Varsın her şey sonraya kalsın sonraya, en sonraya... Sözgelimi iki bin altı yüz kırk bir mil.
Bir papatya ne kadar uzağı görebilirse,
O kadar yakın kalplerimiz birbirine,
Ölü bir denizi bile bir tartışmaya çevirdik,
Kayaları taş devrine göre ölçtük biçtik.
Cihad Aybars Şanlı'dan...
Bazı adamlar vardır. Yürüdüğü yol bile yeri gelir kefeni olur. Sevgisini de sevdasını da aşkın ateşiyle yoğurup tek başına hareket etmeye çalışır. Bir de aşkın kızıl ateşinden ayrılan derdimizle dertlenen vardı, Vatan.
Çocuktum, babam ufak bedenimi sıra dağlar gibi sarıp büyük bedeniyle sarmalarken, adımın anlamını gururlu bir baba edasıyla bana anlatıyordu.
Anlattığı kahramanlıklara bir yenisi daha ekleniyordu böylelikle. O heyecanı, bedenlerini hiçe sayıp ileri atılan onlarca Vatan evladının nuruyla zorlu şartlar altında bugünümüze gelebiliyorduk.
Cüzdanımdan çıkarttığım fotoğrafa uzun uzun bakarken yüzümün aldığı şekli ifade edebilecek bir kelimem yoktu ama eğer birinin görme ihtimali olursa mutlaka şaşıracağı kesindi.
Baş parmağım sevdiğim çillerinin üzerinde gezindi. Bazılarının aksine çilleriyle barışık biriydi hatta ergenlikte çıkan tek tük sivilcelerini bile kapatma gereği duymamıştı. İşte ben Almıla'nın başkası ne der diye hareket etmeyişine hayrandım. Kimi zaman onun kadar özgüvenli olamamıştım.
Derin bir nefes eşliğinde yutkundum. Tam kavuştuk, bitti derken gelen ayrılık vurgun yemiş gibi etkilemişti bizi. İkimizinde hasreti bu geçen zamanda açıkça belli oluyordu. Almıla'nın dolan gözlerine, konuşurken bir anda kesilen nefesi ve suskunluğuna... Öyle çok özlemiştim ki sesini duysam geçmiyor, yüzünü görsem hasreti dinmiyor.
İç çekişimle yüzüne renk katan ateş parçası saçlarının aralarında parmaklarımı gezdirip her teline öpücük konduramadığım için bir sigara yakıyordum.
Sabit durmayan kütüğün üzerinde yarım kalan çayı elime alarak iki yudum içtim. Fotoğrafı cüzdana tekrar bırakırken bana doğru gelen Tolga ile cüzdanı sol göğsümün yan cebine koyup fermuarını çektim.
“Ne yapıyorsun oğlum burada tek başına?” Kafamı kütüğün üzerine koyduğum sigarayı işaret ettim.
“Kaç gündür cigarasız kaldık. Bırak da az ciğerimiz bayram etsin.”
Yere bağdaş kurup oturdu. Kendisine de sigara çıkarıp yaktı. “Bak sonra yenge kızıyor diye vızıldama bana.”
Kıvrılan dudaklarımı araladım. “Hiç o konuya girip derdime bir dert daha ekleme Tolga. Almıla yetiyor, artıyor da.”
Tolga eliyle omuzuma vurdu, “Ohoo abi... Dakika bir gol bir. Daha kaç ay oldu da bıkmış bıkmış tavırlara giriyorsun?”
Yüzüne ters ters bakıp içime çektiğim tütünün dumanını başımı çevirip yukarı üfledim. “Ütüleme kafamı Tolga! Ne diye geldin hem sen?”
Kafasını omzuna eğip sen bilirsin der gibi kaldırdı. Gözleri dağın arka tarafında kalan şehri işaret etti. “Sur’da ortalık karışmış gene. Gece operasyon var denildi. Durum ciddi diye anons edilmiş... Yıl olmuş iki bin on dokuz, hâlâ pezevenkleri ciddi diye söylüyorlar ya.... Diyecek söz bulamıyorum.”
Biten izmariti yanımdaki taşa bastırıp sönmesin sağlandıktan sonra gülerek yerimden kalktım. “O zaman... Ciddiye aldıkları piçleri dedelerinin yanına yollayalım.”
Gözlerim dimdik karşıya baktı. İki dağın birbirini selamlayan yamacına asılan ve hafif dalgalanan bayrağıma... Nasıl ki atalarımız bu uğurda canlarını kanlarıyla akıttığı sancağı dalgalandırdı, bizler de dalgalandırmaya her mecrada ölmeye de öldürmeye de devam edecektik. Ta ki; Yükselen selâ seslerine adımız karışana kadar!
...
Zaman su misali akıp geçerken kaldığımız brandalı çadırın içinde güne uyanmıştım. Güneyin sıcağı Ankara’nın ayazı gibi olmadığından yanan yüzüm ve açıkta kalan kollarımla vücudum sızlayan yerleri uyandığım gibi hatırlatmıştı. Omuzlarımın ya da yanan kollarımın sızısı pek önemli değildi lakin su toplayan ayaklar için yürümek bir hayli engel oluyordu.
Ranzanın altındaki çantamı alarak ön gözden her derde deva olan kremi çıkarttım. Parmak aralarından başlayarak topuğa kadar ağzını açtığım kremi elime döküp çatlayan, suluk olup derinin kavrayan yerlerine yedirdim.
Çoğu zaman unuturdum fakat Almıla ısrarla ya mesajla ya da arayarak hatırlatırdı. Her konu buralara geldiğinde unuttuğumu söylüyor üzerime daha çok düşmesini sağlıyordum. Bir iki kez oynadığım bu küçük oyuna sevgilim de dahil olmuş, bilmiyormuş gibi yapıp ısrarla devam etmişti.
Birini sevmek nasıl bir hisse sevilmek de candan öteydi benim için. Her gün sevdiğin kadın tarafından aynı şekilde sevilmek çok başkaydı.
Kafamı yasladığım brandadan çekip yeni masaya koyulan koyu çayı alıp içtim. Baş ağrısına ilaç gibi gelirken sayılı kalan günlerin bir an önce bitip yuvaya kavuşmanın duasını ederek bir kez daha gururumu, mesleğimi ve şerefimi layıkıyla yapmaya başladım.
...
“Lan harbi öyle mi yapmış bücür?”
Gittiğimiz görevle birlikte intikalden dönmüş duş aldıktan sonra gazinoya gelmiştim. Dolu olan gazinoda herkes ayrı grup oluşturmuşken samimi olduğum arkadaşların yanına giderek sandalyeyi çekip oturdum.
“Selamın aleyküm. Nolmuş gene?” dedim duyduğum sese kulak vererek.
Baran kolunu masadan kaldırarak gözümün önünde salladı. “Aleyküm selam, aleyküm selam toprağım. Ne olmamış kii!” Dedi önündeki çayı eline alıp büyük bir yudum alarak.
Okan abi sertçe Baran’a zevzekliği kes bir bakışı attı.
“Bakma abi öyle. Senin kız vallaha zehir zehir.”
Oldukça fazla olan bir merakım vardı benim. Aileden mi geliyordu bilinmez fakat başımda kendimi bildim, bilesi Almıla diye biri olduğundan her türlü duyguya sahip olmuştum. “Anlatacaksan anlat yoksa sikme kafamı Baran.”
“Okan abinin cimcime var ya hani Melis.” Gülerek konuya girdiğinde Okan abiye baktım. Kaşını yukarı kaldırdı bir şey yok, der gibi.
Kafamı oynattım.
“Hah işte babasıyla geçen buraya gelmiş arkadaşlar toplanmış bizim şubenin müdürü hakkında atıp tutmuşlar. Aradan bir iki saat geçmiş ya da geçmemiş herkes dağılmış yemekhanede müdürle karşılaşmışlar.” Gür bir kahkaha savurduğunda hâlâ mimik oynamamıştı yüzümde.
“Müdür, Okan abiye senin kızın mı deyince tanıştırmış cimcimeyi. Bak bu da bizim müdürümüz, diye. Melis’te sen git, baba bu bahsettiğiniz gavat müdür, bu mu diye. Sonra eliyle göstermiş.” Hunharca gülen Emre’nin yüzünden gözlerimi çekip direkt Okan abiye döndüğümde omuzlarını kaldırıp indirdi.
Dudaklarımdan fırlayan kahkahaya engel olamazken elimi, sonra ne oldu dercesine salladım.
“Sonra da bir şekilde cimcime nasıl anladıysa gavat değil yani gıravat o gıravat deyip gülmüş. Az kalsın babasını ekmeğinden ediyordu.”
Okan abi de gülerek olaya dahil oldu.
“Daha bu ne ki. Neler neler diyor.”
“Abi bir şey olmadı değil mi? Müdür falan.”
