"azap ile gelen barış"

1010 Kelimeler
Gecenin rüzgârı ince ince esiyordu. Ama Rûbar’ın içinden geçenler, rüzgârı bile susturmuştu. Toplantıdan çıkalı saatler olmuştu. Yol boyunca kimseyle konuşmadı. Babası Şahîn Delav ona bakmadı bile. Çünkü herkes biliyordu: O salonda Rûbar konuşsaydı, töre yıkılırdı. Ama Rûbar susmayı seçti. Çünkü bazen susmak, bağırmaktan daha çok yakar. Kendi odasına değil, evin ardındaki eski taş kulübeye gitti. Kimseye görünmeden içeri girdi. Bir minderin üzerine çöktü. Elleri dizlerinde, başı önünde… Ve sonunda ağladı. Sessizce. Kimse duymadı. Çünkü erkek ağlamazdı ya hani… Ama erkek susunca, dünya daha çok yanardı. > “Senin gözlerinle bakmayı sevmiştim bu hayata Solîn,” diye fısıldadı. “Şimdi başka bir adamın gözlerine bakacaksın… O adam kardeşim dediğim Soreş olursa… Ben neye kardeş, neye adam diyeyim…” Duvara yaslandı. Gözlerini tavana dikti. Ama tavanda bile umut kalmamıştı. Sadece gecenin ortasında yankılanan o son cümle: > “Ben Solîn Avîn Miralî’yi kendime istiyorum…” Soreş’in sesi hâlâ kulaklarındaydı. Ama en çok, Solîn’in habersizliğini düşünmek yaktı içini. > “Biliyor musun Solîn... Ben seni hiçbir zaman isteyemedim. Çünkü töre vardı… çünkü utandım. Ama senin adın bir başkasının dilinden çıkınca… İşte o zaman sustum. Çünkü o an sadece seni değil, kendimi de kaybettim…” O gece sabah olmadı Rûbar için. _ _ _ Sabah, Mardin’in taşlarına hüzünle indi. Güneş doğdu ama evlerin içi karanlıktı. Miralî Konağı’nda herkes ayaktaydı. Ama hiç kimse konuşmuyordu. Solîn Avîn, merdivenlerden yavaşça indi. Gece uykusu delik deşik, kalbi yorgundu. Avluda annesi çay dağıtıyordu, abisi Selman ise başı eğik avlunun köşesinde oturuyordu. Babası Mîrza ise iç odaya kapanmıştı. Solîn kalbinin içine sinen o garip ağırlıkla seslendi: > “Selman abi... Dün gece ne oldu? Bu sessizlik neden?” Selman başını kaldırmadı. Yüzüne bile bakmadı. Elindeki tespihi daha hızlı çevirmeye başladı. Sanki cevap vermek, töreye ihanet gibiydi. Solîn içeri girdi. Bu kez büyük abisi Azad’ın yanına vardı. > “Abi... biri ölmüş gibi davranıyorsunuz. Ama bu sessizlikte bir cenaze değil, başka bir şey var. Neden konuşmuyorsunuz benimle?” Azad’ın dudakları titredi. Bir an Solîn’e bakacak gibi oldu… Ama hemen başını çevirdi. > “Konuşmamam gerek…” Solîn’in içi daraldı. Ayak sesleri daha sertleşti. Avlunun ortasında durdu, içeri bağırdı: > “Baba!” “Ne oldu dün gece? Neden herkes bana yutkunarak bakıyor? Ne oldu bana?!” O anda babası Mîrza, ağır adımlarla avluya çıktı. Gözleri donuktu. Solîn’in karşısında durdu, bir babanın değil, bir reis gibi konuştu: > “Barış oldu.” Solîn’in kalbi yerinden fırlayacak gibiydi. > “Nasıl bir barış? Kimden söz ettiniz baba? Kimin kanı durdu?” Mîrza bir an duraksadı. Sonra o yüzyıllık töre sözünü söyledi: > “Cenaze değil, düğün kurulacak. Adın verildi, nikâh düşecek… Xezrawî Aşireti’ne gelin gideceksin, Solîn.” Söz bitti. Ama dünya dönmeye devam etti. Solîn’in gözleri karardı. Kulağında rüzgâr uğuldamaya başladı. Gözleri annesini aradı ama kadın da başını eğmişti. Kimse onu duymadı. O an bir kadının kalbi kırıldı. Ama sesi çıkmadı. Çünkü bu topraklarda, kadın ağlamadan evlendirilirdi… Ve Solîn, ilk defa yavaşça geri çekildi. Bir adım, iki adım… Sonra arkasını döndü. Ama o gün hiçbir yere gitmedi. Çünkü nereye giderse gitsin, kendini de yanında