"sözün bedeli"

1007 Kelimeler
Güneş, Mardin’in taş duvarlarına nazlı nazlı vuruyordu. Ama Miralî Konağı’nın avlusunda o sabah güneş değil, ağır bir haber doğacaktı. Kapı sesi yankılandı. Ahşap kapı gıcırdayarak açıldı. İçeriye iri yapılı bir adam girdi. Sırtında eski bir ceket, ellerinde ağır üç baklava tepsisi taşıyordu. Yusuf, adımlarını ağır ağır attı. Baklavaları avlunun ortasına bıraktı. Sonra toparlanıp, yüksek sesle söyledi: > “Mahfuz Ağa'nın selamı var. Xezrawî Aşireti yarın akşam Solîn Avîn’i istemeye gelecek. Allah hayırlı, uğurlu etsin!” Sözleri avlunun taşlarına çarptı, yankılandı. Çay bardakları elde titredi. Solîn Avîn, odasından çıkmış, sessizce kapı eşiğine dayanmıştı. Haberleri duyan kulak değildi; kalbi duymuştu. Yusuf hafifçe selam verip döndü, ağır adımlarla konağı terk etti. Arkasında yalnızca üç tepsi baklava, ve ağır bir sessizlik bıraktı. --- Avluda taş gibi bir suskunluk oldu. Sonra Mîrza, yavaşça ses verdi: > “Bu ne acele şimdi?” Azad, başını kaşıdı, gözlerini kaçırdı: > “Daha dün karar alındı. Hemen düğün mü kurulur?” Selman, dişlerini sıkarak söylendi: > “Bize bir gün bile nefes hakkı vermeden gelip kızı mı alacaklar?” Tam bu sözler havada asılı kalmışken, avlunun bir köşesinde sessizce oturan annesi Şahide, gözlerinden yaşlar süzüldü. Oğulları, kardeşleri tartışırken, bir annenin yüreği suskun ağlıyordu. Ellerini dizlerine koydu, başını öne eğdi. Gözyaşları taş zemine düştü, sanki her damla bir beddua gibi taşa kazındı. Solîn, annesine döndü. Başını dik tuttu. Sesi yumuşak ama kararlıydı: > “Ağlama ana... Yarın için elbise almamız gerekecek. Güzel bir elbise.” O an avluda tartışmalar sustu. Babası ve abileri, Solîn’e döndüler. Gözlerinde hem şaşkınlık, hem acı vardı. Solîn adımlarını avlunun ortasına attı. Küçük adımlarla ama yıkılmaz bir duruşla. Gözlerini babasına ve abilerine dikti: Sesi, yıllardır içten içe büyüttüğü isyan kadar sakindi: > “Ha yarın, ha haftaya... Elbet olacak. Ertelemek neyi değiştirir ki? Kader bizi çağırıyorsa, biz de başımızı eğip yürürüz.” Sözlerini bitirdiğinde, avlunun sessizliği bir mezar gibi üstlerine kapandı. Sadece Solîn’in adımları yankılandı taşların üstünde. Küçük ama inatçı… Sessiz ama yangın taşıyan… Çünkü o artık bir gelin değil, bu toprakların suskun bir kan kızıydı. --- Sabah... Güneş doğmadı o gün. Gökyüzü sadece gri bir yara gibi açıldı Mardin'in üstünde. Xezrawî Konağı'nın taş avlusunda ayak sesleri yankılanıyordu. Herkes çay taşıyor, söz taşıyordu. Ama bir adam vardı ki, ne elinde çay vardı, ne dilinde kelime. Rûbar Delav. Avlunun en kuytu köşesine sinmiş, sırtını taşa yaslamıştı. Sanki taşa yaslanmazsa, dizlerinin üstüne çöküp kalacakmış gibi. Gözleri yerdeydi. Ama duymadığı hiçbir ses, duyduğu kalp atışlarından daha yüksek değildi. Sonra adımlar yaklaştı. Soreş. Omuzlarında bütün aşiretin yüküyle geldi. Yanına durdu. Çay bardağını tutuyordu; ama tutamadığı şey, Rûbar’ın boğazında düğümlenen haykırıştı. Soreş konuştu. Sesi bir sızı gibi Rûbar’ın kaburgalarına çarptı. > “Bugün gidiyoruz… Miralî Konağı’na.” Rûbar başını kaldırmadı. Çünkü gözlerini kaldırırsa, içindeki tufan taşacaktı. Soreş devam etti. > “Solîn’i alacağız. Onu yüzük almaya götüreceğim.” Yüzük… Rûbar’ın kalbinde bir kıymık gibi battı. Solîn’in parmağına takılacak o küçük halka, onun boynuna dolanan görünmez bir urgan gibi hissettirdi. Ellerini yumruk yaptı. Damarları gerildi. Ama yine de sesi çıkmadı. Soreş, dostça bir elini onun omzuna koydu. O el, dostluk gibi değil, bir mezar taşı gibi ağırdı. > “Yanımda ol istedim. Bu barışta, iki kardeşin izi kalsın.” İki kardeşin izi mi? Rûbar’ın içinde kahkahalar koptu. Ama dışarı taşmadı. Sadece yüzüne taş gibi bir suskunluk örüldü. Başını zar zor salladı. > “Olurum.” Olurum... Ama hangi parçam? Bedenim mi? Yoksa paramparça yüreğim mi? O an Soreş adımlarını sıkılaştırarak avludan çıktı. Arkasında sadece bir adam bırakmadı; arkasında bir ömür bıraktı. Rûbar, yalnız kaldı. Ellerini dizlerine bastı. Gözleri hâlâ yerdeydi. Sonra kısık bir fısıltı gibi içinden geçti: > “Götür onu Soreş… Parmağına yüzük, boynuna yazgı tak… Ama bil ki, ben bu sabah Kendimi toprağa verdim.” Gökyüzüne baktı. Ne bir kuş vardı, ne bir umut. Sadece rüzgâr esti, ve rüzgâr bile Rûbar’ın gözyaşını taşımaya kıyamadı. --- Sabahın ilk saatleriydi. Mardin’in taş sokakları serin ama ağırdı. Xezrawî Konağı’ndan çıkan Soreş, az ama kararlı adımlarla Miralî Konağı’nın kapısına geldi. Kapıda birkaç adam sessizce bekliyordu. İçeri girdiğinde gözleri doğrudan avluda bekleyenleri buldu: Mîrza Miralî, Azad ve Selman, Gözleri dolu dolu Şahide Ana. Avluya adım atar atmaz, havayı kesen bir sertlik yayıldı. Mîrza kımıldadı, bakışları buz gibiydi. Azad ve Selman, bir adım öne çıktılar, omuzları gerilmişti. Mîrza ağır bir sesle konuştu: > “Bu iş aceleye geldi, Soreş Ağa. Biz böyle aceleye nikâh kurmayız. Elbet vakti vardır her şeyin.” Soreş, alnındaki damarı atarak ilerledi. Çekilmedi. Doğrudan babanın gözlerinin içine bakarak konuştu: > “Toplantı da ‘tamam’ dedin, Mirza Ağa. Söz verdin. Şimdi sorarım sana: Senin sözün bu mudur?” Avlunun ortasında taşlar bile susmuştu. Gözler Mîrza'ya döndü. Tam o anda... Avlunun taş basamaklarında ayak sesleri yankılandı. Ve Solîn Avîn, başında ince bir örtü, üzerinde ağırbaşlı ama sade bir elbise ile avluya indi. Adımlarında ne acele, ne korku vardı. Sadece kaderin adımları gibi ağır ve netti. Gözlerini kaçırmadan Soreş’in önüne geldi. Sesi tok ama kırık çıktı: > “Babamın sözü her zaman senettir, Ağa. Merakın olmasın.” Mîrza dişlerini sıktı, ama bir şey demedi. Azad ve Selman başlarını öne eğdi. Soreş bakışlarını Solîn’den ayırmadı. Ve sessizce başını salladı. Sonra abiler ve babadan onay alınca, hiç başka bir kelime edilmeden, Solîn Avîn’in eli avcuna bile değmeden konaktan çıkardılar onu. --- İkisi yan yana yürüyordu. Ama aralarında taş gibi bir mesafe vardı. Soreş birkaç adım attıktan sonra dayanamayıp konuşmaya çalıştı: > “İstersen baklavaları bırakırız. Önce bir yere otururuz. Çay içeriz. Konuşuruz…” Solîn, gözünü ufuktan ayırmadan kısaca cevapladı: > “Gerek yok.” Soreş boğazını temizledi, bir adım yaklaştı. > “İstersen düğünü de konuşalım. Nasıl bir şey istersin? Birlikte karar veririz...” Solîn, yine soğuk ve kısa konuştu: > “Ne kurarsanız kurun, bir farkı yok.” Soreş’in sabrı taştı. Adımlarını sertleştirdi, yanına yaklaşıp sesini yükseltti: > “Neden böyle konuşuyorsun?! Neden bu kadar soğuksun bana?! Sonuçta bir ömür paylaşacağız!” Solîn, bir adım geri çekilmeden, gözlerini dikti: > “Ne bekliyorsun Ağa?” “Sevmediğim bir adamla evleniyorum. Kana bedel satıldım. Sana oturup nutuk mu çekeceğim şimdi?” Soreş’in yüzü sertleşti. Yutkundu. Ama hiçbir şey söyleyemedi. İkisi de yürüdü. Sessizlik içinde. Yalnızca taşların altında kırılan bir kalbin sesiyle. ---
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE