Sabahın erken saatinde uyanmış güzelcene hazırlanıp kendimi direkt mutfağa sokmuştum. Cihad uyandıktan on beş dakika sonra arayıp pikniğe gidelim mi demiş daha sorusunu bile tam söyleyemeden anında gidelim demiştim. Onsuz geçen her bir dakikamı onunla geçireceğime and içmiş gibiydim.
Tek olan şey bu da değildi. Abim dün eve Eylül'ü bırakmış ve ikisi arasında ilk kıvılcımı tutuşturmuşlardı. Eylül'den gelen mesajda ben bunu anlamıştım.
Almıla, dediğin doğruymuş lan. Kerim beni eve bırakırken durmadan neden ilk kez tanıştığım Ege'yle samimi olduğumu sorgulayıp durdu. Eve geldiğimizde de bana öyle çok konuşmak için birini arıyorsan ben varım beni çağır konuşuruz dedi.
Bazen abimle ikiz olduğumu hissediyordum. Gerçekten de ikimiz de asalaktık.
Dün gece yaptığımız konuşma o kadar iyi gelmişti ki uyanınca abimin odasına gidip öpücüklere boğmuştum onu. Ne olduğunu anlamasa da sarılarak karşılık vermişti.
Cihad'ın dediği harfiyen doğruydu. Ben bazı meseleleri gözümde büyütüp olmayacak gibi yaşıyordum. Halbuki abimin bana saygı duyduğunu, kararlarımın arkasında değil yanında durduğunu bilmem gerekirdi.
Herkesi teker teker işe yolladıktan sonra kimsenin olmayışı içimi kıpır kıpır ediyordu. İlk önce tezgahın altındaki dolabın kapağını açarak kek kalıbını, karıştırma kabını ve kek için gerekli malzemeleri çıkarıp meyveli kek yapıp fırına sürdüm.
Yanında annemle sardığımız yaprak sarmasınında piştiğine kanaat getirerek tadıp altını kapattım. Çıkarttığım saklama kaplarına kurabiye, ıslak kek, börek ve yaprak sarmasını koyarak ağzını kapattım. Piknik sepetine hepsini yerleştirdim.
Tencerenin dibinde kalan yaprak sarmasını parmaklayıp ağzıma attım. "Haydi gamzelim gece yanar tenim..." Zeytinyağlı sarmanın tadı kuş üzümüyle öyle güzel bütünleşmişti ki birkaç tane daha araklayarak parmaklarımı yalayıp musluğu açarak elimi yıkadım. Dudaklarımı yalayarak yağıda temizlediğimde korna sesiyle sepeti koluma takarak mutfaktan çıktım.
Her zaman ki gibi sırt çantamı eksik etmeyerek sepeti elimden bırakıp portmantodan yağmurluğumu çantamın kulpuna asınca ayakkabılarımı giyinerek sırtıma çantamı takarak tepesi aldığım gibi evden çıktım. Kapıyı arkamdan kapatıp kilitledim ve bahçeden çıktım.
Demir kapıyı sertçe çarparak örttüm. Gözlerim ezbere bildiğim arabanın olduğu yere sabitlenince kalçasını kaputa yaslamış sağ ayağını sol ayağının üstüne atmış, altına giydiği koyu lacivert kot pantolonunu üzerine giydiği boğazlı beyaz triko kazağı ile zaten iri olan vücudu kazakla bütünleşerek daha da belirginleştirmişti kaslarını.
Ben ise onun aksine rahat edebileceğim siyah bürümcük bir pantolon üstüne ise kırmızı ve siyah çizgileri olan yakalı kazak giyinmiştim.
Gözlerim yüzüne çıktığında uzattığı sakallarından arınmıştı. Suratımı asarak yanına gittim. Elim temiz yanağına değdi.
"Niye kestirdin?" Dedim kendimi tutamayarak. Normalde sevmezdim fakat Cihad’a çok yakıştırıyordum.
Başını çevirip dudaklarını avucumun içine bastırdı. "Dün eve geldikten sonra kestim. Hafta içi iş başı malum."
Üst dudağımı yukarı kaldırdım.
"Çok yakışıyor sana." Dedim elimi yanağından indirdim.
"Öyle mi?"
"Öyle..." Dedim elimdeki sepetle sallanarak.
Gözleriyle beni tepeden tırnağa süzdükten sonra doğrularak elimdeki sepeti aldı.
