Karşımda duran kişi tanıdık biriydi, ama kim olduğunu hatırlayamıyordum. Kalbim yerinden çıkacak gibi atıyor, nefes alamıyorum. Uzun boylu, siyah saçlı ve saçlarıyla tamamen zıt bembeyaz bir teni vardı. Yüzündeki sakallar, sanki bir çocuğun suratına aceleyle yerleştirilmiş gibiydi; komik ve uyumsuz duruyordu. Ama bu yumuşak görüntüsüne rağmen, yüz hatları sertti — keskin ve belirgin. Tıpkı bana yönelttiği bakışlar gibi; içinde söylenmeyen çok şey barındıran, derin ve itici bir sertlik vardı o gözlerde.
Karşısında bu kadar heyecanlanacak ne vardı? Ne oluyordu bana? Kalp krizi mi, panik atak mı geçiriyorum? Daha önce böyle bir şey hissetmemiştim, neler oluyor? Sakinleşmem gerekiyordu, nefes almalıyım. Bana bir adım attığında, ben de geri bir adım attım. Hayır, ondan uzaklaşmam gerekiyordu.
Mantıklı düşünemiyordum, tüm zihnimi işgal ediyordu. Kaçmam gerekiyordu. Daha fazla yaklaşmadan, ileri doğru hızla hareket edip kolunun altından kayarak geçtim ve hızla uzaklaştım.
Sığınağa dönmem gerekiyordu, hava aydınlanmak üzereydi. Kimse yokluğumu fark etmeden içeri girmeliydim. Bir kaç sokak durmadan koştum. Peşimden gelmiyordu zaten kaçtığım kişi de o değildi.
Kapıyı açıp içeri girdiğimde, adeta bir gölge gibi sessizce hareket ediyordum. Ayakkabılarımı elime aldım ve parmak uçlarında yürürken arkamdan boğazını temizler gibi bir öksürük sesi duydum. Arkama döndüğümde, ışık açıldı ve vanceyi ellerini göğsünde bağlamış, duvara yaslanmış şekilde gördüm.
"Nereden geliyorsun yine?" diye sordu.
"Yine" diyor, sanırım bir şeylerden haberdar.
"Hava almaya çıkmıştım," dedim.
Gözlerini devirip bana doğru bir adım daha yaklaştı ve "Hala bana güvenmiyor musun? Neden benden kaçtığını hissediyorum," dedi.
Kalbim hızla çarpmaya devam ediyordu. Onun yakınlığı, kokusu, sesi... Her şey beni alt üst etmişti. Ne yapmalıydım? Ona nasıl güvenebilirdim? Bu karmaşa içinde boğuluyordum. Vancenin gözleri, sanki ruhuma bakıyordu ve bu bakışlar beni daha da tedirgin ediyordu. Bir adım daha geri çekildim. "Hayır, sadece... biraz zamana ihtiyacım var," dedim.
Vance'nin bakışları yumuşadı. "Tamam," dedi sessizce. "Ama unutma, buradayım ve seni bekliyorum."
Vance arkasını dönüp gitmek üzereyken, istemsizce seslendim, "Victor kim?"
Gözlerinden adeta ateş fışkırdığını gördüm. Üstüme atlayıp beni öldürmek ister gibi bakıyordu; bu bakışlardan ürpermedim desem yalan olur. "Sen... " dedi sadece, sonra bir hışımla kapıyı çekip çıktı. Gürültüden herkes ayaklandı. Azra bana yaklaşarak neler olduğunu sordu.
"Bir şey yok, ufak bir tartışma sadece. Dışarı çıktığımı öğrendi," dedim. Neden anlatmak istemediğimi bilemiyordum ama vance böyle tepki verdiyse, bir de Azra'yı çekemezdim.
Vancenin tepkisini, Ekin'i ve geçmişimi düşündüm. Hafızam silinmiş olabilir, ama hislerim ve içgüdülerim hala canlıydı. Victor'un kim olduğunu ve bu işin arkasındaki gerçekleri öğrenmeliydim. Bu sadece benim değil, Ekin'in de hayatını kurtarabilmem için gerekliydi. Vancenin bir şeyler bildiği açıktı, ama ona güvenebilir miydim? Tüm bu soruların cevabını bulmak için daha derine inmeye kararlıydım.
Birkaç saat sonra Vance döndüğünde yüzü gözü kan içindeydi ve karnında derin bir yara vardı. Şok olmuştum, ama kim olsa korkardım.
Yanına yaklaşıp, "İyi misin? Bunu kim yaptı?" diye sordum, ama cevap vermedi. Gözleri öfkeyle doluydu ve acı hissetmiyor gibiydi. Tişörtünü çıkardım. İlk yardım çantasını alıp, herkesi dışarı çıkmaları için sert bir şekilde uyardım. Elime pamuk alıp batikon döktüm ve yarasına bastırdım.
"Dikiş atmam gerekiyor," dedim.
"Ne gerekiyorsa yap," diye cevapladı.
Elime iğneyi alıp onu uyuşturmaya çalıştım, ama pek ilgilenmiyordu. Belki bu acı ona ders olurdu, benden bir şey saklamaması gerektiğini öğrenirdi. İğneyi yapmadan yarayı temizleyip dikmeye başladım. Hafifçe sızlanır gibi oldu, ama içinde büyük bir öfke vardı, pek bir şey hissettiğini sanmıyordum. İşimi bitirip yarasını kapattım. Ellerimi yıkayıp havluyu suratına fırlattım ve odadan çıkmak üzereydim ki kolumu tuttugunda ona doğru döndüm.
"Ne yapıyorsam senin için yapıyorum, seni tekrar kaybetmemek için yapıyorum ve ne gerekiyorsa yapmaya devam edeceğim," dedi.
Sinirliydi ama aynı zamanda korkuyordu; beni kaybetmekten ölesiye korkuyordu. Ben ise hiçbir şey hissetmiyordum, sadece sinirlenmiştim. Kimin patron olduğunu görmesi gerekiyordu. Üzerime uzanan kolundan tutup onu ters çevirip yüzüstü yere attım, sırtına oturdum. Kulağına eğilip fısıldadım, nefesim kulaklarındaydı.
"Bir daha bana böyle davranırsan, o diktiğim yarayı ben açarım. dedim. "Neler olduğunu anlat şimdi, bir daha sormayacağım," dedim, gözlerinin içine bakıyordum ama o gözlerini kaçırıyordu.
"Victor... Victor'un kim olduğunu biliyor musun?" diye sordum, sesi titrek ve endişeliydi.
" Sana ve bize bunları yapan adam," dedi. "Bana gelip Victor dediğinde onunla görüşüp yine seni kandırdığını düşündüm. Çünkü en son ondan kurtulacağını düşündüğünde’ dedi ve durdu. ‘Şimdi Ekin onun elinde."
Sinirle dolmuştum. Demek ki onu gördüğümde hissettiğim şey nefretti. Daha önce kimseden bu kadar nefret etmemiştim. İçimdeki nefret yine büyümeye başladı. Ama artık biliyordum. Kimin peşinden gideceğimi biliyordum. Üstelik kendi ayağıyla gelmişti bana. Artık yüzünü biliyorum, seni tanıyorum.
