Sensizliğin nasıl başladığını bile unutmuşken sonu görünmeyen bir sen yolundayım şimdi.
Zaman, bizi her bir saniyede ölüme sürükleyen zaman. Onu benden alan, bizi ayıran zaman; her bir harfini söylerken ellerimin titremesine, gözlerimin dolmasına, içimin yanmasına neden olan bu sözlerimi sana haykırıyorum; Geçtiğin her bir saniye canımı yakmıyor mu sanıyorsun, içimde kasırgalar kopmuyor, soğuk rüzgarlar esmiyor mu sanıyorsun?
Hayallerimin yıkılıp yerine anıların inşa edilirken vicdanın hiç mi sızlamadı? Durduramadı mı seni çığlıklarım, yoksa sadece bir fısıltı mıydım kulaklarında? Ona hasret olan, onsuzluğun esir aldığı kalbimde gömülü acılarım. Görmedin mi?
?
Kapıyı çalıp çalmamak arasında git gel yaptıktan sonra kapıyı çalmadan açmaya karar vermiştim.
Bakalım hazırlıklılar mıydı? Değiller miydi? Özel hayata gizlilik falan deyip linç etmeyin beni, tşk öd bb.
Kapıyı çalmamla beraber asker ağzına geleni söylemişti.
"Lan kapısız köyden mi geldiniz?!"
Yattığı koltuktan başını kaldırıp bana bakmasıyla ağzını han kapısı gibi açmıştı.
"Noldu lan kaldın öyle!?" diyebilirdim mesela şuan.
"Hayırdır bacım ne arıyorsun burada?"
Özür dilemedi, bunu bir kenara yazmalıyım.
"Aleyküm selam."
"Selamın aleyküm."
"Aleyküm selam." ne yaşıyorduk lan biz?
"Bacım askeriyede ne aradığını söyleyecek misin?"
Üstümdeki kamuflajı işaret ederek "Sen niye buradaysan ben de buradayım."
"Ne?" gözlerini elleriyle ovuşturarak bir daha baktı.
"Kusura bakmayın komutanım. B-ben.." gevelemeye başladığı sıra söze girdim, "Bunun acısını çıkartırım haberin olsun." diyerek göz kırptım, "Çay taze mi?"
"Buyrun komutanım taze gelin oturun." dedi toparlanarak.
Atkuyruğu yaptığım saçımı sıkarak oturdum kanepeye.
"Yeni geldiniz herhalde komutanım?"
"İstanbuldan geliyorum aslan parçası."
"İstanbul çok daha rahattır komutanım. Özel olmazsa neden geldiniz? Eşinizin falan mı tayini çıktı?"
Parmağımdaki yüzüğü görmüş olacak ki evli olduğumu düşünmüş olmalı.
"Onun gibi bir şey." demekle yetindim sadece.
?
Adını Samet olduğunu öğrendiğim asteğmen, beyaz tenli siyah saçlı, ela gözlü asteğmenle bayağı sohbet etmiştik. İyi biriydi. Sohbeti güzeldi vesselam.
Bekar, 180 boylarında yakışıklı bir asteğmen kızlar, belki lazım olur diye söylüyorum. Fakat biraz (!) anne kuzusu.
"Timin Komutanı kim Samet?"
"Yüzbaşım Asil Cihangir, komutanım. Birazdan gelir o da. İlk gelen ben olurum buralarda."
"Diğerleri nerede?"
"Komutanım, Eylül Teğmenim var, o da bir saat sonra gelir. Göktuğ Teğmenim var. Göktuğ Teğmenim yol kontrolündedir şimdi. Egemen Üsteğmenim ise az sonra gelir. Ela yengemin ellerinden sıcak kahvaltı yiyordur. Yeni gelin de denilebilir. Bir de Buğra Teğmenim var. O da Kantindedir. Bu kadarız biz Maral Üsteğmenim."
Vay anasını!
"Aile olmuşsunuz siz Samet."
"Öyle Komutanım, yıllardır omuz omuzayız. Dağ taşlarda kaç gece türkü söyleyerek nöbet tuttuk. Var bir dileğimiz, o da şehit olmak. İnşallah nasip olur bu güzel mertebe."
Şehit demek, cennet demekti. Şehit demek, Onun yanına gitmekti.
"Annen de mi burada oturur Samet?"
"Öyle Komutanım, canım anam benim. Babam şehit olduktan sonra annem nerede ben orada. Tek ikimiz varız."
?
Çayı içtikten sonra Samet ile kantine doğru yürüdük.
"Aha benimki orada." bahsettiğim kişi yeni doğmuş (!) bebeğim, Deniz'di.
"Nişanlınız galiba Üsteğmenim?"
"Daha beteri, bestiem." dememle Samet gülmüştü.
Orada bir askerle oturmuş koyu sohbet ediyordu, Deniz. Bizim uyur gezer birisini bulunca uykusu açılmış bak sen!
"Aaa, Buğra Teğmenim de burada." diyerek bağıra bağıra söylemişti bunu.
Hal böyle olunca Deniz ve Buğra Teğmenim de bizi fark etmişti.
"Maralcığım bak burada çok güzel bir askerle tanıştım."
Allah'ım nolur şuan canımı al.
Ellerime yüzümü saklayarak Samet de bıyık altından güldüğünü fark ettim.
"Ben sana sorarım Samet!"
"Pardon Maral Üsteğmenim." derken hâlâ gülmeye devam ediyordu.
Rezilliğin dik âlâsını yaşıyordum.
Eğer öleceğimiz zamanı kendimiz seçseydik, şuan gayet de uygun olurdu bence.
"Maral gel kız."
Birkaç ortalıkta dolaşan erlerin de kıs kıs güldüğünü fark etmemek için sağır olmak gerekirdi.
Şimdi üsteğmenliğimi konuşturma zamanıydı. Biraz patronumsu konuşsam sorun olmazdı dimi?
"Dönün işinize hadi!" diye bağırmamla itibaren herkes işine dönmüştü. İşte Maral Kavin gücü!
Samet ile Deniz ve Buğra Teğmen'in yanına gidip iki sandalye çekip oturduk.
"Bana küstün mü Maral?"
"Seninle sonra konuşacağız." cümlemin sonuna geldiğimde Buğra'nın hafif kıkırdamasını duyunca devam ettim, "Buğra Teğmenim sizinle tanışamadık?" dememle doğrulmuştu. Buğra da bayb face yüzlüydü.
"Kusuruma bakmayın Üsteğmenim. Kendimi tanıtamadım."
Gözlerimi 'olsun.' dercesine kapatıp açtım.
"Teğmen Buğra Ulualp kısacası Üsteğmenim. Ankarılıyım."
?
Teğmen olduğunu öğrendiğim Buğra ile de güzel sohbet etmiştik. Timin hepsini göremesem de Samet ve Buğra ile tanışmış, kaynaşmıştık.
Deniz de bir süre burada kalıp onu eve bırakmıştım. Küçük çocuğun askeriyede ne işi vardı değil mi? Ortalığı birbirine katardı bizim çocuk.
Ben ise müsaade isteyip askeriyeyi gezmeye kafaya koymuştum. Bahçesi, tim odaları, toplantı yerleri... Merak ediyordum haliyle.
Sabah saat 7 buçuğa geliyordu fakat ortalıklarda bir hareketlilik yoktu. Sanırım bugünler biraz sakin geçiyordu Şırnak.
Bahçeye çıktığımda arka taraflara gittiğimde bir masa, masanın üstünde bir radyo, iki üç tane tahta sandalyenin olduğunu fark ettim. Galiba burada askerler; çay, sigara molası vereceğinde geliyordu.
Sabahın o üşütmeyen ayazında şu tahta sandalyeye oturup yalnız kalmak, radyodan türkü açıp dinlemek güzel fikir olabilirdi. Fikrimin mantıklı olduğunu düşünüp sandalyeye oturdum.
Radyoyu açtığımda direkt karşıma Yarası Saklım çıktı. Sezen Aksu'nun güzel parçalarından biriydi.
Parça çalmaya başlayınca hafiften mırıldanmaya başladım.
"Bir kırık gençlik hikayesi
Yok mudur sevdanın çaresi
Hasretin kızıl paresi
Çileli başıma taç oldu.."
Parça derin anlamı vardı, hissedene. O sözler her okunduğunda kalbimin müphem yarası tekrar tekrar sızlıyor, nefes almam zorlaşıyordu.
Bu sözler benim için bir söz değildi sadece, hayatımın kabul etmek istemediğim gerçeklerin kelime olmuş haliydi. Onsuzluk demekti bu sözler. O sözler
"Ah yine o gurbet bestesi
Günün minesi soldu.."
"Yaralı kuşum, hazan güneşim. Güz ayazında kor ateşim. Bir sözün uçur, günüm gül açsın. Yad eller aldı bizi.."
"Yad eller aldı bizi."
Bir erkek sesi işittim kulaklarımda. Arkama döndüğümde bu sesin sahibi olan askeri gördüm. Uzun boylu, iri yapılı birisiydi. Esmer güzeliydi. Kirli sakalları ile çok çekici gözüküyordu. Kollarındaki kas daha üniformasından belli oluyordu.
Parça çalmaya devam ederken adını bilmediğim asker, elindeki iki çayı masaya koyarak diğer sandalyeye oturdu.
"Çok severim Sezen Aksu'yu. En sevdiğim parçalarından biridir." sesinin tonu kulağıma iliştiğinde kendimi toparladım.
"Derinden yaralıyor sözleri." diyerek karşılık verdim isimsiz kişiye.
Gülümsedikten sonra elini uzatarak "Yüzbaşı Asil Cihangir." diyerek tanıttı kendisini.
Asil Cihangir... Samet'in sabah bahsettiği komutan değil miydi?
Uzattığı eli sıkarak "Maral." demekle yetindim sadece.
"Normalde burada oturan pek olmaz. Sizi yalnız görünce gelmek istedim." dedi çayın bir tanesini uzatarak.
"Yalnız kalmak istemiştim, teşekkürler." dediğimde yüzünün biraz bozulduğunu görmüştüm, "Çay için." dedim gülümseyerek. O da gülümsedi.
Bir süre sessiz kalıp derin anlamı olan sözleri dinlemeye koyulduk.
Sözler her okunduğunda gözlerimden usul usul yaş akmasına engel olamamıştım.
Asil Cihangir ufka doğru bakarken birden yüzünü bana karşı çevirdi.
"Ağlıyorsun, parçanın bu kadar dokunacağını düşünmemiştim."
İnsan, bu sözleri kendi yaşayınca ölüme kadar yolu vardı.
Elimin tersi ile usul usul dökülen gözyaşlarımı sildim, "Güzel okumuş. İnsan ister istemez duygulanıyor." demiştim sadece.
Çoğu insan, derdini birilerine anlatınca rahatlardı fakat ben öyle değildim. İnsanların geçmişimi öğrenip bana acıyarak bakmasını istemiyordum. 'Ya neler yaşamış! Yazık be!' demelerini kaldıramıyordum.
Yaşadıklarımız bizi güçlendiriyor muydu yoksa aksine acınacak hale mi getiriyordu?
"Haklısın." demekle yetinmişti Asil.
Galiba artık Asil Cihangir Komutanım demeye kendimi alıştırmalıydım. Fazla mı uzundu ne? Çaydan birkaç yudum alınca oturduğum yerden kalktım. Nedense rahatsız olmuştum bana olan bakışlarından. Normal bakmıyordu, ya da ben abartıyordum. Gözünün içi gülüyordu sanki.
"Tekrar teşekkürler çay için Komutanım. Ben gideyim." biraz mesafeden zarar gelmezdi.
"Daha çayın bitmemişti halbuki." sana ne? Bırak gitsin Maral.
"Bir sonrakine benden olsun." dedim gülümseyerek.
"Peki o halde. Bu arada hoş geldin tekrardan." hoş mu geldim boş mu geldim, onu zaman öğretecekti. Başımı 'Eyvallah kardeş.' dercesine salladım.
Başımı hafif öne eğerek hızlı adımlarla oradan uzaklaştım. Askeriyeye gidip en azından çalışıp kafamı dağıtabilirdim.
Sabahın ağırmasıyla artık askeriye kalabalıklaşmaya başlamıştı. Askeriyenin tam kapısından dalgın bir şekilde girecekken yanlışıkla birisine çarpmıştım, "Hay ben kolumu si-" diyecekken çarptığım kişinin kadın olduğunu fark ettim.
Gözlerim yere bakarken yavaş yavaş doğruldum, "Bir dakika? S-sen Maral'sın"
Siktir! Beni nereden tanıyor bu kadın? Kimin kuyruğuna bastık yine? Sağın solun belli değil Maral.
"Karıştırdınız pardon?"
"Yok yok o sensin."
"Kenara çekilelim istersen." deyip askeriyeden çıktık. Bahçede bir bank bulduktan sonra oturduk. Ben 'Kim bu manyak?!' diye düşünürken bu kadın bana bakıp gülümsüyordu.
"Hatırlamadın mı beni?" bu sessizliği bozan bu deli kadındı.
"Hatırlamam mı gerekiyordu?"
"Ben Eylül." derken elini uzattı, karşılık verdim. "Ne çabuk unutmuşsun beni halbuki unutulacak biri de değilim."
'Seni unuttuğuma göre unutulacak biriymişsin.' diyebilirdim şuan. Fakat ağzımı açmadım. İçinde kaldı yazık.
Boş gözlerle baktım Eylül denilen kadına. Anlamış olacak ki kendini hatırlatma gereği duydu, "Liseden Eylül Tomris Soylu ben." demesiyle ağzımı han kapısı gibi açmıştım.
Has... Kopya vermediği için dövdüğüm Eylül'dü bu. Sadece 10.sınıfta gelmişti liseye fakat bir senede tüm okul tarafından tanınmıştı. Zekiydi, güzeldi, özgüvenliydi. Bir de egoluydu biraz. Ayrı bir havası vardı Eylül'ün. Yeşile çalan mavi gözleri bir okyanusu andırırken kumral, dalgalı saçları uçuşuyordu bu esen rüzgarda. Hala mankenler gibiydi.
Dolgun dudağına hafif kırmızımsı bir rujla renklendirerek podyumdaymış gibi olmayı da eksik etmiyordu. Beyaz teniyle tam bir pamuk prenses havası vardı Eylül'ün.
Kendisine bir ara matematikten kopya vermesi için paramın hepsini ona harcamıştım. Vermemişti kopyayı! O gün çok sövmüştüm Eylül'e. 25 almıştım lan! Ama 11-12 yıl sonra sövdüğüm kişiyle karşılaşacağımı bilsem söver miydim?
"Sen o Eylül müydün ya?" verdiğim tek tepki bu olmuştu. O gülerken ben ise şaşkın şaşkın bakıyordum.
Aradan 11 yıl geçse de Eylül unutmamıştı hiçbir şeyi. Sanki dün yaşamış gibi anlattı her bir şeyi. Ben ise sadece arada gülüp büyük bir hayranlıkla dinlemiştim anlattığı anılarımızı. Bu arada sabah Samet'in bahsettiği Eylül bu Eylül'müş.
Çoğu huyu hala vardı; Sonuçta can çıkmadıkça huy çıkmazdı. Fakat eskisi gibi gıcık değildi artık. Sanırım değişen tek yanı buydu. Az ama öz bir değişim yaşamıştı Eylül. Bak değişmiş işte. İç sesime hak verdiğim tek konu bu olabilirdi.
"Deniz nasıl? Ne yapıyor? İstanbul'da mı kaldı o?"
"Deniz dediği gibi avukat oldu. Benim tayinim buraya çıkınca o da geldi." Eylül gülümserken gözü parmağımdaki yüzüğe takılmıştı. Yüzüğü görünce gülümsemesi daha da büyümüştü. "Karan ile nişanlandınız mı yoksa?" dedi heyecanlı bir şekilde.
'Onu benden ayıran ölüm oldu.' diyemedim Eylül'e.
Karan ile liseden beri tanıştığımız için biliyordu Eylül, Karan'ı.
Yüzüme bir buruk gülümseme yerleştirerek "Bir zamanlar öyleydi." dedim.
Bir şeyi yok sayarak gerçekten de yok olmuyordu. Keşke yok olsaydı.
Eylül biraz kekeleyerek "Şeh-"
"Devamını getirme Eylül. Kalbim, kalbim kaldırmıyor gitmiş olduğu gerçeğini."
"Beni boşver. Sen nasılsın? Var mı birisi?"
Gülerek "Aldattı şerefsiz. Aldatılacak kadın da değilim hani. Demek ki karakteri bozukmuş."
Evet, evet kesinlikle aldatılacak bir kadın değildi. Gerçi hiçbir kadın aldatılmayı hak edemezdi.
"Desene ağlanacak halimize gülüyoruz."
"Yok yok, ben ağlamam kıçı kırık bir kişi için. Beni hak etmiyormuş bir kere." demesiyle kahkaha atmıştım. "Pardon Eylül güldüğüm şey 'kıçı kırık' demen oldu."
Eylül de güldü benimle beraber, "Ayol buna mı takılacağım? Salla gitsin aşkım."
Bu kız bayağı değişmişti. İyi de olmuştu yoksa çok kavga ederdik.
"Kesinlikle. Sana erkek mi yok?"
"Elimi sallasam ellisi." haklıydı. Taş gibi gacı olsaydım ben de egolanırdım. E zaten öylesin?
Beraber okulun dedikodusunu yaptıktan sonra askeriyeye girip kantinde çay alıp bir masaya geçmiştik.
Eylül'e biraz yaklaşarak "Eylül şu Asil Cihangir nasıl biri?" diye sordum.
Ondan rahatsız olduğum için sormuştum bunu.
"Senin benim gibi insan Maral. Nasıl yani?"
"Ya ben arka bahçedeki sandalyede otururken birden yanıma geldi, tanışmak istedi. Ve biraz değişik bakıyordu sanki. Rahatsız oldum."
"Nasıl bakıyordu?" bu kız çok zekiydi nasıl bu kadar geriledi ki?
"İşte Eylül, sanki benden etkilenmiş gibi."
"Sen utandın mı? Ay kıyamam." dedi gülümseyerek.
Kolunu hafiften çimdikleyerek "Saçmalama Eylül. Rahatsız oldum demek istedim."
"Anladım. Ama için rahat olsun kötü amacı yoktur. Ayrıca yakışıklı, iyi huylu, romantik de birisi."
"Sen çok biliyorsun?"
"Ay Maral. Bundan bir buçuk sene önce komutanın nişanlısı terk etti. Neymiş 'Asker adam zor olurmuş. Ben evde tek başıma kalamam!' kalamazmış tüh! Ne yapsak ki?! Ayrıca Asil Komutanım çok da güzel seviyordu. Ama o kadın daha kırkı çıkmadan birisiyle yüzüğü taktı bile!"
İşte bu yer, Kırık kalpler durağı'ydı. İnsanı yaralayan bir çok neden olurdu. Bu yaralar zamanla belirsizleşirken acısı daha çok artardı.
Ve olan çok sevene oluyordu.
"Ne diyeceğimi bilemiyorum Eylül. Gerçi bir şey de denmez böylesine."
"Ne kadar çok seversen o kadar yaralanırsın Maral. Hayatın kanunu bu."
Tam söze gireceğim zaman arkadan birisi gelip "Oo hanımlar!" demişti.
Kimdi lan bu?!
"Pardon?" demeye kalmadan bir sandalye çekip oturmuştu bile.
"Hanımefendi?" Yavşıyor muydu?
'Sevelim, sevilelim. Bu dünya kimseye kalmaz.' diyen Yunus Emre'nin sözünü galiba yanlış anlamış olan biriydi.
"Maral, bu Göktuğ Teğmenim."
"Bendeniz Teğmen Göktuğ Varol." diyerek elini uzattığında "Eyvallah." demiştim. "Siz peki?"
"Ben Üsteğmen Maral Kavin."
Göktuğ biraz utanarak "Kusura bakmayın Üsteğmenim. Siz güzel olunca ben biraz yavşı- yani tanışmak istemiştim."
Kahkaha atmıştım. "Yüzüğüm var. Görüyorsun." dedim alayla. Sahibi de Karan bebeğim.
"Allah bozmasın Komutanım." dedi aynı tonla.
Sadece mırıldanarak "Amin." diyebilmiştim.
"Sen nerelisin Göktuğ?" diye sorarken bulmuştum kendimi. Tanışmak iyi fikirdi.
"Hakkari'de doğdum Komutanım. Aslım İstanbul aslında."
"Ailen İstanbul'da o zaman?" dememle itibaren Eylül'ün bilerek öksürdüğünü fark ettim.
Göktuğ'un bakışları ise yere doğru yönelmişti.
Yanlış bir şey mi demiştim? Onu da bilmiyordum.
Maral, çok kötü bir noktaya değindin galiba. Haklıydı iç sesim.
"Ş-şey Komutanım.." diye mırıldandı Göktuğ.
"Özür dilerim Göktuğ. Seni yaralayan bir konu olduğunu bilmiyordum." diye toparlamaya çalıştım.
"Şe-şehit oldular." dedi kekeleyerek.
Şerefsizlerin kimisi çocuklarıyla ailesini ayırırdı. Kimisi ise sevdiğinden ayırırdı.
Geriye kalan ise gülen yüzlerin, umut dolu bakışların yok olmasıydı.
"Başın sağolsun." diyebildim. Zaten ne diyebilirdim ki? Acılar aynıydı, değişen tek şey acının sahibinin farklı olmasıydı.
"Tekrar özür dilerim."
Aile benim için çok hassas konuydu. Belki benim gerçek bir ailem olmadığı için fazla hassastım, bilmiyorum.
"Komutanım sorun etmeyin. Zaten üstünden yıllar geçti. Alışıyor insan zamanla."
İnsan sevdiği şeyleri kaybedince zamanla alışıyordu bu duruma fakat benim alışacabileceğim bir ailem de olmamıştı.
Küçükken, hiç görmediğim insanların yıllardır gelmesini bekledim. 'Kötü çocuk olduğum için mi bıraktılar beni?' diye geceleri ağladığımı bilirdim. Günlerdir pencerenin kenarında oturur, annemin koşarak bana gelmesini beklerdim. Ama asla gelmedi.
Küçüktüm işte 3-4 yaşlarındaydım. Bilmiyordum, beni doğuran kadının keyfi için bıraktığını. Anlamazdım daha doğrusu.
Bir küçük çocuk, annesinin üzülmesini ister miydi? Ben de istemiyordum. Bu yüzden hiç görmediğim kadına kin beslememiştim. 'Annem o benim!' diyerek korumuştum onu hep.
Ama biliyor musunuz? Hepsi boşunaydı.
?
Göktuğ, Eylül ile güzel bir sohbetin ardından işlerimizin başına koyulduk. Timin diğer üyesi olan Egemen de gelmişti. Egemen'in rütbesi ise üsteğmendi. Rütbemiz aynıydı fakat ben daha kıdemliydim ondan. Bu yüzden Asil Komutan hariç herkesi hizaya getirebilirdim.
İsterlerse başına buyruk olabilirler, geç gelebilirlerdi eğer cezaya razıysalar.
Cihangir Komutanım onun olmadığı zamanlar yetkiyi bana devretmişti.
Bunun amacını anlamasam da canıma minnet demiş, kabul etmiştim. Bir bok kokusu mu alıyorum?
Timin hepsiyle tanıştığım için onlar hakkında bir görüşüm oluşmuştu kafamda. Hepsini sevmiştim, iyi yüreklilerdi. Fakat Egemen biraz (!) uykuyu sever tarzdandı. Deniz gibiydi.
Buğra en delikanlı olandı. Saygısı da tamdı. Sözümü ikiletmeyeceğinden çokça emindim.
Samet ve Göktuğ yavşaklardı ama onlar da çokça iyilerdi. Sevdi mi tam seven tiplerdendi. Talip olanınız varsa?
Eylül ise timin en prenses aynı zamanda en gözü karası olabiliyordu. Liseden beri böyleydi aslında. Görev harici süsten eksik kalmayan babasının prensesi bir kadındı. Tomris'i özel kılan buydu.
Asil Cihangir ise farklıydı. Yaşadığını duyduktan sonra ona karşı daha duyarlı olmaya çalışmıştım. Mesela bakışlarına bir kulp bulmuyordum.
Timden harici bizimkilerin arkadaşı da varmış. Mesela Göktuğ'un kardeşi Hilal doktordu.
Hilal'in sevgilisi Yasin de doktordu. Ufukta bir evlilik gözükmüyor değildi. Tabii Göktuğ burnunu sokmazsa. Yasin ve Hilal ile tanışma fırsatı bulamamıştım henüz ama olsun.
Bir de yeni bir savcı atanacakmış bu hafta. Gelen gidenden haberim vardı yani.
Kantinden kaçıncı kez içtiğimi bilmediğim kahvemi aldım yine. Sabah uykusuz kalmıştım. Acı kahve iyi gidiyordu. Odama doğru giderken bir subayın yanıma doğru geldiğini gördüm.
"Maral Komutanım, Cihangir Komutanım sizi Tim odasına bekliyor." başımı 'tamam' anlamında salladıktan sonra tim odasına yürüdüm.
Odaya girmeden önce tık tık yapıp 'Gir.' sesini duyunca girdim.
Odada Buğra, Asil, Eylül, Egemen vardı. Hemen ben de koyulan iki koltuktan birine oturdum.
"Komutanım neden toplandık?" diye soran Buğra ve Egemen olmuştu.
"Kötü bir şey mi oldu Komutanım?" ardına da Eylül eklemişti cümlesini.
"Herkes toplansın. Operasyon hakkında konuşacağız." dedi bizim aksimize sakince.
Beş dakikadır Samet ve Göktuğ'u bekliyorduk.
"Nerede bu gevşek adamlar?!" Asil Komutan sinirlenerek söylemişti bunu. Haklıydı tabii. Odaya onları çağırıyoruz ama bizimkiler geç geliyor!
Sessiz sessiz beklerken tam o sırada Samet ve Göktuğ odaya ahıra dalar gibi dalmışlardı.
"Neredesiniz lan siz?!"
"Bu yavş-" diyecekken Göktuğ, Samet'in sözünü keserek "Sensin lan yavşak!" demişti.
Cihangir elini masaya vurarak "Neredeydiniz?!" demişti.
"Bu şerefsi- yani bu onur dolu şerefli kardeşimizin çişi gelmiş Komutanım. Onu beklemiştik."
Samet cümleyi bitirir bitirmez Buğra, Egemen ve ben bıyık altından gülmüştük biraz.
Çişi gelmiş de demezsin hani.
"Sizi bu toplantından sonra geberteceğim az sabredin. Geçin oturun! Bir daha da böyle gevzeklik olmayacak."
Samet ve Göktuğ küçük çocuklar gibi başını öne eğerek oturmuşlardı.
"Neden toplandığımız 2 gün öncesinden belli zaten. Aramıza Üsteğmenim Maral katıldığı için üstünden geçeceğiz. Masanın üzerine koymuş olduğum harita Şırnak sınırlarında dağlık bir alanın kroki çizimi." derin nefes vererek devam etti, "Sınırdaki köylere gideceğiz. Rahat vermiyor yine şerefsizler. Daha sonra haritada gözüken dağlık alanı tarayacağız. Bir eylem planladıklarını düşünüyoruz. Eğer şeytanların inlerine inersek ne planladıklarını öğreniriz."
"Şurada gördüğünüz mağarada elebaşlarının saklandığını tespit ettik. Fakat oraya ulaşabilmek için ilk olarak koruma olarak tuttuğu teröristleri etkisiz hale getirmemiz lazım. Zor değil ama umursamaz da davranmayın. Bir küçük dikkat hatası birçok masumun dahası aramızdan birinin şehit olması demektir. Bunu istemeyiz değil mi?" demesiyle hepimiz başımızı aşağı yukarı salladık.
"Köylerde şuan bir hareketlilik yok gözüküyor ama yarın bir gün patlama olabilir. Halkın güvenliğini sağlamamız lazım."
"Şimdi operasyonu dinlediniz bir kez daha. Bir fikri veya sorusu olan var mı?" demesiyle söze girdim.
"Komutanım onlardan biri gibi olsak yani kılıklarına girip mağara inmemiz daha kesin olmaz mı?"
Eğer onlardan biri gibi görünürsem mağaralarına gidip ne yaptıklarını öğrenebilirdim kolaylıkla. Daha önce yaptığım şeydi bu.
"Bu daha tehlikeli olur Maral. Eğer en ufak bir şey dahi fark ederlerse operasyon hiç istemediğimiz bir şekilde sonlanır. Ve ben bunu istemiyorum. Hem bu fikri albayla konuşmam lazım. Tek başıma alacağım bir karar değil. Başarırsak ne âlâ fakat başaramazsak.. Anlıyorsunuz değil mi?"
"Ben albayla konuşsam-"
Cihangir elini masaya hafif vurarak "Hayır Maral. Konu kapandı. Şimdi bu dosyayı inceleyelim." diyerek haritanın yanında duran dosyayı aldı.
"Bu istediğim şerefsiz. Kırmızı listeyle aranıyor kendileri. Mağarada saklandığını düşündüğüm bu it. Bu şerefsizi ölü değil canlı istiyorum. Canlı kanlı karşımda duracak, hesabını ben vereceğim! Dahası olarak hepsini canlı istiyorum ancak sizin canınıza bir tehdit oluşturuyorsa etkisiz hale getirin." dedi ve diğer teröristleri teker teker gösterdi.
"Operasyon yarın şafak vaktinden önce başlayacak. Ona göre hazırlığınızı yapın. Tam vaktinde hazır olun özellikle siz!" dedi Samet ve Göktuğ'u işaret ederek.
"Bu kadar. Şimdi derhal işinizin başına."
Hep bir ağızdan "Emredersiniz Komutanım!" demiş odadan çıkmıştık.
Kapıdan çıkacağımız vakit Samet ve Göktuğ'un fısıldamalarına kulak misafiri oldum.
"Oğlum! Komutan iyi ki de unuttu ceza işini yoksa elinden zor kurtulurduk."
"Lan keşke öldürse, adam şerefsizim çok pis süründürüyor."
Ben aralarından sıyrılıp giderken Cihangir'in bağırmasını duydum.
"Samet! Göktuğ! Siz benimle geliyorsunuz!"
"Sıçtık." diye mırıldanan Samet'ti.
Şimdi onlar düşünsündü. Ben odamda çalışmalarıma dönecektim.
Mutlu mutlu giderken telefonun titrediğini fark ettim. Cebimden çıkartıp baktığım sırada ekranda Deniz'in isminin yazdığını fark ettim. Gene ne isteyecekti?
"Alo Maralcığım?"
"Efendim Deniz! Efendim?!"
"Sesin niye çok bıkkın geliyor ayol?"
"Bana girecek olan parayı düşündükçe oluyor bu bıkkınlık. Bilmem anlatabildim mi?"
"Ay ilahi Maral. Ben bir şey istemeyeceğim ki."
"Valla mı?"
"Valla. Benim derdim fırın ile."
"Az konuyu aç da."
"Şimdi Maral ben kek yaptım ama fırının kaç derecede pişireceğini bilmiyorum. Sen biliyor musun?"
"N-ne yaptım dedin?"
"Kek."
"Kek mi?"
"Kek."
"Kek olduğundan emin misin?"
"Yani. Herhalde. Evet evet."
"İnşallah öyledir."
"İnşallah."
"Bu arada kaç derecede pişireceğini ben de bilmiyorum."
"Evin sahibi sen değil misin Maral?! Nasıl bilmezsin?"
"Evin sahibi ben olduğum kadar da sensin. Ve tekrarlayayım; Biz kirada oturuyoruz. Sakın evi yakma gibi durumlar olmasın!"
"Aşk olsun Maral. Benim babam aşçıbaşıydı. Bir şeyler biliyoruz herhalde."
"Güvenemiyorum sana ama. Neyse bundan sonrası Allahu Teala'ya bağlı haydi bakalım."
"Hadi Maralcığım ben kaçtım."
"Tamam görüşürüz."
Deniz'e her konuda güvenirdim fakat bu yemek işlerinden gerçekten anlamıyordu. Hem bir kere Karan ile evimizi yakacaktı!
(...)
Karan ile odamıza çekilmiş, uzanıyorduk. Başımı onun göğsüne yaslamıştım. Deniz ise oturma odasında maç izliyordu, yani umarım.
"Sevgilim..." kulaklarımı onun huzur dolu sesi yankılandı.
Ona bakarak gülümsedim, "Söyle sevgilim."
Karan alnımı öpeceği sırada "Karan?" diye seslendim.
Bir koku geliyordu burnuma. Sanki, sanki bir şey yanmış gibi kokuyordu.
"Ne oldu Eflin? Ne oldu?" bıkmış gibi söylüyordu sanki.
Haklıydı tabii. Tam beni öpecekken ben ortamı bozuyordum.
"Koku." dedim sadece.
"Koku?"
"KARAN MUTFAKTAN YANIK KOKUSU GELIYOR!"
"NE?!" direkt Karan yataktan söylene söylene kalktı.
"Ben şansımı si-" demeyi de ihmal etmemişti.
"Onu beraber yaparız." diyebilirdim mesela. Ama demedim. Onun yerine "Koş Karan ev yanacak!" dedim.
Hemen Karan ile beraber ben de odadan çıktım. Bir yandan da kahkaha atmayı eksik etmiyordum.
Acınacak halimize gülüyordum işte.
Koşa koşa mutfağa doğru ilerledik.
"LAN DENİZ! EVİ YAKACAKTIN!"
Deniz ise elindeki yanmış keki tepsi ile tutarak "Size kek yaptım."
Gülmeme engel olamıyordum. Acayip komik ortam vardı.
Karan küplere binse de hala çok yakışıklı gözüküyordu. Benim sevgilim ve nişanlımdı. Bunu söyleme ihtiyacı hissettim. Malum kurtlar sofrası.
"Sana kendi ellerimde yedireceğim o keki Deniz!"
"Ama ama-" Deniz daha sözünü bitirmeden koşmaya başladı kapıyı açıp.
Karan da arkasından koşuyordu.
Tavşan kaç, tilki tut. Misaliydi. Onlar sokakta koşarken bana kalansa burayı toparlamaktı.
Olsundu, canları sağolsundu.
(...)
Aklıma yine geldiğinde yüzümdeki gülümsemeye engel olamamıştım.
O gelse sarılsa "Eflin'im.." diyen naif sesi kulaklarımı doldursa.
Sevgilim, Karan'ım, her şeyim, herkesim. Seni özlüyorum, her geçen gün. Günüm adını sayıklayarak geçiyor. Seni düşündükçe üşüyen ellerim ısınıyor.
Atilla İlhan ne diyordu sahi?
"Ben sana mecburum bilemezsin
Adını mıh gibi aklımda tutuyorum
Büyüdükçe büyüyor gözlerin
Ben sana mecburum bilemezsin
İçimi seninle ısıtıyorum."
Bu mısralar bizi anlatıyordu sevgilim. Her dizesi sen'din. Her harfi senin sesin, kokun, gözlerindi.
Gel, biraz da cennet seni özlesin.
?
Kendimi birden odamda buldum. Yaşanmışlıklara dalmıştım yine. Ama odaklanmam gereken bir operasyon vardı. Allah bana yardım etsindi.
Bir lavaboya gidip yüzümü yıkamak en mantıklı şey olacaktı yoksa odaklanmam zor olurdu.
Lavaboya gittikten sonra kapıyı kilitledim. Aynada kendime baktım uzunca bir süre.
Gözlerim sanki dövüşten çıkmış gibi kızarmış, morarmıştı. Gözbebeklerim yerlerinden her an fırlayacak gibiydi. Galiba Eylül'ün sürdüğü badem sütlü nemlendiricisini kullanmam gerekiyordu.
Gece uyumamıştım. Belki de ondandı bu halim. Musluğu açtığımda fazla akmayan su ile yüzümü yıkadım.
Saçımı yukardan sıkıca toplamıştım fakat küçük yerlerden saçım çıktığı için yeniden toplamaya karar vermiştim.
Yeterince uzunluğu olan kahverengi saçlarımı topladım tekrardan. Saçımı sanırım kestirmeliydim çünkü çok uzamıştı. Asker kadındım sonuçta zorluğu oluyordu.
Belki yeniden saçımı boyatabilirdim ya da sadece dip boyası ile yeniden dinç görünüme sahip olabilirdim. Değişiklik iyi gidebilirdi.
Saçımı da topladıktan sonra kilitlediğim kapıyı açıp odama doğru adımlamaya başladım. Odama girip masamdaki dosyaları toparlamaya başladım.
Geçici olarak gelen savcı işini yarım yamalak yaptığı için onun görevi de dolaylı olarak bize düşüyordu. Hayal ettiğim şey savcının görevini yapmak değildi ki.
Saat 11.00'e doğru geliyordu. Gece uyumadığım uyku yavaş yavaş beni buluyordu yine. Zamanı ve yeri değildi ama biraz uykudan kimseye zarar da olmazdı.
Masaya başımı yatıracağımda ellerimle yastık yaptım kendimce. Başımı masaya koyduğumda gözlerimi yavaş yavaş boşluğa kapatıyordum.
(...)
Bir araftaydım sanki, bir taraf sisle kaplanmış kara bulutlar hakimdi havada; Diğer tarafta ise güneş açıyordu cıvıl cıvıldı her yer.
Ben ise beyaz bir elbise giymiş, koşuyordum sadece. Koşuyordum ama nereye gidiyordum? Gittiğim yollar meçhul, attığım adımlar ise belirsizdi.
Önüme sunulan yollar; Dikenli, engebeli, bilinmezdi. Ayaklarım çıplaktı ama dikenler de batmıyordu ayaklarıma. Ne önümü görebiliyordum ne de geçtiğim yollara dönüp bakabiliyordum.
Neresiydi burası? Hem güneş açarken hem de kara bulutlar sarabilir miydi etrafı? Gittiğim yollar görünmez olabilir miydi?
Burası, ölümle yaşamı temsil etmez miydi? Vereceğim kararın biri her gün öldürürken diğeri ise yaşatacaktı.
Koşuyordum yine, sanki arkamdan birileri kovalıyordu. Durmak haram olmuştu bana.
Attığım her adımda giydiğim beyaz elbise siyahlara bürünüyor, yırtılıyordu. Neydi bu Allah'ım?
Dilime peleseng vurulmuştu ya da lâl olmuştu. Çünkü ağzımdan çıkan her harf duman olup havaya karışıyordu. Bağırışlarım, haykırışlarım duyulmuyordu bile.
Bildiğim her şeyi unutmuştum, anılarım zihnimden kayboluyordu attığım her adımda.
Bir süre koştuktan sonra durdurmuştu ayaklarım beni.
Arkama dönüyorum karanlık, önüme bakıyorum yine karanlık. Yukarı bakıyorum yine karanlıktı.
Bu karanlıkta beyaz olan tek bendim.
Gözlerimden yaşlar usul usul dökülürken birden önümde iki adam beliriyor.
Aramızda çok bir mesafe vardı fakat onları net şekilde görebiliyordum.
Yüzleri tanıdık gelmiyordu fakat kim oldukları hafızama öyle kazınmıştı ki.
Onları gördükçe boğazım düğümleniyordu. Yüzümden boncuk boncuk terler akıyordu. Yüzüm kireç gibi kesilmişti. Ölüm böyle bir şey miydi?
Ve bana tek bir şey deniliyordu: Kaderini kendin çizeceksin Eflin.
(...)
?