Lizge’den
Uyumanın nasil bir şey olduğunu unutalı çok olmuştu aslında. Bundan tam dört yıl önce beyin kanaması geçirip felç olan anneme bakmaya başladığımdan beri uyumak gibi bir lüksüm olmamıştı. Hoş ondan önce de okul sevdasına uyku yüzü görmüyordum ya neyse. ...
Düşüncelerime bir son verip sessizce yataktan kalktım... Yandaki divanda yatan anneme baktığımda derin bir iç çektim ve dışarıdaki lavaboya gitmek için odadan çıktım. İhtiyaçlarimi giderip elimi yüzümü yıkarken dünkü yediğim dayağın izlerini gördüm... Yirmi dört yılımın bitmek bilmeyen zulmüydu bu. Sabretmeliydim; annem için, kardeşim için onlar bana muhtaçtı. Ben de onların nefes almasına. Diplomamı elime aldığımda bir şekilde gidecektik buradan... İşte o zaman hayat benim için yeniden başlayacaktı.
Saate baktığımda altı olduğunu gördüm; yürüyerek gitmemek için işçileri taşıyan arabaya yetismeliydim. Bunun için hemen küçük mutfağa geçip iki gözlü ocağa çay suyu koydum. Ardından eskide olsa bizi idare eden dolabı açıp peynir, zeytin çıkardım. Son olarak bahçeden kopardığım domates ve salatalıktan doğradim ve tepsiye dizdim. Gözlerim tahta raftaki vişne reçeline gitsede aklıma dün sabah yediğim tokat geliyordu... Oysaki ne zorluklarla yapmıştım onu. Bir kavanoz reçel için gün boyu komşuya yardım etmiştim annem ve kardeşimin yiyebilmesi için. Ama babam olacak adam bunu bile çok görmüştü bize...
Şimdi o reçelden azıcık koysam yine kıyameti koparır acısını benden çıkarırdı. Gerçi bununla kalsa iyiydi kardeşime sataşmadıktan sonra bir şekilde dayanırdım yıllardır olduğu gibi. Reçele bakıp koca bir iç çektim, azıcık koysam anlarmıydı ki? Bence haberi bile olmazdı, yoksa olur muydu?
Bile bile lades deyip küçük bir tabağa azıcık koydum. O sırada demlenen çaydan bir bardak koyup hemen yattığımız odaya geçtim. Ali'ye baktığımda hala uyuyordu, annem ise her zaman ki gibi çekinerek bana bakıyordu. Anlıyordum onu, hangi anne isterdi evladına muhtaç olmak, sapasağlam yaşamını sürdürürken elden ayaktan düşmek. Oysa evlatlar annelerine muhtaç yaşamazlar mıydı?
"Günaydın annemm." dedim elimdeki tepsiyi kenara bırakarak. Daha sonra annemi oturma pozisyonuna getirip kahvaltısını yaptırmaya başladım. .Güzel kadındı annem, siyah saçlı kahverengi gözlü, ne kadar güzel olsada kaderi güzel değildi işte. Hele ki kardeşimin doğumundan sonra herşey daha berbat olmuştu. Hafifçe gülümseyip gözlerini kaçıran anneme bakıp konuşmaya başladım...
"Bak sultanlara yakışır bir kahvaltı hazırladım sana annemm Hadi kahvaltını yaptirayim artık malum tarlaya yürüyerek gitmemi istemezsin değil mi?” deyip yedirmeye devam ettim.
Kahvaltının sonuna gelmiştim ki arkamdaki dürtülme ile Ali'nin uyandığını anladım. Ali, canım kardeşim down sendromlu olarak dünyaya gelmişti. Temizlik ve simetri hastasıydı diyebilirim onun için. Çok konuşmaz Ama herşeyi anlar ve dinlerdi. .
"Hadi kalk ablacım elini, yüzünü yıka bende annemin altını değiştireceğim." dediğim de çoktan odayı terketmisti bile. Anneme dönüp baktığımda ise kafasını eğmiş elleriyle oynuyordu. Bunun ne demek olduğunu acı bir şekilde öğrenmiştim aslında. Ağlıyordu annem. Yatalak olduğu için değil evladına muhtaç olduğu için, hayat arkadaşı onu bu yolda yalnız yürümeye mahkûm ettiği için...
"Annemm… ağlama kurban olduğum. Şimdi seni tertemiz yapalım hadi bakalim. "
***
Diyarbakır’ın sıcağında tarlada çalışmak cehennem de yanmakla eşdeğerdi sanırım. Neyseki tarlasında çalıştığımız Demir Ağa merhametli biriydi ki çalışanlarına çok iyi bakıyor yani baktırıyordu. Hiç görmemiştim kedisini ama çalışanlar ve etraftan duyduğum kadarıyla iyi biriymiş.