Ayağa kalkıp bana doğru yaklaştı. Ellerini saçlarımın arasına geçirip ensemi sıkıca tutarak beni kendine çekti. Dudaklarımız sadece birkaç santim uzaklıktaydı. Neredeyse bir yıl olmuştu ve ona karşı hiçbir şey hissetmiyordum, ama gözlerindeki özlemi görebiliyordum. Onu bundan mahrum etmeye hakkım yoktu. Dudaklarını dudaklarıma bastırdı. İçinde biriken özlem patlamaya hazır bir bomba gibiydi. Dudaklarım arasında nefes almakta zorlanıyordum. Bir anda beni kucağına alıp yatağa yürümeye başladı. Beni yatağa yatırıp kendisi de üzerime geldi. Elleri vücudumda dolaşıyor, dokunduğu her yer yanıyordu.Kafamda birden şimşekler çakmaya başladı. Dudakları dudaklarımdan ayrılıp boynuma doğru ilerlerken, içimdeki karmaşık duygularla boğuşuyordum.
Kısık bir sesle "Dur," dedim, ama devam ediyordu.
Elleri tişörtümdeydi ve onu çıkarmaya çalışıyordu. Gözlerimin önüne anlamsız sahneler gelmeye başladı. Tekrar "Dur," dedim ama dinlemedi, göbeğimden aşağı doğru öpmeye devam ediyordu.
O anda kalbim göğsümden fırlayacak gibi hissettim ve aniden "VANCE, DUR!" diye bağırdım. Üzerimden hızla itip duvara çarpmasına sebep oldum. Şaşkınlık ve hayal kırıklığıyla bana bakıyordu.
"İstemiyorum," dedim, sesim titriyordu. "Her şeyi hatırlayana kadar bana yaklaşmanı istemiyorum." Hiçbir şey demeden odadan çıktı.
Bir süre sonra sığınaktan ayrıldığını duydum. İçimde bir şey boşluğa düşmüş gibi oldu. Sessizlik daha yoğun, hava daha ağırdı artık. Yarım saat geçmeden kapı açıldı. Azra ve Ece içeri girdi. Arkalarından Murat ve Mert.
Onlara kısa, sert bir bakış fırlattım; ne düşündüğümü söylememe gerek yoktu. Kalkıp doğruca çalışma alanına geçtim. Kum torbasının karşısına geçip nefes bile almadan yumruklamaya başladım. Düşünmeden, durmadan, sadece içimdeki öfkeyi susturmak için.
Bir süre sonra Ece’nin yaklaştığını fark ettim. Adımlarının tereddüdü hissediliyordu. Yumruklarımı yavaşlattım. Sonra durdum. Kum torbasını kucaklayıp başımı eğdim. Nefesim kesilmişti. Ama asıl sıkışan, içimdeki sessizlikti.
"Yemek hazırladık, aç değil misin?" dedi. Saatlerdir hiçbir şey yememiştim. "Geliyorum," dedim.
Evden hızla çıkıp Aslan'ın ablasının evine gittim. Bu sefer onunla görüşmekte kararlıydım. Eve ulaştığımda elimi kolumu sallayarak içeri girdim. Bir şeyi gizlemenin en iyi yolu göz önünde saklamaktır. Kapının önünde vakit kaybetmeden kartla içeri girdim. İçeride eşyalarını topluyordu.
"Sakin ol,” dedim. Sanki sakinlik bir seçenekmiş gibi.
“Sana gelmedim. Sadece birkaç cevaba ihtiyacım var. Victor nerede? Ve sen… sen onun köpeği misin?”
Gülümsedi. Ama öyle öylesine bir gülümseme değil. Dudağının kıvrımıyla beynimi tokatlayan, aşağılayan, küçümseyen bir gülümseme. Bakışları yüzümde gezinirken ben nefes bile almamaya karar verdim.
Ve işte tam o anda alnının tam ortasında, kırmızı bir nokta parladı. Küçücük bir ışık. Ama o ışığın içinde ölümün nefesi var. Parmak büyüklüğünde cehennem.
“Yere yat!” dememle birlikte dilim dudaklarımın arasından düşmeden o ses patladı. Silah sesi değil, bir hüküm gibiydi. Dünya bir saniyeliğine geri sardı, ben o ışığı ilk gördüğüm âna dönmek istedim ama zaman pişti.