Gündüz gözüyle kimse yoktu.
Yaklaşıp saçımın üzerine öpücük kondurdu. "Geç sen arabaya."
Kafamı sallayarak arabanın kapısını açarak oturdum. Arka koltuktan hışırtı sesi duyunca merakla kafamı çevirdim.
Sepetin altına yerleştirdiği sofrabezini görünce güldüm. Ah şu erkeklerin araba hassasiyetleri...
"Ciddi misin Cihad?"
Bakışları koltuktan ayrılıp beni buldu. "Yavrum şimdi akacak bir şey koymuşsundur falan, yeni iç dış temizliğinden geldi. Ondan." Açıklamasını hayretle dinlerken kapıyı örterek yerine geçerek arabayı çalıştırdı.
Emniyet kemerimizi bağlarken, "Nereye gidiyoruz?" dedim. Arkaya bakış atıp park yerinden çıkıp trafiğe girdik.
"Gidince görürsün. " Gözlerimi devirdim.
"Allah Allah, hakikatten mi?"
İşe gidiş saati olduğundan zaten gıdım gıdım gidiyorduk. Bir de Cihad'ın ağzından kerpetenle laf alacak mecalim kalmamıştı.
Kollarımı göğsümün altında birleştirip başımı cama yasladım. Arabanın önü açılınca bir anda gaza basıp art arda frene basmasıyla başımı camdan çekip Cihad'a baktım.
"Delirdin mi ya!?" diye cırladım gözlerine bakarak. Gözleri akılı duran yoldan bana dönünce gülecekmiş gibi oldu ama bunu küstüm süsü verdiğim halde onunla konuşmama gülüyor sandım.
"Evet! Delirttin."
Gözlerimi kocaman açıp yerimde dikleşip bedenimi döndüm. "Sen zaten deliydin!"
Yüzüme tekrar bakınca dayanamamış olacak ki bir anda dudaklarının arasından erkeksi şen kahkahası yükseldi.
Halbuki şu an çok ciddi bir şekilde kavga ediyorduk. Gülmesi yersiz değil miydi?
Çok ciddi Almıla. Evet!
"Sinirimi bozuyorsun! Gülme."
Gaza bir anda yüklenince koltuğa yine yapıştım. Fakat bu sefer ani olduğundan elini başımı çarpmamam için kafamın arkasına avucunu yaslamıştı.
Araba durunca öfkeyle yüzüne bakıp emniyet kemerini çıkarttım. "İneceğim!" diyerek elimi kapıyı açmak için uzatınca kapının kilitlenme sesini duydum.
"Sen gerçekten alınmışsın." Diyerek tespitte bulununca bön bön baktım suratına. Hiçbir şekilde iletişime geçmeyeceğimi anlayınca sessizliğin hakim olduğu arabada radyoyu açtım.
Aylar önce aramıza kalın duvarlar var iken bu şarkıyı dinlerken şimdi tüm duvarları tek tek yıkmış içinde enkaz bırakmayarak temizlemiştik.
Bir yanı hasret, bir yanı ayrılık da olsa, aşktan gelene eyvallah diyeceğim...
Aramızda ayrılıkta bir, hasrette birdi. Ancak aşk hepsinin üstesinden gelmişti çünkü biz, kazanmıştık.
Şarkı bitince başka bir şarkıya verdi sırasını üç veya bilemedin dört şarkıdan sonra bildiğim bir yere gelmiştik.
Ağzımın içinden, "Çamlıdere olduğunu söylesen ne söylemesen ne sanki?" diye mırıldandım. Emniyet kemerini açıp kapının da açılmasını bekledim fakat açılmadı.
İçten bir nefes çekip bıraktım. Bir dakika oldu, iki dakika oldu ancak o beni izlerken ben kucağıma koymuş parmaklarıma bakıyordum.
Böyle olmayacağını anlayınca, "Kaç saat daha kalacağız arabanın içinde?" Diye sordum güzel gözlerine bakmayarak.
Dilini damağına vurma sesiyle beraber, "Bilmem," dedi sanki arabada kalmamız şu an normalmiş gibi. "Sen ne zaman bakarsan."
Yandan gözlerine baktım. Ee, baktım ne oldu der gibi olmuştu. Ya da öyle değil de komik bir harekette bulunmuşum gibi güldü.