Kaşını yukarı kaldırıp indirdi.
“Yok aslanım. Müdür de anlıyor bir şeyleri.”
Kafamı gülerek sağa sola salladım.
“Bak sen şu cimcimeye... Görüyor musun yaptığını.”
“Öyle olmalı zaten. Gözü açık olsun.”
Önümüze gelen kağıt bardaktaki çaya iki şeker atıp tahta kaşıkla karıştırdım.
“Hocam,” dedi tanıdık bir ses. Omzuma doğru kafamı çevirip yüzüne baktım. Elli dört Hatay Kırıkhan doğumlu Yusuf’tu. Çakı gibi bir yiğit, Fatih gibi yürekliydi genç yaşında.
Yüzümde ne gördüyse işaret vermişim gibi konuşmaya başladı.
“Bugün izinliyim ama gece nöbetine beni yazar mısın?”
Tam dönük olmayan vücudumu duyduğum soruyla düzelttim. Yazabilir misin demiyordu. Karar vermişti. Yazar mısın diyordu. Hayır desem bir arkadaşını zorlayacak onun yerine görevlendirecekti kendini.
Yusuf böyle biriydi.
Polis Özel Harekat’a gireli bir sene bile olmamıştı.
Yaşı yirmi bir, daha gencecik bir delikanlıydı.
Annesi, babası, kardeşleri... Duyduğuma göre vefat etmişti. Bir yaşlı nenesi vardı onu da gözü yaşlı ardında bırakıp buraya gelmişti.
“Bak oğlum. Devlet sana istirahat et diye koca bir gün vermiş. Git ne işin varsa gör, benden nöbet isteme.”
Yüzü düştü. Elleri birer yumruk oldu.
“Ama hoca-“
“Yusuf!” Boğazım yırtılırcasına ayağa kalktım bağırarak.
Eli açılınca hazır ol vaziyetine geçti.
“Emredin komiserim!”
“Yaklaş!”
Kulağına doğru yaklaşıp dudağımı oynattım.
“Siktir git, Yusuf. Kaybol, Yusuf.”
Ben geriye dahi çekilmeden, “Gittim Komiserim! Hayırlı nöbetler komiserim.” Diyerek postallarını geri geri gidip yere vurarak uzaklaştı.
“Bıraksaydın ya oğlum. Benim yerime nöbete girseydi. Seve seve verirdim yerimi.”
Ters bakışlarımı Baran’a tuttum.
“Gelmeseydin lan. Biz mi dedik gel diye.”
“Evet! Ben sensiz yapamam dedin bana. Sana uyup geldim ben de.” İncelterek çıkardığı kısık sesiyle düz şekilde baktım yüzüne.
“Götünden element uydurma da kalk git bir görev daha yazmadan.”
Ayağa kalktı. “Cık cık cık... Hiç senin gibi içinde ne cevherler gizli olan bir komisere bu tehditi yakıştıramadım.”
Kafamı sağa ve sola doğru çevirip kıtlattım.
Tüm günün yorgunluğu üzerimde koca bir etki bırakmıştı.
“Baran, yorma beni bebeğim.”
Aramızda olan masayı geçerek yanıma geldi.
“Bebeğin miyim gerçekten?”
Yüzü sikimsonik bir ifadeye büründüğünde koca bir sabır çektim içimden. Hızlıca sandalyeden kalktığım gibi sandalye yeri boylarken Baran arkasını dönüp koşarak uzaklaştı.
Etrafımızdaki birkaç kişi dönüp baksa da sandalyeyi düzeltip geri oturdum. Elimi bacak cebine atarak düğmeyi açıp telefonumu çıkarttım.
Sevgilimle konuşacağım yerde nelerle mücadele ettiğimi Almıla bir bilse, onları girdikleri yere geri sokar üstüne bir dayaktan bana atardı.
Bildirim çubuğunu aşağı indirdiğim gibi Almıla gene tüm gün olan artı yaşadığı olayları sırasıyla anlatarak gecenin başlangıcını yapmıştı.
Almıla’dan...
Her gün yeni bir başlangıç, yeni bir sayfa ile değiştiriyordu geçmişin yırtık sayfalarını. Günler eziliyordu kapanan sayfaların altında geçmişin üzerini örterek.
Elimde var olan kalemi masanın üzerine atarak oturduğum sandalyede kollarımı yukarı kaldırıp gerindim.
Sırtım geriye doğru bükülürken gözlerim geceyi sabah ettiğimden dolayı sızlayarak kapandı. Derin bir nefes alıp kolumu indirerek dirseğimi masaya yasladım, yüzümü ellerimin arasına alarak.
Günler Cihad gittiğinden beri o güne akıyordu sanki. Gidişiyle geriye giden zamana inat gelmesi için günleri, ayları heba etmiştim.
Etmiştik.
Beraber.
İlk ay bunu sıkıntı etmesek de ikinci ay onsuz geçen bayram sebebiyle buruk geçmişti.
Eskiden onsuz geçirdiğim dakikalarım bu sefer Cihad'la konuşmakla geçiyordu. Her gün aralıksız fırsat buldukça arıyor ve konuşmaya çalışıyordu benimle, fakat son günlerde pek konuşmaya fırsat bulamıyordu. Aramadığı zamanlar sızlayan kalbim sosyal medyadaki siteleri güncellemekle geçiyordu. Artık dayanamadığımdan ben de aramaya başlamıştım. Bazen ulaşılamıyor, bazense meşgul olduğundan sebep yarı buçuk konuşabiliyordum.
Sesi geçen bu üç buçuk aylık bir süreçte kat kat yorgun çıkmaya başlamıştı. Bunu bana yansıtmamaya çalışsa da sesinde bariz yorgunluk konuştuğunda anlaşılıyordu. Arada internetin çektiği yerlerde görüntülü konuşma imkanını yakaladığında tertemiz olan tıraşlı pürüzsüz gamzeli yanakları sakallarla dolmuştu. Gözlerinin altı uykusuzluktan morarmış, fakat buna rağmen beni güldürebiliyordu.
İçindeki merhamet ve bana bahşettiği sevgisini aylar geçtikçe katlanarak artıp hissettiriyordu. Aslında ikimizde öyleydik. Birbirimize alışkını olduğumuz bu süreçte yavaş yavaş ilişkimizi ilerletmeyi öğrenmiştik. O bana yol, ben ona yoldaş olmuştum.
Kendimi kafamda yarattığım bir hayalin içindeymiş gibi hissediyordum. Bir anda puff olup havaya karışacak diye ödüm kopuyordu.
Gözlerimi telefonumun çalan zil sesiyle hemen açıp telefonun üstünde yazan isimle görüntülü aramayı başlatmak için yeşil simgeye dokunup yukarı kaldırdım.
Kalbim yerinden fırlayacak gibi attı.
Önümde açılan düşük kaliteli görüntüyle oturduğum yerden kalkıp açık olan kapımı kapattım ve kilitleyerek yatağıma oturarak bağdaş kurdum.
Üzerimde çilek desenli yarım kollu geceliğime aldırmadan ekrana bakıyordum. Aylardır öyle çok özlemiyle yanıp tutuşuyordum ki bunu hissettirmekten de geri durmuyordum.
“Sevgilim...” Kalbim tekledi. İki gündür konuşamıyorduk. Gün geçtikçe oradaki durumların karışıklığını az buçuk bizimkilerden duyduğumdan ben de boştan yere meşgul etmemek için aramasını beklemiştim.
Sesini duymamla gözlerimin dolmasını engelleyemedim. Ekranda yüzü bir donup bir düzeltirken bugün diğer günlere kıyasla daha iyi olduğunu fark ettim. Üzerinde kahve ve krem renkleriyle içi içe geçmiş üniformasıyla aramıştı. Yüzüm gülen yüzüyle tembel bir gülümsemeyle dudaklarımı yukarı kıvırdı.
Ekrana yansıdığı kadarıyla Cihad’ın da gülüşü büyüdü. “İki günü sabır çekerek geçirdim,” Dedi elindeki tespihi ekranda sallayarak. Dudaklarımın arasından yüksek kıkırtılar çıktı.
Şebek.
“Sırf şu gülüşünü görebilmek, doyasıya tatmak için.” Gülümsemem askıda kalıp yüzümdeki tüm kan damarlarını yanaklarıma çıkararak pembeleştirdi.
Taranmamış kabarık saçlarımı geriye attım. “Bugün fazla mı ukalayız?” Dedim küstahça.
Kaşlarını bilerek darılmış gibi çattı. Ekrana biraz daha yaklaştı. Omzunu silkerek ağzını açtı.
Sanırım bu üç ayda ona aşıladığım yegane alışkanlık omuz kaldırıp indirmek olmuştu.
Hem ne derlerdi, kır atın yanında duran, ya huyundan ya suyundan...
“Yavrum, senin bu iltifattan sonra güzel bir şey söylemen gerekiyordu. Olmadı bi’ utanman...”
Kahkaha atarak ayağa kalktım balkona gitmek için. Aralıksız sesli gülüşüm karşı odadaki abime gitmesini istemezdik.
Kapıyı açarak balkona girdim ve arkamdan kapıyı çektim.
Ekrandan gözümü milim dahi ayırmadan mindere oturup sırtımı pufa yasladım.
“Ne yapayım? Birden söyleyince anlık ağzımdan bunlar çıkıyor.”
Dişlerini gösterircesine güldü. “Ne yapıyorsun?” dedi konuyu değiştirerek.
Derin bir nefes alarak arka kamerayı açıp ayaklarımı uzattığım balkonda gezdirdim. “Ne yapayım sevgilim. Abim evde bugün. Çok gülünce işkillenmesin diye balkona kaçtım. Sen nasılsın?”
Yüzü ciddi bir hâle büründü. “Gitmeden konuşacaktım ama zamanım kısıtlıydı.” Dedi sıkıntılı bir şekilde mırıldanarak.
Yerimde doğrulup bacağımı kalçamın altında katladım.
Kaşlarım hızla çatıldı.
“Ne yani, imkanın olsaydı pat diye abime mi söyleyecektin?”
Donan ekranla başını salladı.
“Evet.” Dedi hâlâ şaka yapmadığını bildirerek.
“Abim de oturup güzelce dinleyip izin verecekti değil mi?”
Tekrar kafasını salladı.
“Eşek gibi de vermek zorunda kızım! Ben seninle gönül mü eğlendiriyorum!”
Gözlerim kocaman açılırken Cihad’a büyümüş gözlerle bakakaldım.
“Delirdin herhalde. Ben öyle mi dedim. Biz daha ilişkimizi doğru düzgün yaşayamadık ki Cihad. Üç buçuk ay oldu. Abimin haberi olsaydı eğer bırak bir dakika telefon konuşmasını, sesimi duyamazdın.”
Sıkıntılı homurtusu sesiyle beraber yüzüne de yansıdı. Parmakları şakak kenarlarını sertçe ovdu.
“Yanlış yaptım Almıla. Hem de bile isteye.” Kaşlarım sorgulamak üzere derinden çatıldı. Yanlış yaptığı sebebin ben olduğunu hissettim. Hele ki bile isteye dedikten sonra vücuduma başımın üzerinden kaynar su döküyorlarmış gibi kulaklarım çınladı.
Gözlerimi duyduklarımla birlikte yüzünden ayıramadım.
“Biz,” dedim dudaklarımdan dökülen hayal kırıklığına benzer bir tonlama çıkıverdi. “Daha dün konuşmaya başlamadık Aybars! Eğer bile isteye,” dedim az önce pişmanlıkla dile getirdiği cümlesini kullandım. “Pişmanlığını bana söyleyeceksen bu zaten ilişki olmaz.” Kulaklarımın çınlayışı hâlâ devam ederken dolan gözlerimi ekrandan çekip yukarı kaldırdım.
Ben aylardır, Aybars’ın parçaladığı kalbimi düzeltmesini beklerken onun bana bu denli pişmanlığını hissettirmesi kalbimin tekrar çatırdamasına neden oldu. Ben herkesi karşıma almışken bu dediğini kendi açısından kabul etmek bir kere daha dert edinmemi sağlamıştı.
“Güzelim, bir saniye...” deyişiyle ekrana baktım. İçeri giren birkaç kişinin sesi kulağıma geldi.
“Komiserim burada olduğunuzu bilemedik.”
Elindeki telefonu göğsünde yüzünü görebileceğim bir açı oluşturarak tuttu. Sert duruşundan ödün vermeyen yüzünü salladı. “Sizin bu saatte burada ne işiniz var?” Bir an da parlamasıyla oradaymışım gibi merakla yüzünü inceledim. Hatta oturduğu yatağından beni bırakmadan ayağa kalktı. Sonuçta yatağa da atabilirdi...
Ekranda son derece ciddi şekilde karşıdakilere bakıyordu. “Görev dağılımı yapıldı, komiserim! Ondan geldik...” Yüksek çıkan sesi sona doğru kısıldığında Aybars öfkeyle kükredi.
“Bitti demedikleri halde görev yerini terk etmek ne demek lan, biz size bunu mu öğrettik!” Telefonu tutan eli bağırdığı için zaten zor çeken internetle titreyerek ekranı dondurdu. Kesik kesik gelen görüntü ve birtakım seslerle birlikte dışarı çıktığını fark ettim. Çıkmadan önce, “Kaybolun!” dediğini duydum. Kaldığı üst bölgesindeki yerleşkenin bulunduğu yere doğru yürüyordu. Sonbahar yapraklarını dökmüş, ağaçların dallarını da kurutmuştu. Sadece kuşların ötüştüğü dağın eteğine etrafına bakınıp kimsenin olmadığını anladıktan sonra oturdu. Gözlerim bunu yaparken hiçbir ayrıntıyı kaçırmaksızın dolanıp özlemle yandı.
Bana dönen gözleriyle kafasını sağa sola salladı. “Yavrum nerede kalmıştık?”
Daldığım harelerinden konuşmasıyla sıyrıldım. “Pişman mısın?” Dedim dosdoğru aklımdan geçeni söyleyerek. Kalbim kapının ardına saklanmıştı sanki bu soruyla beraber. Her an göğüs kafesimde yarıp bulunduğum odayı terk edecekti. Dudaklarımın arasından çıkan kelimeyle Aybars’ın, ağzından, “Köpek gibi!” diyerek hayıflanmasıyla gözlerim buğulandı. Dilimi damağımı kurutan fütursuzca ağzından çıkan cümlesi kalbimi paramparça etti.
“Hoştt!” Dedim yüzüne karşı bağırarak. Bir anda değişen ruh halim Aybars’ı bir hayli şaşırtırken devam ettim. “Sen ancak benim yoluma köpek olursun. Pişmanmış!” Telefonu yüzüne kapatıp yatağıma attım.
“Pişmanmış... Biz burada onun yolunu gözleyelim. Hasretinden günleri sayalım. Gelsin pişmanım de-“ Yatağımın üzerine attığım telefonumun zil sesi sesimi kesti. Kimin aradı ve neden aradığını tahmin etmek zor olmadığından elime telefonumu alıp çağrıyı reddettim.
“Oh olsun sana Aybars efendi! Şimdi ara dur vakit buldukça.” Kafamı hızlı hızlı sallayıp ardı arkası kesilmeyen zil sesiyle telefonu komple kapatıp ayağa kalkarak çalışma masasının üstüne attım.
Gardırobuma doğru giderek kapağını açtım.
Bugün evde geçireceğim diye sözler verirken Aybars bunu hiç etmişti.
Evet! Hala sinirlendiğim ya da kırgın olduğum zamanlarda Aybars demeyi ihmal etmiyordum.
Eğer evde kalmaya devam edersem üzerime üzerime gelen duvarların arasında kalırdım. Bunu istemediğimden gözlerimi elbiselerden ayırmadan bal köpüğü rengindeki geçen hafta arkadaşlarla alışverişteyken aldığım tulumu askısından ayırıp üzerimdekileri çıkarttım. İçime uzun kol tenime yapışan beyaz kazağımı giyindim.
Bacaklarımdan geçirdiğim tulumun çıtçıtlarını vurup saçlarımı açarak tarakla tarayıp şekil verdikten sonra telefonumu alarak dolabın içine koyduğum çantamı alıp içine attım. Çantamı sırtıma asmadan koluma taktım. Yürüyerek odanın kapısını açtığım gibi aşağı merdivenlerden indim. Bir yandan da annemle abimin konuşmalarını dinliyordum. Elimdeki Çantayı vestiyer köşesine koyup mutfağa girdim.
“Büyük bebeğim otur doğru düzgün yap şu kahvaltıyı.” Yüzüm istemsizce ekşidi. Abimin de öyle olmuş olacak ki hemen kızmaya başladı.
“Anne, bak arkadaşlarımın yanında da böyle konuşuyorsun. Sesini duyunca benimle dalga geçiyorlar. Lütfen... Bak lütfen diyorum benim yanımda bile böyle konuşma ya...”
Açık olan mutfağın kapısına iki üç kez tıklatıp kıkırtılar eşliğinde abimin yamacına gidip ensesine şak diye patlattım.
Çıkan sesle abim az önceki hadiseden dolayı zaten sinirlenmişken bu hareketle köpürerek ayaklanmıştı.
Dikdörtgen masanın etrafını abimden kaçmak için dört dönerken saçlarıma asıldığı gibi kaçmamı engelledi. Saç diplerimin sızısıyla çığlığım mutfakta yankılandı.
“Abii!” Birkaç adım atma girişimin de etkisiz hale gelince, “Abiii, çekmesene yaa...” Aslında çok fazla da çekmiyordu sadece acıyı hissetmemi sağlıyordu
“Bir daha vur bakalım ne oluyor.” Vuracağımı bile bile hemen kafamı sallayıp yeminler ettim. “Vallahi bir daha yapmayacağım.” İçimden tövbe diye geçirirken abim de pek inanıyormuşa benzemiyordu.
Saçlarımı bırakıp eliyle karıştırdı. Zaten kabaran saçlarımı gece banyodan sonra kabarmasını önlemek için krem sürmüştüm. Ancak abim mahvetmişti.
“Anne! Al şu oğlunu yoksa mahvedeceğim.” Abim elini saçımdan çekip ayağıyla baldırımın üstüne vurup olduğum yere düşmemi sağladı. Ben sabahın saatinde çığlık çığlığa bağırırken abim gülerek beni yere yatırdığı gibi ayağıyla dağılan saçlarımın üzerine bastı.
Kan beynime sıçrarken tekmeler savurmaya çalışıyordum ancak beni öyle bir kıskacına almıştı ki kolumu dahi kıpırdatamıyordum.
“Ay yeter!” Annemin bir anda bağırtısıyla babamın da merdivenlerden Ayla ile birlikte inen ayak sesini duydum. “Yeter!” Abim ayağını saçımın üzerinden benimle beraber duyduğu tıkırtı sesiyle çekti. Midem bulanıyormuş gibi öğürme sesi çıkarttım. “Sizinle mi uğraşacağım ben. Oturun yerinize. Almıla sen de gitmiyorsun bir yere.” Annem teker teker abimle beni fırçalarken kaşlarım son cümlesiyle çatıldı.
“Nasıl gitmiyorum ya! Hazırlandım ben o kadar.” Hemen yanımda adeta anırarak gülen abime ters bakışlarımı attığımda ağzımı daha açamadan omuzuna babamın eli kondu. “Sadece Almıla değil. Sen de ara arkadaşlarını bir yere gitmiyorsun. Bugün Ferhat amcanız çağırdı. Pikniğe gidelim diye.”
Yüzüm düştü. Eskiden hep beraber olduğumuz piknikte bugün bir kişi eksikti. Abim de bunu bilir gibi, “Yaa baba siz gidiyorsanız gidin!! Cihad yok. ben ne yapacağım piknikte.” Şu an içten içe onun olmayışına küfür bile ediyor olabilirdi. Çünkü abimdi o, neden olmasındı ki!
Babam, abime onun anlayacağı dilden sert bir bakış attı. “Geliyorsun dedim Fatih Kerim! Oturun şimdi hep beraber bir kahvaltı edelim.”
Abim göğsünü derince şişirip sessizce bıraktıktan sonra Ayla’nın yanındaki boş sandalyeyi çekip oturdu. Ben de hemen karşısına geçip sus pus olduğumuz masada çay bardağının ve çatalın tabağa vuran sesleri eşliğinde kahvaltımızı yaptık.
Masayı el birliğiyle toplayıp makinenin ağzını kapatırken babamın, “Bal gözlüm, dışarıdan alınacaklar var mı?” diyerek anneme seslendi.
Annem başını sağa sola salladı başını. “Selma yemin içirdi Çetin! Hiçbir şey getirmiyorsunuz, diye. Ondan elimiz boş gideceğiz.”
Yüzümde anlık güller açtı. Kayınvalidem diye demiyorum. Tombik elmacıkları ısırılacak bir kadındı. Her şeyin üstesinden geldiği gibi bana da bir kez olsun bir şey yapmamam için el vurdurtmamıştı.
Sevgilimi nasıl yetiştirdiyse aynı şekilde bizi de yetiştirmişti.
“Olmaz öyle.” dedi babam kaşlarının arasında çukur oluşturarak. “Ben gider tatlı alırım.” Babam doğruca mutfaktan çıkarken abim yuları kopan at gibi koşarak babamın yanına gitti.
Onun peşinden de ben gittim.
“Baba ben gider alır gelirim.” Hızlıca bir araya getirdiği kelimelerle ortaya bir cümle çıkarttığında babamla karşılıklı bakıştık. İkimiz de şaşkınlığın içinden sıyrıldık.
“Sen tatlı mı alacaksın?” Babamla aynı anda konuşurken abim ikimize de dönüp gözlerini devirdi.
“Niye, oradan bakılınca tatlı alamayacak birine mi benziyorum?”
Babam yine ikimizin bir didişme polemiğine gireceğimizi gördüğü gibi, “Tamam git ama Mustafa’nın oradan al. Günlük çıkıyor hem güzel.”
Abim bunu duyduğu gibi spor ayakkabısını ayağına geçirip kapıyı açtı. “Ben de geleyim abi, bekle beni!” Çantamı kaptığım gibi açık olan kapıdan babama el sallayıp çıktım.
Abim beni beklemeden bahçeden çıkmış sokağa kendini atmıştı. Artık ne kadar hızlı yürüdüyse hayretler içerisinde koşturup yanına gitmiştim.
Nefesimi düzene sokup omzuna yumruğunu geçirdim. “Salak mısın ya sen! Beklesen ölür müsün?”
Abimin yanına geçip hızımı yavaşlattım. Normal yürüyüşü bile benim üç adımımla eş değerdi.
“Vurma yolun ortasında kızım!” Yandan bir bakış attı. “Gel dedim mi ben sana demedim. Kendin çıktın geldin.” Sözlerini tartmadan vurgulu şekilde söylemesi beni öyle bir sinirlendirip kırmıştı ki ayaklarım olduğu yerde durup arkasını dönerek eve doğru gitti. Gözlerim uzaklaştığım halde kulağıma konuşan abimin sesiyle doldu.
Umarım onu deli sanırlardı da kurtulmuş olurdum.
Bahçe kapısından açıp içeri girecekken Selma teyzenin bahçeden gelen sesiyle duraksadım.
“Oğlum, çok özledim seni yavrum...” Diyen özlem dolu sesi kulaklarıma dolduğunda gözlerim hemen oraya dönüp baktı.
Selma teyzenin elindeki piknik sepetiyle kapıdan dışarı çıkmaya çalışır halini görünce ilerleyip kapıyı açarak hızlıca elinden, “Kızım dur ağır...” demesine aldırış etmeden aldım. Aldığım gibi ağırlığını ölçerken pekte ağır olmadığını fark ettim.
Ben elimdekiyle birlikte arabanın yanına giderken arkamdan benimle ilerleyen Selma teyzeyle sanki telefonda Cihad’la konuşmuyormuş gibi bir izlenim vermeye çalışıyordum ancak karşı tarafın beni sormasıyla ki bu- benim sevgilim oluyordu- Selma teyze, “Almıla’m geldi yardımıma... Bugün pikniğe gideceğiz... Evet oğlum. Evet çocuğum... Yanımda. Duyuyor tabii. Evladım sen iyi misin?”
Arabanın yanına geldiğimizde elindeki telefonu kulağından çekip bana gösterdi. Kapanmıştı.
“Güneş geçti kafasına herhalde. Saçmalayıp kapattı telefonu.”
Her zamanki hali demek istesem de, “Boş ver sen onu Selmoşum. Gene gelmişlerdir ona.” Tombul yanaklarını acıtacak kadar güldü.
“Haklısın kızım ama...” Dedi bana bakıp arabanın kapısını açarak. “Senin burada olduğunu duyduktan sonra geldiler ona.” Yüzüne bakakalırken göz kırpıp elimdeki sepeti aldıktan sonra koltuğun üzerine bırakarak kapıyı örttü.
Gözlerimi oradan çektiğim gibi başımı iki yana salladım. Selma teyzenin de bu geçen ayda bir şeyler anladığını seziyordum çünkü Cihad hiçbir şekilde gizli kalmasına onay vermediği gibi rahatta davranıyordu.
“Yok yok...” Dedim gözlerimi Selma teyzemin çakır rengi gözlerinden kaçırarak. Sanki uzun göz temasıyla her şey anlaşılacaktı. “Sana öyle gelmiştir. Yoksa her gün ki hali onun.” Gözlerine inanması için dua ederek baktığımda sadece gülümsemekle yetindi. Bu da demek oluyordu ki inanmamıştı.
Elini sırtıma vurup, “Yok yok,” dedi kaşlarını yukarı kaldırıp karşı çıkarak. Aynı benim gibi. “Sana özel bu.” Yanaklarıma toplanan kan beni kulaklarıma kadar kızartırken daha fazla konuşup yerin dibine girmek istemediğimden Selma teyzeye evdeki malzemeleri almam gerektiğini söyleyip koşar adım yanından uzaklaştım.
...
Devam edecek.