Bir elim fasulye toplarken, bir yandan da bundan sonra ne yapabilirim onu düşünüyordum. Okulum bitmişti. Bir haftaya kalmadan diplomamı da alacaktım. Okul dönemi çok zor geçsede nihayetinde bunu da başarmıştım. Derken acısıyla tatlısıyla dört yılımı geride bırakmış ve inşaat mühendisliği bölümünü derece ile bitirmiştim...
"Lizge… Lizge… kız sağır sultan sana diyorum duymuyor musun beni?" deyip kulağımın dibinde bağıran Fatma’ya baktım. Yine ne saçmalayacak ti acaba...
"Buyur Fatma abla " dedim gıcık olacağını bile bile.
"Ne ablası be senden iki yaş büyüğüm manyağa bak."
"Neyse kısa kes Fatma abla çavuş bakıyor." dedim işçilerin başında bekleyen adamı göstererek.
"Duydun mu ağanın oğlu gelecekmiş bugün tarlaya?"
"Eeee?" dedim konuştuklarına anlam veremeyecek.
"Çok yakışıklıymış öyle duydum... Hani ne bileyim aklını falan çeler o berbat hayattan kurtulursun haa ne dersin?" demişti yamuk bir gülüşle.
"Olurmu öyle şey Fatma abla, sen varken bizi kim ne yapsın?" dedim tiksinti ile. Bu kadından nefret ediyordum. Ardıma bile bakmadan sepetimi alıp diğer sıraya geçtim ve kafamı kaldırmadan öğle molasına gidene kadar toplamaya devam ettim.
Öğle molasında yemeğimi alıp gölge bir yerde rahatça yerken iki tane son model araba durmuştu. Bunlar muhtemelen ağalardı zaten böyle bir arabayla başka kim gelebilirdiki? Yerken kendimden geçtiğim bu güzel yemek sonrası yemeğin yanında verilen buz gibi meyve suyuna baktım. İçip içmemek arasında kaldım. Daha fazla düşünmeye gerek duymadan meyve suyunu şalvarımın cebine koydum... Ali içsin, yüzü gülsün ben içmesem de olurdu.
Olduğum gölgede birazcık daha oturup molanın bitmesini bekledim. Kolumdaki eskimiş saate baktığımda az kalmıştı, bu süreyi de kafamdaki yazmayı sadece gözlerimin görünecegi şekilde bağlayarak geçirdim. Kafama şapka mı geçirip ayağa kalkacağım sırada çalışanların sesini duymuştum.
"Hoşgeldiniz ağam.” Demekki yanılmamıştım. Koskoca Demir Ağa çalışanlarını ziyarete gelmişti. Merakıma yenik düşerek yavaşça kalabalığa doğru ilerledim.
Kadın, erkek kimseyi ayırt etmeden sohbet eden heybetli adama baktım. Bu adam Demir Ağa olmalıydı. Siyahtan griye dönmüş saçları, uzun boyu ve masmavi gözleri ile yıllara meydan okuyan bir tipi vardı. Çalışanlar ile sohbet ederken yüzünden gülümseme hiç eksik olmuyordu. Oysa onun hakkında duyduklarımla pek uyuşmuyor du bu durum derken yanına sarışın güzeller güzeli bir kız gelmiş ve çekinmeden koluna girmişti Demir Ağa’nın. Öyle bir güzelliği vardı ki bu küçük kızın dile bile dökülmüyordu... Kimdi bu kız? Giyimine bakıldığında zengin biri olduğu besbelliydi. Bunları fazla düşünmeden sepetimi alıp kaldığım sıradan toplamaya başladım çünkü daha fazla orda kalıp iç çekemezdim.
***
Eve geldiğimde saat dört buçuktu. Hemen annemin yanına geçip geldiğimi haber verdim ve boş meyve tabaklarini topladım. Hazırladığım tabakları Ali'ye saati geldiğinde vermesi için tembihlemistim. Tepkisiz kaldığında onun evet demek istediğini anlayacak kadar iyi tanıyordum. Sonuç olarakta yedirmişti zaten. Eve geldiğimde temizlik gibi bir derdim yoktu çünkü kardeşim sağolsun temizlik hastasıydı ve yapma dediğim halde evi her geldiğimde tertemiz buluyordum.
Daha fazla oyalanmadan mutfağa geçip hemen çorba yapmaya karar verdim. Belli bir zaman sonra pişen çorbanın altını kapatıp soğuması için bir kâseye koydum. Daha sonra bir tepsiye yufka ekmek, kaşık, limon ve son olarakta su bardağı koymak için tahta rafa uzandığım sırada kenarda duran boş reçel kavanozu gözüme takılmıştı. Ali mi yemişti acaba? Neyse bunu sonra düşünecektim öncelikle annemin karnını doyurmalıydım.
Kısa bir zaman sonra yemek yedirme işlemini bitirmiştim ki içeriye Ali girmişti. Öyle bir bakışı vardı ki insan kızmaya bile kıyamıyordu.
"Ablasinin miniği reçel kavanozunun dibini sen mi gördüm? " dedim gülerek. Aslında Ali çok net olmasada konuşabiliyordu. İşin garip tarafı sadece canı istediğinde konuşurdu. "Evet." dedi ve her zaman ki yerine geçip oturdu. Bunun anlamı konuşma bitmiştir demekti. Bende uzatmadan mutfağa geçtim ve Ali ile kendime sofra hazırladım.
Yer sofrasında oturmuş sessizce yemeğimizi yiyorduk ki kapının açılma sesiyle yediğim ekmek boğazıma dizilmişti. Gelenin kim olduğunu adım gibi biliyordum bilmesine de bilmediğim yanındaki kadının kim olduğuydu.
***
Baran’dan
"Dayı... dayı ... Ya kalksana artık, bak dedem bekliyor, tarlalar gezilecekmiş." diyen Nazlı’yı pataklamamak için kendimi zor tutuyordum.
"Yeter Nazlı… Tamam, anladık papağan gibi aynı şeyi tekrar etme." dedim sinirle.
"Bağırma beee sağır yok karşında it götü yemiş gibi gezmeseydin o kasıntı, kendini beğenmiş Selim amcayla."
"Bana bak nazlı çık odadan." dedim artık dayanamıyordum o cart sesine. Zaten başım ağrıyor du. Bok var gibi sabaha kadar içersem olacağı buydu tabii.
"Seni anneme söyleyeceğim." deyip burun kıvırarak odadan çıkan küçük fareye göz devirdim. Üç günlüğüne yakın arkadaşım Selim ile gelmiştim buraya ve daha ilk günden nefret etmiştim. İnsan doğup büyüdüğü yerden nefret edermiydi? Ediyormuş demek ki. Buraya ne zaman gelsem annemin tenime dövme gibi işlediği acıyla karsilasiyordum. Ne kadar alıştım desemde olmuyordu. Yıllar geçsede üstünden o yara hiç kabuk bağlamiyordu. Aksine ne zaman bir kadın görsem daha çok kanamaya başlıyordu. İhanet… aklımda hep bu kelime dönüyordu. Düşüncelerime bir son verip yataktan kalktığım sırada telefonum çalmıştı. Elime aldığımda bugünlerde takıldığım sarışın bombanın aradığını gördüm.
"Efendim Mine.” dedim sakince.
"Bebeğim. Eve geldim ama yoksun sanırım kapıyı açmadigina göre.” demişti hesap sorar gibi. Anlaşılan bu da çizgiyi aşmak üzereydi.
"Hayırdır, hesap mı soruyorsun bana Mine?" dedim sesimin sert çıkmasına özen göstererek. Tamam yatakta çok iyi olabilir hatta muhteşem olabilir ama bu bana sahip olması anlamına gelmezdi gelemezdi.
“Sen benim sevgilimsin tabii ki soracağım." dediğinde ufak bir kahkaha attım ve konuşmaya başladım.
"Yanlışın var Mine ben senin sevgilin değilim. Sadece seninle yatak partneriyiz. Karşılıklı zevk alışverişi yapıyoruz. Ki bunu en başında belirtmiştim." dedim umursamayarak. Tam bu sırada kapı alacaklı gibi dövülmüş ve Nazlı’nın sesi bir kez daha ortaya çıkmıştı.
"Seni yaşlı moruk kıçını kaldır ve o lanet olası telefonu kapat. Bekle bekle ağaç oldum be burada." diyordu güzeller güzeli yeğeni.
"Kim o kız?"
"Bundan sanane Mine, hem fazla merak iyi değildir." deyip konuşmasına izin vermeden telefonu yüzüne kapadım ve banyoya doğru ilerledim. .
Aradan geçen süre zarfında nihayet tarlalara gelmiştik. Klimanın soğuğundan çıkmamak için biraz daha arabada beklemenin bir zararı olmazdı değil mi? Çalışanlarıyla selamlaşıp muhabbet eden babama bakarken dikkatli bir şekilde Nazlı ve babamı inceleyen kız gözümden kaçmamıştı. Yazmasından ve şapkasından dolayı yüzünü göremesemde fiziğinin mükemmel olduğunu anlayacak kadar tecrübeliydim. Uzun bacakları ve mükemmel orantisiyla tam benlik gibi duruyordu derken tarlaya gitmek için arabanın önünden geçmiş ve benden yana bakmıştı. İçerinin görünmedigini bildiğim için rahatlıkla süzdüm kızı. Yüzüne dair görebildiğim tek şey maviye yakın gözleriydi. Arkasını dönüp gittiğinde gözlerim istemsizce kalçasına kaydı. Derin bir iç çekti, gerçekten fiziği her pozisyona uygundu bu kızın ve taş gibi olduğu belliydi. Ama sonuç olarak yanlış zaman yanlış mekandaydi...