Gözlerimi açtığımda sabah çoktan defolup gitmişti. Odaya sızan ışık, geceyi inkâr etmeye çalışan tembel bir öğleydi. Vance’in kollarındaydım. Kaslı kolları zincir gibiydi; sıkı, sert, sahiplenici. Öyle sarmıştı ki sanki beni bırakırsa ben de dünyadan düşeceğim. Bazen sarılmakla boğmak arasındaki farkı anlamıyordu. Belki de anlamak istemiyordu. Kıpırdandım. Hafifçe gerildim. Sıyrılmaya çalıştım. Ama onun kolları çelik gibi sıkılıyordu. Bir yanım “kalsın böyle” dedi, diğer yanım “boğuluyorsun, çık” diye bağırıyordu. “Vance,” dedim fısıltıyla. Gözlerini araladı. Uykunun yarısı hâlâ göz kapaklarının altına yapışmıştı. Ama dudakları uyandı uyanmasına, çünkü bana değmek için fırsat kolluyordu. Uyanır uyanmaz öpmeye kalktı. “Bir dur lan,” dedim, yanağımı çevirip. Sırıttı. O sırıtışı var ya…