Sert bir nefes verdim. Elimi kaldırıp salladım. "Arabaya bineli belli neye gülüyorsun söyle biz de gülelim, değil mi?"
Gözleriyle yüzümü işaret etti. "Yavrum sen yemekleri bırakırken parmaklamış olabilir misin?"
Elim direkt dudaklarımın üzerine gidince beni durdurdu.
"Cevabımı alayım."
Kafamı sallayarak mırıldandım. "Biraz yaprak sarması yemiş olabilirim."
Güldü. "Sanki o seni yemiş gibi..."
En sert bakışımı yolladım.
Benim olduğum yerdeki torpido gözünü açarak eline ıslak mendili aldı.
Elindeki ıslak mendili kaptığım gibi paketi açıp arabanın dikiz aynasından yüzüme baktım. Gözlerim iri iri açıldı. Dudağımın etrafında turuncu yağ kalıntıları çerçeve çizmiş organik dudak kalemi yapmıştı.
Gözlerim hâlâ bana gülen Cihad'a döndü. "Pislik misin acaba? Niye söylemiyorsun ya. Ya böyle çıksaydım dışarı ne olurdu sonra?"
Elimdeki mendili alınca çöpe atacağını sanırken çenemden tutarak başımı yükseltti silmek için. Garipti ki ben aynaya bakarak silmiştim.
"Vah, vah kocaman olmuş ama daha elini yüzünü yemekten sonra yıkamayı bilmiyor derlerdi..." Taklidine gülerken omzuna vurdum.
"Dalga geçmesene."
Hâlâ parmakları dudaklarımın kenarında dolaşırken, "Doğruyu söylüyorum yavrum. Tabi biz erkek milleti olarak doğruları söyleyince dokuz köyden kovulduğumuzu unutmuşum." Dedi.
"Ben öyle bir imada bulunmadım ama," Dedim fakat parmakları dudaklarımın üstünde dolaştığından dikkatim dağılıyordu. "Sevgilim ne yaptığını sorabilir miyim?"
Derin bir es verdi. "Hiç... Sen güzel silememişsin ya hani ben siliyorum güzelim."
Elini itekleyerek uzaklaştırmak istedim parmaklarını. "Dudağıma artık peeling falan yapmama gerek kalmadı sayende Cihad. Ölü deri namına bir şey bırakmadın."
"Hımm.... Ondan mı dudakların kuruduğunda bile çatlamıyor?"
Gözlerimi elaya benzeyen gözlerinden çekemedim. "Öyle miymiş?"
İnci tanesi dişleri gözükürcesine güldü. Eğer benim aklımın uçup gittiğini bilseydi gene bu kadar güzel güler miydi?
"İnelim hadi yoksa soluksuz kalacaksın." Bugün aldığım en muhteşem cevap buydu sanırım. Bir an önce Cihad'ın etkisinden kurtulup tüm elektrik akımı mı toprağın almasını sağlamalıydım.
"Bence de." Diyerek geriye çekildim.
Cihad kapıları açarak arabadan indik. Arka koltuktaki ve bagajda bulunan hasırı da aldıktan sonra kurumuş çimlerin üstüne önce met üstüne de hasırı serdik. Serin hava içimize işlerken kapları sepetten çıkarıp ağızlarını açarak hasırın üzerine koydum.
"Nereden aklına esti piknik yapmak?" Dedim arabada kalan termosu ve bardakları eline alıp benim gibi hasırın üzerine attığımız mete oturdu.
Elindekileri bırakarak termosun ağzını açtı. "Geldiğimden beri yalnız kalamadık yavrum. Ya biz size geliyoruz ya siz bize." Bıraktığı bardakları ağzını yarım açtığı termostan çay doldurarak bana uzattı.
"Keyfini çıkartalım bugün, ha?"
Elinden aldım.
Dumanı tüten çaydan birkaç yudum aldım dudaklarımdan ayırdım.
"Sen öyle diyorsan. Keyfini çıkartalım tabiki."
Kendine de çay koyduktan sonra elini bana uzatıp elimdeki bardağı aldı. Uzun ve kalın parmakları elimi tutarak kendine çekti.
Okuduğunuz çeşitli r******r, kalbe dokunan saf ve temiz duygularla bezenmiş kitaplar... Bir çift göz için dökülen mürekkep ve yırtıp atılan sayfalar. Hepsi ya birer tamamlanmış bir hikaye ya da yarım kalmış aşktı.
Bir söz yazarı, 'mavi desem yeşilin hatırı kalır, yeşil desem mavinin boynu düşer. Turkuazdı gözleri, turkuaz.' Dermiş sevdiğinin gözleri için.
Ben gözlerine baktıkça ormanın, yeşil ile toprak renginin muhteşem güzelliğini görüyordum. Çünkü yeşil değildi fakat kahverengi de değildi. Elaydı. En güzel göz rengine sahipti.
Şimdi ben soğuk ellerimi sıcak avuçlarına sığdıran o adamın gözlerine için için bakarak diyeceği şeyi bekliyordum.
"Benim ne dediğim değil sevgilim. Senin ne dediğin önemli. Beni sittin sene getiremez kimse buraya. Ama senin öyle efsunlu bakışların var ki ben bunu aşmaktan yorulmuyorum. Halbuki ben pikniklerden nefret eden bir adamdım." Güldük ikimizde itirafına. Gerçekten sevmiyordu.
"Biz sizi çağırdığımızda geliyordun ama hem de benimle oyun bile oynardın? Yalan mıydı?"
"Seninle olan tüm anılarım gerçek sevgilim." Dedi fısıltılı bir şekilde konuşarak. "Bir tek seninle birlikteyken ben yaşıyordum. Sadece sen varsın diye geliyordum."
Kırık bir tebessümle baktım gözlerinin içine. Avucumun arasındaki elinin üzerini okşadım.
"Baksana," dedim konuyu başka yere çekerek. "İkimiz de içten içe birbirimize yardım ediyormuşuz bilmeden. Ben seni düşünerek hareket ediyordum. Meğer sen de beni düşünüyormuşsun bizi ikimiz bir araya getiriyormuşuz."
Elimi yüzüne yaklaştırıp göz temasını kesmeden yüzeyine dudaklarını değdirdi.
"Kader..." dedi gözleri yüzümde dolaşırken. "Bizi bir araya getiren kader, sımsıkı bağlamış kalplerimizi."
"Buraya seni getirmemin sebebi başka," diyerek elini arkasına götürüp bir şey çıkardı. "Senin abartılı organizasyonları sevmediğini, aksine maneviyata önem verdiğini bildiğimden en doğal halinle bana evet demeni istedim." Gözlerim elinde tuttuğu kutuya kaysa da tekrar gözlerime bakan harelerine tutundum. "Şimdi sevgilim, o bağın gevşememesi, hasar almaması için bana yuva olur musun?"
Elindeki siyah kadife küçük kutunun ağzını açtı. Ve hayalini dahi kuramadığım o gerçekliğin içinde gözlerimin dolmasına engel olamadım.
Parmaklarım dudaklarımın üzerini örttü.
"Cihad..." diye mırıldandım şaşkınlıkla, boynuna sarılarak. Göz yaşlarım omzunu ıslatırken belimden tutup geri çekti yavaşça.
"Asya'nın en güzel kızı kabul eder mi evlilik teklifi mi?"
Parıldayan gözlerine baktım. Sanki elinde olsa yıldız doğacaktı oradan. "Bu bağ bizi dediğin gibi daha çok saracaksa birbirimize, seninle olan her şeye evet derim ki ben." Dedim kafamı hızlıca sallayıp. "Evet! Evet, evet!"
İkimiz için bir miladı daha dolu dolu geçirdik. Zaman bizim için devam ederken sorunsuz bir hayat için bir yola girdik.
Kutudaki yüzüğü çıkartarak elime uzandı. Bakışlarım oraya düşerken yüzüğü de ilk defa fark ediyordum. Klasik yapım değildi. Özel tasarım olduğu çokça belliydi. Çekirdekten yapılmış bir yüzüktü. İğnenin ateşleme yaptıktan sonra delik açtığı yere mavi renkte taş konulmuştu ve yüzük olacak şekilde ayarlanmıştı.
"Ama bu... Nasıl?" Diyebildim dilimin toparlayabildiği sözcüklerle. "Nasıl bu kadar ince düşünebilirsin aklım almıyor bazen." Dedim hala elimdeki hayranı olduğum yüzüğe bakakalırken.
"Benim düzgün bir hayatım yok ki Almıla, o hayatı da sana sunabileyim. Ama bir şekilde halledeceğiz." Kafamı salladım onaylayarak. Hani bana nasıl ince düşünebilirsin diyorsun ya, aslında o yüzüğün bir parçası kalbimde. Öyle hatırla."
Gözyaşlarımı bu dakikadan itibaren tutmam mümkün değildi.
Yüzüğü parmağıma geçirip elimi ters çevirdi. Dudakları kor olup avucumun içini yaktı. Yaktığı gibi yandım. Dudakları geri çekildiğinde kolunu belime dolayıp başımı göğsüne yasladı. Göğsünün tam ortasına denk geldi kalbinin hızla atan atış sesi.
Duydum veya da hissettim bilmiyorum. Ama parmağıma taktığı yüzüğün ısısını kalbinin derinliklerinde bir yerde hissettim.
Kalbimi, diyordu sol tarafı... Kurşundan iki parçaya ayırdım. Birini sana diğerini yüreğime sakladım.
Bir elimi tutup göğsüne yaslarken diğer eli saçlarıma dokundu.
"Senden tek bir şey için söz vermeni istiyorum sevgilim. Ne olursa olsun, en kötü kavgamızda bile bu yüzüğü parmağından çıkartmaman." Elimi geniş omuzuna koyup geriye çekilerek yüzüne dokundum.
"Asla." Dedim elimi çekmeden ve çekinmeden yanağını öperek. "Zor bulmuşken hele ki zor kavuşmuşken kimse ayıramaz bizi... Seni çok seviyorum sevgilim. Hep seveceğim."
Dudaklarını şakağıma bastırıp çekti. "Ben de seni sevgilim. Bir tek seni, hep seni seveceğim."
Yalnız geçirdiğimiz ayların acısını çıkartırcasına vakit geçirdik. Elini tuttum. Dizine yattım. Saçlarımda dolaştı parmakları. Bir ara o dizime yattı. Yumuşak tutamlarında elimi gezdirdim. Fotoğraflar çekindik. Dilimlediğim elmaları ağzına koyarken bir ara boğulma tehlikesi bile yaşatmıştım.
Ne yazık ki zamanımız doldu. Eve bırakırken artık burada olduğuna sevindim. Bir süre gitmeyecekti. Bu aylarda da işi resmiyete dökmeyi planlanmıştık.
Fakat şimdi abime konuyu açma vaktim gelmişti.
Her şeyi, herkes ikimizden öğrenecekti ve biz hayalini kurduğumuz o evliliği en güzel biçimde, hayallerimizin ötesinde doyasıya yaşayacaktık.
İnanamıyordum.
Biz, evleniyorduk!
●●●
Nizamiye, Piknik'ten bir gün önce;
"Abi emin misin?"
Kafamı salladım. Başıma keskin bir ağrı nüksetti. Elimle alnımı ovaladım. Ben bu saatten sonra neyin doğru neyin yanlış olduğunu hesaplayamıyordum. Önümde düzeneği kurulmuş bir bomba vardı.
Ağlamak istedim. İçimdeki tüm nefreti, öfkeyi kusmak, belki de ölmek. İkinci kez bir kadının göğsüne yatıp hüngür hüngür ağlamak istiyordum. Birincisi bebeğini kaybedip eve gelen ve saatlerce babamın tesellisine kulak vermeden beni göğsüne bastırıp ağlayan annemdi. İkincisi, canımdan çok sevdiğim daha bu sabah üç aydır yaptırdığım yüzüğü aldığım sevgilimdi.
Bu saatten sonra beni göğsüne yatırır mıydı? Bilinmez.
"Başka seçeneğimiz yok."
Elim yumruk oldu dizimin üstünde.
"Abi, yenge mahvolur, yıkılır."
Gözlerimi sıkıca yumdum. Dirseğimi bacaklarımın üzerine koyup başımı ellerimin arasına aldım.
"Ne yapayım Tolga? Söyle başka yol var mı, yok işte! Siktiğimin bir yoluna girdik. Dönüşü yok. En kısa sürede anlatacağım."
Eğer o dosyaların Almıla'nın elinde olduğunu önceden bilseydim her şey belki de daha farklı olabilirdi. Zaten bu zamana kadar istediğim ne oldu ki bundan sonra olsun.
Bir kız çocuğuna aşık oldum.
Tam vuslata erdim dedim. Hasretiyle yandım.
Tam kavuştum bitti dedim, bitmemiş. Daha bizim hasret çekecek sonu ayrılık, yolu uçurum yıllarımız varmış...
Bölüm sonu.
???