götürecekti. --- Sabah ezanı daha yeni susmuştu. Xezrawî Konağı sessizliğe gömülmüş gibiydi ama içeriden gelen sesler… bir evin değil, bir kadının yüreğinin çatladığını haber veriyordu. Arjin Hanım, taş avlunun ortasında durmuştu. Simsiyah şalı başına sıkı sıkı sarılıydı, yüzündeki öfke o sabah güneşten önce doğmuştu. Tepkisini bile susarak değil, avlunun ortasında kızgın bir şekilde yere bakır tepsi çarparak verdi. Tüm konağın duvarları yankılandı. > “Bu evin ocağına düşman kızını mı sokacaksınız?! Kanımızın üzerine kurulan sofraya, barış mı diyeceksiniz?!” Zelal, kız kardeşi, köşede durmuş başını öne eğmişti. Baran ve Rêzan, avlu kenarında taş gibi susuyordu. Amca Dilsher, bastonunu yere vurdu. > “Töre bir şey diyorsa, arkasında duracağız. Ama kadının yüreğini ezerek değil!” Arjin, gözleriyle Dilsher’i susturdu. Yüzü kıpkırmızıydı. > “Ben bu eve gelin geldiğimde kimse bana sormadı! Sırtımda kanın yüküyle girdim bu kapıdan! Ama şimdi oğlum, bir kadının arkasına sığınıp barış kuruyor!” Soreş, sessizce avluya adım attı. Omuzları yorgun ama dik. Yüzünde ne pişmanlık vardı ne öfke. Sadece kararının ağırlığı. Baran hemen ayağa kalktı, kardeşine bakarak sordu: > “Abi... doğru mu bu? Miralîlerin kızı… gerçekten bu eve mi girecek?” Soreş, başını eğmeden yanıtladı: > “Evet. Solîn Avîn bu eve girecek. Düğün kurulacak. Bir daha kan dökülmeyecek.” Arjin, yavaşça yaklaştı oğluna. Bakışları hançer gibiydi. Ve sonra, en ağır kelimeleri fırlattı: > “Sen beni... Bu ocağın kadını, bu evin anasını Miralî kızına ezdireceksin ha? Onu bu eve getirirken, bana kefen giydir oğlum!” Soreş sustu. Ama gözlerinde bir çatlak büyüdü. Ne diyeceğini biliyordu ama bir kelime daha konuşursa, annesinin gözyaşı değil, laneti dökülecekti. Dilsher araya girdi: > “Arjin! Bu barış için evladın kendi kalbinden geçti. Biz senin gibi bir kadının yıkılmasını istemeyiz ama töre bazen kadını da yakar!” Arjin, başını çevirdi. Elleri titriyordu. Ama ağlamadı. > “O kız bu eve girecekse, ben bu evde bir daha konuşmam. Bu evin gelini olmaz, gölgesi olur!” Ve o an... konakta bir kadın susarken, herkesin yüreği çatladı. --- Gece çökmüştü. Xezrawî Konağı sessizdi, ama Soreş’in odasında duvarlar fısıldıyordu. Yalnızlık, yatağın köşesinde bir bıçak gibi duruyordu. Hiçbir şey söylemiyordu ama her şey canını acıtıyordu. Pencereden dışarı baktı. Mardin’in karanlığında bir ışık vardı; Günebakan Tepesi’ne doğru süzülen bir hayal… Ama o hayal artık başkasına ait olabilir miydi? Soreş elini alnına koydu. Gece sessizliğinde kendi kalbinin sesini ilk kez bu kadar net duydu. > “Heydar… Seni toprağa koydum. Ama o toprağın üstüne yeni bir isim yazdım: Solîn Avîn.” Derin bir nefes aldı. Elleri titredi. > “Ben kanı durdurdum. Ama ya… ya o kız başka birini seviyorsa?” Bir an sustu. Bu cümleyi ilk kez kendi kendine kurmuştu. Gözlerini kapattı. > “Onu gördüğümde içimde bir şey sustu. Sessizdi… derin, sade ama güçlü. Bir adım attı kalbim. Ama ya onun kalbi çoktan bir başkasında kaldıysa?” Duvara yaslandı. > “İnşallah… İnşallah bir sevdiği yoktur. Ben, bir sevdalının kalbine zorla girmem. Onun gözleri… O gözler, beni affeder mi?” Başını ellerinin arasına aldı. Koca Soreş, dağ gibi adam, o gece ilk kez dizlerini karnına çekti. Bir kadın için değil, vicdanı için ağladı. ---
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE