B Ö L Ü M -XV-

1315 Kelimeler
Git diyemem, kal diyemem, sen goncasın, gül diyemem... Göğsü şişip indi. “Kavuşalım fakat benim mahşeri bekleyecek sabrım da, sınırım da kalmadı...” Kaşlarımı yukarı kaldırdım. Omuzlarıma düşen saçlarımı başımı sallayarak sırtıma attım. “Benim de yoktu. Ben de seviyordum ama sen ne yaptın?” Yüzü kasıldı. Artık her kelimem ona diken gibi batıyordu. “Şimdi seni yüzüstü bırakabilirim, vazgeçebilirim...” Elini çekmeden yanağımda kalırken sıcaklığı kapladı yüzümü. Sözümü hızlıca kesti. “Vazgeçmeyeceksen vur yüzüme yaptığım aptallıkları ama bizden iki ayrı kişi olarak bahsetme.” Kafasını ayırdığı gibi alnıma kalbimin atışını hızlandıracak bir şey yaptı. Kafasını kaldırıp kalın dudaklarını alnıma bastırdı. Bu öpüşün aramızdaki en ufak parçanın bile tamir olmasına sebep oldu. Tutamadığım gözyaşlarım yanağımdan çekmediği elini ıslatırken dudağını çekerek belimdeki eliyle beni kendine çekip sıkıca sarıldı. İçine duyabileceğim bir sesle uzun bir soluk çekti. Kokumu içine katmak istercesineydi bu iç çekiş. Kollarımı kaldırıp sırtına koydum. “Yemin ederim, aşığım.” Dediğinde bir kez daha titredim kollarında. “Aşığım.” Dili öyle kuvvetlidir ki yılan gibi çıkarıyordu yuvasından. Çok severim söyleyemem, sorma güzel, ne olursun... Titreyen dudaklarımı birbirine bastırarak yanağımdaki deriye dişlerimi geçirdim. Bana meydan okuyan gözlerine baktım ve bir daha kandım. Geleceğin bana neler getireceğini bilmeden o adımı attım. “Ne zamandan beri?” Kafasını sağa sola salladı. “Bilmiyorum. Belirli bir günü yok. Evdeyken mi, okuldayken mi? Yoksa mahallede oyun oynarken mi oldu... Bildiğim tek şey her gördüğümde kalbimin kardeşimin kardeşine çarpıntısının arttığıydı.” Susarak bana baktı. “İnanıyor musun?” Sorusu küçük bir çocuğun alışveriş merkezinde gördüğü çikolatayı almak için annesine yalvardığı gibi yumuşaktı. İçimden süründür diyen o sese kulak verdim. “Gideceğini bile bana söylemeyen birine neden inanayım?” Gözleri sorumla birlikte kapandı. İçinden ben ne yaptım diyor muydu ki... (Daha çok ben nereden gittim söyledim diyordur Almıla J) “Senin için söylemedim ben Almıla.” Yine önüme yaptığı yanlışı sundu. Elimi göğsüne koyup ittirmeye çalıştım. “Beni dinlemediğin o kadar belli ki bir şey demiyorum ben sana!” Göğsüne koyduğum elimi çekmeden yakaladı. “Kızım! Ben sana senin üzülmemen için söylemedim diyorum sen bana dinlemiyorsun diyorsun. Dinlemeseydim söylerdim.” Artık elimi saçlarıma atıp yolasım gelmişti. Her cümlemi farklı düşlüyor yanlış biçimde yorumluyordu. Elinden elimi çekiştirip gitmek için boşluğa kaydım. “Yok ben bir şey anlatamıyorum ya!” Önümü ben boşluktan yararlanamadan kesti. Çıldırma noktasına gelirken, elini uzatıp belimden kavradı. “ Hayırdır,” Diyerek tek kaşını kaldırdı. “Nereye?” Elimi yumruk yapıp omzuna geçirdim. “Aybars çek elini, sinirliyim.” İki elini geldiğim sefer ki gibi belimde birleştirdi. “Allah, Allah...” Dedi kafasını iki yana sallayıp, “Sinirlenince daha bi’ aşık oluyorum desem, inanır mısın?” Gözlerimi kapayıp kendimi sakinleştirecek görsellere beynimi yorarken açtığım gibi Aybars’ın yüzü o görsellerinin önüne geçti. Yine sinirlendim. “Hâlâ dalga geçmeye yer arıyorsun ya pes! Ben daha hiçbir şey söylemiyorum sana.” Kaçamayacağımı anlayınca elimi göğsümün altında birleştirdim. Sesli bir off çekmeyi ihmal etmedim. Yaklaşık on dakikadır buradaydık eğer Aybars önceden geldiyse on beş-yirmi dakikadır içeri gitmiyorduk ve bunu abimin sezdiğini duyumsarsam birazdan gelmesi an meselesiydi. “Bir kez daha sevda ateşine attın... Arada böyle kızsana bana. Deşarj olayım.” Kaşlarımı sen ciddi misin der gibi kaldırıp gözlerimi iki üç defa kırpıştırdım. Sonra aklım yavaştan kendine gelirken dudaklarım ayrıldı yapıştığı yerden. “Sen gerçekten benim üzülmemem için söylememişsin...” “Ha şunu bileydin be güzelim.” Ters ters baktım. “Yine de bu söylememeni değiştirmiyor. Görevin bu senin. Tabii gideceksin. Zorundasın! Sadece haber vermemen, başkasından duymam kırdı beni.” Kalbim ince bir fidandır, kırma güzel ne olursun... Elini yanağımın üzerine koydu. “Emir verirken de ateşli güzelsin.” İkimizin de farklı açılardan konuşması gülmeme sebep oldu. Ben, a derken Aybars, b demeye çok meraklıydı. “Tamam, anladım. Çok güzelim. En güzel benim.” Kafamı oynatıp gülerek söylediğime bana eşlik ederek güldü. Elini tutup indirdim. “Ama bu değil ki seni süründürmeyeceğim.” Hafif gülen dudakları iki yana genişledi. Gözlerini altında iki çizik belirdi. “Şeref duyarım.” Yüzümde sinsi bir sırıtış vuku buldu. Gördü ama ses etmedi. Aramızdaki köprüler tekrar kurulmaya başladı. “Bugünden başlıyoruz o zaman...” Kafasını salladı bana bakarak. Sonra eli belimi sarıp yanağımı buldu. Aramıza şarkı girdi. "Gidiyorum." Dedi sessiz ama keskin bir tonlamayla konuşarak. "Seninle doğru düzgün bir şekilde konuşamadan gidiyorum. " Topuklu ayakkabılarım sayesinde aramızda ufacık bir mesafe kalmıştı. Kafamı boyun girintisine sokarak, burnumu değdirdim onun gibi boynuna. Benim saçlarım yüzünden burnunu kaşındırdığını hissettirse de ses çıkarmadı. Kokusunu içime çekip hiç gitmesin der gibi sümüklü burnumu çektim. Git diyemem, kal diyemem, sen goncasın, gül diyemem... Ellerini hem yanağımdan hem de belimden çekerek benden ayrıldı. Bedenim sıcaklığıyla kavrulurken ufacık mesafeyle üşüdüm, soğudum. Şimdiden teninin sıcaklığını tatmışken ayrılığın şimşek gibi aramıza çarpışını gördüm. Gözlerim neden benden ayrıldığına anlam veremediği gibi ona bakarken elinin kumaş pantolonunun cebine gidişini gördüm. Göğüs kafesimde kırılan her bir parçanın içine taze dikeninden arınmış gül demetleri kondu. Her bir yaranın üzerinden geçti. Artık tek başıma iki kalbin ağırlığını taşımak zorunda değildim. Kalbim ince bir fidandır, kırma güzel, ne olursun... Yüzündeki kaskatı ifadeden anladığım üzere o da benim gibi gergindi ama benim gibi de kendini belli etmemeye çalışıyordu. Cebinden siyah kadife küçük bir kutu çıkardı. Gözlerim direkt yeşile bulanmış gözlerine çıktı. Heyecanlı bir bakışla kutuyu açılan mesafeyle aramıza koyup öteki eliyle açtı. Parmaklarım açılan dudaklarımın üzerini kapattı. "Bu..." Elini açtığı gibi çekip alnını kaşıdı. "Ah ulan, Emin... Bir de kolay olur diye gazladın. Yarına dipçiği götüne sokmayan beni..." Mırıltıları öksürükle kesildi. Kafası gördüğüm kolyeden ayrılıp beni buldu. Çok severim, söyleyemem, sorma güzel ne olursun... Dudaklarını ıslatıp ayırdı. "İsterdim ki, bu konuşmayı bir masada yemek yerken, elin yanağımda duruyorken yapayım... Ama bizim de hayatımız hep spontane gelişir... Hani, insanın aklına geç gelir ya bazı şeyler. Birisi kafana vura vura anlatmadan anlamazsın. Anlatınca da bir ayrılık girer araya her şey yarım kalır." Büyükçe bir yutkunma geçirip ademelmasını oynattı. "Bizim hikayemiz yarım kalmasın Almıla.” Sevgin nefes, sevgin candır, sevgin bana heyecandır... Kafamı sağa sola salladım, gözümden damlalar akmaya başladı. Süründürmek başta çok iyi bir fikir olarak gelse de şu an Aybars’anda kıyabileceğimi sanmıyordum. Yaptıklarını asla unutmadım ama bir şekilde düzeltmeye çalıştığını da görebiliyordum. “Kalmasın.” Kutuyu açtığında içinden çiçek desenli bir kolye görmeyi beklemiyordum. Daha çok kutusu küçük olduğundan yüzük sanmıştım. Eline kolyeyi alarak kutuyu cebine koydu. Çiçek deseni olan kolyede baş parmağını gezdirerek gülümsedi. Başını kaldırıp bana baktı dikkatlice. “Geçen hafta hastanede abin birbirimize verdiğimiz mermilerden bahsetmişti. Hatırlıyor musun?” Hatırlıyordum. Nasıl unutabilirim ki. “Evet.” “Bir tanesini kendime saklamıştım. Görünüşü kolyeyi andırıyordu diye. Belki bir gün oluruz diye bekletiyordum odamda. Senin nezdinde olduk mu bilmiyorum ama bizce olduk.” Dedi kafasını yana atıp parlayan beyaz dişlerini göstererek. “Eğer dönmem için bana bir sebep verirsen bu kolyeyi döndüğümde, dönersem... Boynunda görmek istiyorum.” Boğazımda acı bir yumru oluştu. Konuşamadım. Parmaklarıyla tuttuğu kolyeyi elimi alarak avucumu açıp içine bıraktı. Sıcacık elinin hissi parmak uçlarıma değdi. Gözlerim Aybars’tan düşüp kolyeyi buldu. Altın sarısı rengindeki merminin o güzel desenize hayranlıkla bakıp gözlerimi Aybars’ın yüzüne çıkardım. Avucum aşağı inmeden Aybars’ın elini yakaladı. Elimdeki kolyeyi uzattığımda kaşlarını gözünün üstüne indirdi. “Almıla.” Galiba yanlış anlamıştı. Bir şey demesine izin vermedim. Avucuna kolyeyi bıraktım. “Taksana...” Gözleri dalgalandı. Yüzünde hiç görmediğim bir hevesle elindeki kolyenin kilidini açtı. “Saçlarını topla.” Arkamı dönüp saçımı iki elimle toplayıp yukarı kaldırdım. Elleri kolyeyle birlikte gözümün önünden geçip ensemde birleşti. Parmak uçlarının ensemde ki hareketliliğiyle takılırken işini bitirdiğini anlayınca saçlarımı tekrar sırtıma attım. Parmakları ensemden çekildi ancak dudakları ateş olup saçlarımın arasına kondu. Dudakları değdi ama çekmedi. “Teşekkür ederim.” Sesinden akan pişmanlık öylesine belliydi ki artık çekinmiyordu hissettirmekten. “ Kalbimi kabul ettiğin için, bizi kalbinle birleştirdiğin için... En çok da onca hırpalanışa rağmen beni affettiğin için...” Gel gönlümü yerden yere vurma güzel ne olursun, Gül dururken dikenleri derme güzel ne olursun... Onların hikayesi öylesine kırılgandı ki çetrefilli bir rüzgara yakalanıp kalpleri sürgüne mahkum kalacaktı. Çünkü gül, istediği kadar dikeninden koparılsın, tek bir diken kalmışsa eğer, acıta acıta batar kabuk bağlayana değin kanatmaya devam ederdi... Bölüm sonu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE