cehenneme çevirmeye yeminliydi. İmzalayıp hayatımı karartmaya meyilli değildim; çünkü tekrar başa sarıp o tutsaklığa hapsolmak istemiyordum. Ve bu yüzden onu reddedecekken, Umut'un ağlayışları daha bir içimi yaktı. Oğlum olmadan yapamazdım. Zaten onun için hayattaydım. Varsın, tekrar o cehennemden farksız tutsaklığa razıydım. Kaderin bana oynadığı oyunun içerisindeydim. Ve ben o oyuna boyun büktüm. Kaderime boyun eğdim. Gözlerimdeki teslimiyeti fark etmiş olacak ki "Akıllandın demek." dedi ve cılız bedenimi salona doğru ittirerek "Şimdi git ve imzala. İki dakikan var," diye ekledi, zaferin verdiği o küştah gururla. Başka çarem yoktu, keza kokusuna doyamadığım biricik oğlumu acımasızca elimden alırdı. Biraz önce elimden düşen nikâh defterine doğru ruhsuz adımlarla ilerledim. Yerden alıp açtım ve hayatımın sonunu getiren o imzayı attım. Oğlum için. Kimse için değil. ◇◇◇ Arslan'ın ailesini daha önce hiç görmemiştim. Ama şu an hepsi, aylarca tutsak edildiğim mâlikanede ve tam karşımdaydılar; abisi, babası, abisinin eşi olduğunu tahmin ettiğim kadın. Bu gece, aile arasında kıyılacak nikâh için gelmişlerdi ama geldikleri niyetle karşılaştıkları manzara birbirinden oldukça farklıydı. Zira Arslan Yıldız'la değil, benimle nikahlanmıştı. Ve bu, her birini dumura uğratmıştı. En çok da Yıldız’ı ve Hayat Hanım’ı… Yaklaşık on beş dakika önce gelmiştik. Ve o zamandan beri Hayat Hanım sinir krizi geçiriyor, Yıldız ise bir köşeye çekilmiş sessizce ağlıyordu. Arslan’ın abisi tek kelime etmemiş, sadece Arslan’a dik dik -bu herif uslanmaz bakışlarıyla- bakıyordu. Karısı olduğunu tahmin ettiğim kadın ise bana acıyarak bakıyordu. Ve bu bakış, kötü hissetmeme sebebiyet veriyordu; acınası... Kucağımda uyuyakalan oğlumla, Arslan’ın arkasına saklanmış bir hâlde her birine çekinerek bakarken, Arslan’ın babası birden öfkeyle "Bunu senden beklemezdim, Hayat! Allah seni bildiği gibi yapsın!" diye yaşlılığın getirdiği o gür ve boğuk sesiyle tısladı. Ardından, bastonuna sıkıca tutundu ve burada bir saniye daha kalmaya tahammülü yokmuşcasına salonu terk etti. Hayat Hanım, kocasının tepkisini umursamadan oturduğu kanepeden öfkeyle kalktı. "Kız kardeşinin katiliyle nasıl evlenirsin?!" diye delirircesine bağırırken, Arslan’ın üzerine gelmişti. "Bu orospuyu derhâl boşayacaksın, derhâl!" Orospu olmadığım hâlde bu şekilde damgalanmak canımı öyle bir yakıyordu ki... Hayat Hanım'ın, öfkeden kıpkırmızı kesilmiş gözleri üzerimdeydi. Buraya gelmeden önce her şeyi Arslan’a anlattığımı bildiğinden, bana olan kini daha bir büyümüştü. Sonuçta hem oğlu hem de ailesi karşısında küçük düşmüştü. Umurumda mıydı? Hayır. "Orospu dediğin kişi benim karım, anne! Ağzından çıkanı kulağın duysun!" Arslan, buraya geldiğimizden beri beni annesi Hayat Hanım'a karşı koruduğu için, onun bu sözlerine şaşırmamıştım. İlk başta bu durum beni şaşırtmıştı, yalan yok. Ama artık şaşırmıyordum. Sonuçta beni değil, kendi itibarını koruyordu. Kendi itibarı uğruna sıralamadığı yalan kalmamıştı. Sözde ben onun sevgilisiydim ve onu eniştesiyle aldattığım için, bu ihanete dayanamayıp beni bu mâlikanede esir tutmuştu. Oysa gerçeğin böyle olmadığını çok sonra öğrenmiş, beni ‘affetmişti.’ Mükemmel bir yalan… Tecavüzcü… üstüne bir de yalancı bir pislikti. İftiraya uğradığım gibi, yine kendi çapımda gerçek olmayan bu yalanları sıraladığında, babasından hayatı boyunca unutamayacağı sert bir tokat yemişti. İşte o an içimin yağları öyle bir erimişti ki… hiçbir kelime bu hissi tarif edemezdi. Hayat Hanım, bir anda oğlu Arslan'ın yakasına yapıştı. “Bu acıyı annene yaşatma, oğlum. Kardeşinin katili…” Arslan, yakasına yapışmış annesini ittirdiği an “O katil değil!” diye bağırarak annesinin sözünü kestiğinde istemsizce irkildim. “Şehla, Aslı'nın intihar etmesine sebep olmadı!” Ailesinin önünde neden bir anda beni suçsuz ilan etmeye kalktığını anlayamıyordum. Pişman olduğu için mi, yoksa ‘kız kardeşimin katiliyle evlenecek adam değilim’ imajını korumak için mi? Aptallığıma güldüm. O pişman olacak bir değildi ki. Arslan'ın beni koruması, Hayat Hanım'ın sabrını sınamış olacak ki "Beni ilgilendirmiyor! Bu orospunun ne olduğu beni zerre ilgilendirmiyor!" diye ondan beklenilmeyecek bir şekilde kükrediği an, kucağımdaki oğlum irkilerek uyanmış ve ağlamaya başlamıştı. Bu caniler yüzünden oğlum habire korku içinde irkiliyor, uyanıp duruyordu. Umut bir gün bunlar yüzünden kalpten gidecek diye korkuyordum artık. Küçük kalbi dayanmaz diye… Önce Arslan, şimdi de annesi! "Senin oyunlarında beni ilgilendirmiyor." Annesinin bu acitasyonlarına inanmıyordu. “Yapma, oğlum… yapma…” diye isyan edercesine yorgunlukla fısıldarken, oğlu Arslan'ın elinden tuttu. Sonra da acımasızca “Kılıç’ı yanımıza alırız.” dedi. Arslan, Yıldız'la evlensin diye beni oğlumdan etmeye kararlıydı. "Ne karımı boşarım ne oğlumu anasız bırakırım." derken sesi karşı taraf için oldukça sinir bozucuydu. "Hayır… bu orospuyu boşayacak ve Yıldız'la evleneceksin! Son sözüm bu, o kadar!" Hayat Hanım, bana sarf ettiği tüm o ağır sözlere rağmen hırsını alamamış olacak ki, kucağımdaki oğlumu hiçe sayarak bana saldırmaya yeltendi. Ama Arslan'ın önüme geçip beni ardına saklamasıyla öylece kalakaldı. “Onu bana oyun oynamadan önce düşünecektin, Hayat Hanım!” diye alaycı sesiyle konuştuğunda, benimle evlenmesinin en büyük nedeninin annesi olduğunu anladım. Annesinin inadına, benim hayatımı mahvetmişti. Ne yani? Bir inat uğruna mı bu cehennemin içine itildim? Ben daha, inat uğruna mahvolan hayatımın şokunu atlatamamışken "İki güne düğünüm var. Annemsin… hazırlıklara başla!" diye bu defa alayla değil de, büyük bir ciddiyetle konuşmasıyla ikinci bir şoka uğradım. Ne olduğunu idrak edemeden kolumdan tuttuğu gibi beni salondan çıkarıp üst kata doğru sürüklemeye başladı. Bedenim onun peşinden gitse de, beynim olduğum yerde donup kalmıştı. Ağzım açık, gözlerim fal taşı gibi… öylece Arslan’a bakıyordum. Ne düğününden bahsediyordu?
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE