Kurşun geldi, çarptı, geçti, bıraktı. Kafası geriye doğru savruldu. Gülümsemesi suratında asılı kaldı, sanki hâlâ bir şey anlatmak istiyor ama artık ses telleri sessizliğe kilitli.
İçinde bir şey çat diye kırıldı.
Camdan dışarı baktığımda, geçen gece bulunduğum çatıda birinin olduğunu gördüm. Silahı bana doğrultuyordu. Yere yatmamla ateş etmesi bir oldu. Silahımı çıkarıp doğrudan ateş ettim. Çatı katına yakındım. Merdivenlere yönelip çatıya çıktım ve karşı binaya atladım. Ama çoktan gitmişti.
Aşağı baktığımda sokakta koştuğunu gördüm. Hemen binanın yanında bulunan parmaklıklara oradan balkona, sonra yere atladım ve hızla peşinden koşmaya başladım. Amacım onu öldürmek değildi; Ekin'in yerini öğrenmekti.
Sokak lambalarının altında gölgeler gibi kaybolarak ilerliyorduk. Ayak seslerim asfalta çarpıyor, adrenalin damarlarımda pompalıyordu. Bir köşeyi döndüğünde hızımı artırdım, ellerim silahın soğuk metaline sıkıca tutunmuştu. Dar bir sokakta onu sıkıştırdım. Kaçacak yeri kalmamıştı.
"DUR" diye haykırdım. Bakışlarında bir anlık tereddüt gördüm. Bu fırsatı kaçırmayacaktım. Silahımı doğrultarak bir adım daha yaklaştım. Sadece birkaç saniyem vardı, ama bu savaşın sonu daha yeni başlıyordu. Hemen karşımda duruyordu, tetiği çekmemem için hiçbir neden yoktu.
Birden silahını çıkarıp bana doğrulttu ve "EĞİL!" diye bağırdı. Arkamı döndüğümde vance'in Victor'u vurmak üzere olduğunu gördüm.
"Yapma!" dedim. Victor, beni koruyor gibiydi, ama Vancenin bana zarar verebileceğini düşünmüyordum. "Ona anlattın mı, Vance?" diye sordu Victor. "V'ye her şeyi anlattın mı?"
Dönüp Vanceye baktım. "Ne demek oluyor bu?" dedim.
"Viper, hadi gidelim buradan," dedi Vance
"Neler olduğunu hemen anlat," dedim. Yüzüme baktı ve gözlerini devirip derin bir nefes aldı.
"Bu şekilde öğrenmeni istemiyorum. Lütfen gidelim."
“Sana her şeyi anlatacağım. Benimle gel.”
Victor’un sesi bu kadar soğuk ve emin hiç gelmemişti. Bir elinde silah, diğer eli önümde asılı kaldı. Gözlerim Vance’e kaydı: Yalvarır gibi bakıyordu, ama artık duracak vaktim yoktu.
Üç adım attım ve Victor’un uzattığı elini tuttum. Arkadaki arabaya koşarken lastiklerin asfaltı ısırışını duydum. Motor çalıştı; hızla geriye doğru savrulduk, şehir bizimle birlikte geride kalmaya başladı.
Sokak lambalarının solgun ışıkları yanımızdan geçip giderken, arkada patlayan kurşun sesleri katmerleniyor, Vance’in çaresiz çığlıkları gecenin içine karışıyordu. Kalbim göğsümde çarparken, aklımda sayısız soru dönüyordu—ama şimdi durup sormak, kurşunları durdurmazdı.
Bu kaçışın sonunda her şeyi öğrenecektim; kimseye güvenmeden, yalnızca Victor’un sözlerine tutunarak. Çünkü gerçekler su yüzüne çıkana kadar, tek yolum onun yanında kalmaktı.
Şehrin tam göbeğinde, eski küçük dairemden üç sokak ötede, beş katlı bir binanın arka tarafına bakan mütevazı bir eve geldik. Kapısı geçirmeye yüz tutmuş ahşaptı; tek bir tekmeyle savrulacak gibi duruyordu. Victor, cebinden çıkardığı anahtarı kapının kilidine sokup çevirdi, sonra omzuyla itinayla itti. İçeri adım atınca üstümüze loş, güçsüz bir ampul ışığı düştü.
Evin planı basitti: bir oda, bir salon, mutfak salonun bir köşesine açılıyordu ve bir banyo. Ne var ki tüm bu küçücük alan, eski duvarlarına rağmen özenle temizlenmiş, düzenlenmiş gibiydi.
Önce mutfağa yöneldim. Dolap raflarının üzerinde çerçevelenmiş fotoğraflar diziliydi: birkaç kare ve benim eski portrelerim. Hepsine tek tek dokundum, anılar parmak uçlarımda titredi. Victor arkamdan içeri girip deri ceketini çıkardı. Kasım ayı olmasına rağmen, pencere kenarındaki hafif rüzgâr soğuk geçirmiyor; yalnızca içeriye uğuldayarak eski taş duvarları titretiyordu. Victor köşedeki küçük makineden kahve tıkırtılarını duyurarak köpüklü bir fincan hazırladı.
“Sütlü, tek şeker,” dedi; tam sevdiğim gibi. Başımı hafifçe salladım.
Elindeki kahve bardağını uzattı: “Otur istersen.”
Söz etmedim. Bu sessizlik içinde, bir kez daha yalan dolu bir cevap duymayacağıma, tek bir soru sormayacağıma kendimi şartladım.
"Seninle ilk tanıştığımız zamanı hatırlıyor musun? Bendeki de soru tabii hatırlamıyorsun." Gülümsedi
" Kamptaydık. Ben yeni gelmiştim, senin üç yılın olmuştu sanırım. Korkuyordum, çocuktum. Gerçi sen de çocuktun. Ama benden daha deneyimliydin."
“Geldiğim ilk gün, arabadan iner inmez yağmura ve çamurlu toprağa aldırmadan çıplak ayaklarımla kaçabileceğimi sanmak gülünç geliyor şimdi. Ta ki bir başkasının aynı hatayı yapıp ardından hiç tereddüt etmeden vurulup beynine kurşun sıkıldığını görene dek. O an anladım oradan kaçış olmadığını. En zayıf düşen bendim; küçük, korkak bir hedef. Ya hızlıca ölmemi ya da bir an önce öğrenmemi bekledikleri için beni seçmişlerdi çıkardıkları pisliği silip süpürmek için.
O küçük çocuk, benim yaşlarımda, bacaklarından tutup zorla sürüklerken sen belirmiştin yanımda. Öteki bacağından tutup ormanlığa çekmeme yardım etmiştin. İşte o anda, çaresizliğimin ortasında sana âşık olduğumu fark etmiştim.
Beş yıl geçti. Senin gitme vaktin gelmişti. Kendi usulünle vedalaşmak istemiştin, sanırım. “Sevgi zayıflıktır,” demiştin. “Zaafların olmasın, yoksa yenilirsin.” Sanki gözlerindeki o sert bakış, kalbimdeki duyguyu okumuştu.
Sonra sustun. Ne sarıldın, ne vedalaştın, ne öptün sadece gittin dönüp bakmadın bile. Ve sen uzaklaştın.
Senden sonra ben de acımasız olmayı öğrendim. İnsanlar zayıf, ve ezmezsen ezilirsin; acırsan acınacak hale gelirsin. Bunlar hep aklımın bir köşesinde oldu. Üç yıl sonra sonunda benim de gönderecekleri bir görev buldular. Geç öğrenmiyordum, sadece uyumsuz bir çocuktum. Bir süre ülke ülke gezip verdikleri görevleri ustalıkla olmasa bile yerine getirdim."
Gözlerimi kırpmadan onu dinliyordum. Geçmişime dair en ufak bilgi kırıntısına muhtaçtım.
"Nerede olduğunu, kime çalıştığını bilmiyordum ama kader bizi yine bir araya getirdi. Seni son görmemin üzerinden dört yıl geçmişti. Vance denilen adama çalışmaya başlamıştın. O bizim gibi değil, kimsesiz değil. Yurt dışına götürmem gereken bir paketim vardı. Elimde Vance'in adresi, paketi almak için yola koyuldum. Bir gökdelenin bilmem kaçıncı katında beni bekliyordu. Daha doğrusu kapıdaki adamları, ama ben her zaman doğrudan patrona çalışırım. Direkt onun odasına doğru gittim, kapıyı tıklamadan içeri daldım.Vance koltuğunda oturmuş bir şeyler okuyordu. Ağzımı açıp bir kelime bile edemeden üzerime atladın. Hemen şah damarımın üstündeki bıçakla irkildim. "Sakin ol," dedim, "paketi almaya geldim." Bunu söylerken kahkaha attı
" Boğazımı bıraktığında şaşırmıştım. Bu kadar spor ve ağırlık ne işe yarıyordu? Bir kadın nasıl bunu bana yapabilir diye sinirlenmiştim. Dönüp sana baktığımda yine vuruldum. Tam karşımdaydın. Dört yıl sonra yine karşımdaydın. "Viper," dedim. Ama tanımadın beni. Baya değişmiştim. Bıraktığında on beş yaşında bir çocuktum. "Benim, Victor," dedim. Birden boynuma atladın. Bana sarıldın. İlk defa bana sarıldın. Çok değişmiştin, çok şaşırmıştım. Ve ağzından şu güzel cümle çıktı: "Sağ kurtulacağını düşünmüyordum."
Dedi ve tekrar kahkaha attı.
"Eee, bu kadar mı? Sonra ne oldu?"
"Tabii ki bu kadar değil. Paketi bırakıp döndükten sonra sürekli seni görmeye geldim. Hemen hemen her gece birlikte vakit geçirmeye başladık. Ama Vance kıskanmaya başladı; sana aşık olduğunu düşünüyordum. Ama sen patron olduğu için ihtimal vermiyordun. Sonra sen de bana aşık oldun. Ve..."
"Ve... Ekin mi oldu?"
"O şerefsiz sana Ekin'i mi anlattı?" dedi ve sinirle kalkıp elindeki bardağı duvara fırlattı. Öfkeden delirmiş halindeydi. Anlam veremiyordum. Zaten erkeklerin bu anlamsız hareketlerine hiç akıl sır erdiremiyordum.
"Neler oluyor?" dedim.
"Ekin'i... O şerefsiz Ekin'i..."
Sözlerinde bir anlam arıyordum.
"Ekin'i öldürdü ve gelip sana Ekin'i mi anlattı?"